Yemek yaptığım zaman genelde iki günlük yapıyorum ki, her gün yemekle uğraşmayayım. Evvelki gün erişteyi de iki günlük yapmıştım. Ama acıkmışım, bir tabak yetmedi, üzerine yarım tabak daha yedim. Dün akşam eve gelip, tencereyi görünce hatırladım, kalan erişteyle doymayacağımı.
İşte tam o an; belki 20, belki 30 yıl önce okuduğum Pearl Buck'ın Ana romanındaki bir cümle aklıma geldi. Kocakarı gelini olan Ana'ya diyordu: "Erkek kısmı acıktı mı, erişteye bir yumurta kırarsın." Güldüm kendi kendime, hafıza dedim ne uçsuz bucaksız bir şey. İyi ki her şeyi hatırlamıyoruz.
Hemen tavaya iki yumurta kırıp, ısıttığım erişteyle karıştırıp yedim. Sonra da üşenmeyip kitaptan o bölümü arayıp buldum. Hatırladığım doğruymuş ama eksikmiş. Erişte değil, şehriye diyormuş. Çayımı içerken, "Bu yaşta o kadar olur, yine de fena sayılmazsın" dedim. Kendi kendime.
Meraklısına :
Pearl Buck'ın Ana romanı Nobel almasının ötesinde, benim sevdiğim kitaplar arasında rahatlıkla ilk 10'a girer. Bir hikaye ne kadar duru ve gerçek anlatılabilirse, o kadar duru ve gerçek. Zaten kendisinin meşhur bir sözü var: "Gerçek her zaman heyecan vericidir. Gerçek olmadan hayat sıkıcıdır." diyor.
Eğer yazar olsaydım, onun gibi yazmayı isterdim. Bir de, The Good Earth romanı vardır. Bu romanı da ödüllü. 1937'de filme çekilmiştir. Bulabilirseniz onu da izleyin derim. Keşke restore etseler, tam bir klasik.
Pearl Buck - Ana
"Ana kendini elindeki işe vermiş, ocağa azar azar saz atıyordu. Ateşin ışığı yüzüne vurmuştu. Güçlülüğü gösteren ahlakça bir yüzdü bu; dolgun dudaklıydı; teni güneşten, rüzgardan iyice yağızlaşmış, iyice esmerleşmişti. Kara gözleri ocağın ateşinde ışıl ışıldı; kaşlarının altından dümdüz bakan duru duru gözler. Güzel değil ama. ateşli, iyi bir yüzdü bu. Bakınca, "İşte çabuk kızan bir kadın" derdiniz. "Ama kocasına, çocuklara karşı sıcak kanlı. Çatısının altındaki acuzeye de iyi bakıyor."
Kocakarı habire konuşmaktaydı. Oğluyla gelini tarlada çalışmak zorunda oldukları için bütün gün iki çocuk evde yalnızdı. Bu yüzden de akşam oldu mu, çok sevdiği gelinine söyleyecekleri bitmek bilmezdi. İhtiyar, hırıltılı sesi bir türlü kesilmiyor. sözlerine arasıra, ocaktan tüten duman yüzünden öksürdükçe biraz ara veriyordu:
- "Eskiden beri söylerim. erkek kısmının karnı acıktı mı, hele benim oğul gibi genç. gürbüz bir adam, şehriyenin içine bir yumurta kırarsın ... "
Sonra, ihtiyar ses biraz daha yükseldi ... Ocak yakan analarının omzuna asılmış duran iki çocuğun sızıldanmasıyla başa çıkmak ister gibi ...
Fakat ana, durgun, sakin bir yüzle, ara vermeden işine devam etmekteydi. Çocuklarının, oğluyla kızının vızıltısını ve o susmak bilmeyen kocamış sesi hiç duymazmış gibi serinkanlı duruyordu ana. Yine de içinden: "Biraz geç kaldım bu akşam" diye düşünüyordu.
Baharın toprak işi çok olurdu. O da en son fasulye sırasını da ekip bitirmek için geç kalmıştı. Bu ılık günler, bu çiğ dolu, yumuşak, nemli geceler ... Bunlardan elden geldiğince yararlanmak gerek, diye ana en son fasulye sırasının karığını da toprakla örtmüş, öyle gelmişti. Hemen daha bu geceden, o kupkuru fasulye tanelerinin içinde hayat kımıldaşmaya başlardı gayri. Bu düşünce bir huzur verdi anaya. Evet, ektikleri tarlaların nemli, ılık toprağı için için gizli bir hayatla kaynaşmaya başlayacaktı bu gece. Erkeği hala orda çalışıyor, karıkların toprağını çıplak ayaklarıyla sıkı sıkı bastırıyordu. Tarlaların ötesinden çocukların kendini çağıran sesi gelince ana erkeğini bırakmış, aceleyle eve dönmüştü."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder