9 Temmuz 2026 Perşembe

81. Nihai karar

 

The Assessment (Seçilim) - 2024

İklim krizi ve kaynak yetersizliği nedeniyle çocuk sahibi olmak devlet kontrolüne bağlanır. Ebeveyn olmak isteyen bir çiftin evine yedi günlüğüne resmi bir değerlendirici yerleştirilir. Vereceği karar nihaidir.

80. Çok sevdiğim şiirler - 2

Tarz - Charles Bukowski

Tarz, her şeye cevaptır.

Sıkıcı veya tehlikeli bir şeye yaklaşmanın
yeni bir yoludur.
Sıkıcı bir şeyi tarzla yapmak,
tehlikeli bir şeyi tarzsız yapmaya yeğdir.

Tehlikeli bir şeyi tarzla yapmaya ise
sanat derim ben.

Boğa güreşi sanat olabilir.
Boks yapmak sanat olabilir.
Sevmek sanat olabilir.
Bir kutu sardalya açmak sanat olabilir.

Çoğunun bir tarzı yoktur.
Çoğu tarzını koruyamaz.
İnsanlardan daha tarz sahibi
köpekler gördüm.
Ki köpeklerin pek bir tarzı yoktur.
Kediler bolca tarz sahibidir.
Pompalı tüfekle beynini
bir duvara yapıştırdığında Hemingway
İşte bu bir tarzdı.

Ya da bazen insanlar
size tarz kazandırır.
Jeanne d'Arc, tarz sahibiydi.
Yahya. İsa. Sokrates. Sezar. Garcia Lorca.

Hapiste tarz sahibi insanlarla tanıştım.
Hapisteyken, dışarıdakinden daha fazla
tarz sahibi insanla tanıştım.

Tarz, farktır.

Bir şeyi yapmanın bir yolu,
bir şeyin yapılmasının bir yoludur.

Altı balıkçılın sessiz sedasız
su dolu bir havuzda durması
Ya da senin, çıplak, beni görmeksizin
banyodan çıkıp gitmendir.

📷Thomas Hoepker, 1978, Los Angeles

Her ne kadar 2. sıraya koymuş olsam da; açık ara en çok sevdiğim şiir budur. Hani Zeynep Merdan kitabında demişti ya; 

“Üslup ruhun, kalbin, zihnin öyle aynası ki üslubunu sevmediği insanı da sevemiyor insan. Üslup her şeyi sızdırıyor. Bilgeliği, iyiliği, riyayı, sahteliği, kibri, kötülüğü, art niyeti, sevgiyi her şeyi. İnsan birini sevmeye üslubundan başlıyor.” diye; o kadar haklı ki. 

Ama benim bu konuda ilave söylemek istediklerim var. 

Mesela bazen de; insanın tarzı değişiyor. İyi veya kötü hemhal olduğu insana benziyor. En çok da uzun süreli dostluklarda ve evliliklerde görüyorum bunu. Bir yerden sonra "aynı" oluyorlar. Üzüm üzüme baka baka kararıyor.

İlginç olan, -çok çok nadir durumlar dışında- iyi olan her zaman kötü olana benziyor. Çünkü "kötü" daha pragmatist, daha dünyevi, daha normatif, daha yapılandırılmış. Dolayısıyla daha güçlü, daha sözü geçen. 

Kalpler de "Bileşik Kaplar Yasası" na göre çalışıyor. Bir kalpteki "güçlü kötülük" , alttan bağlı olduğu diğer kalbin rengini de değiştiriyor. Gresham'ın dediği gibi her zaman, "kötü para iyi parayı kovuyor" Herkes bu değişime direnemiyor. İçindeki güzellik, o koyuluğu açmaya yetmiyor. Karşısındakinin rengine bürünüyor. 

Yüz, kalbin suyundan içiyor, testinin içinde ne varsa dışına o sızıyor ve ortaya bir insanın "tarzı" çıkıyor. Bukowski'nin "Ya da bazen insanlar size tarz kazandırır" dediği oluyor. 

Tarz konusundaki bir başka ilgimi çeken şey ise; ne kadar çirkin, yanlış, şerefsiz olsa da, insanlar "tarz sahibi" insanları seviyor. Bu yanlıştır, demiyor, diyemiyor. Bu da "Stockholm Sendromu" olsa gerek. İlginç. 

Sanırım insanın fıtratında güce tapınma var, siz ona sadece "insan olmasının haysiyeti"nden dolayı değer verdiğinizde, götü başı oynuyor, yetmiyor bir de sizi küçük görüyor. Çünkü içten içe bu değere layık olmadığını en çok kendisi biliyor. 

Bu tür durumlarda da Türkçemiz bize iki farklı küfür seçeneği sunuyor:

Ya o insanı hala muhatap kabul edip "Siktir git" demek,

Ya da muhatap kabul etmeyip, 3. tekil şahıs yerine koyarak, "Amını eşşek siksin" demek. 

Tercih sizin. 

Biraz küfürlü gibi oldu ama yapacak bir şey yok. Başka türlü nasıl anlatılır bilmiyorum. Belki de benim de tarzım budur. 

Unutmadan;

Bir de iyiler, güzeller, faydalılar var. Sayıca az olsalar da, özgül ağırlıkları yüksek olanlar. Turgut Uyar'ın dediği gibi, ben de "savaşçılar adına ellerinden öperim" onların. 

Sözün özü;

"Tarz, her şeye cevaptır."

79. Lubitsch Dokunuşu (*)

The Shop Around the Corner (Köşedeki Dükkan) - 1940

Azıcık gülmeye ihtiyacım vardı ve daha önce izlemediğim bir Lubitsch filmi açtım. 

Kaba dil, nezaketsizlik, sevgisizlik, bencillik, aptallık, zevksizlik ve görgüsüzlüğe maruz kalmaktan gacır gucur eden beyin motoruma yağ değişimi yapmış gibi iyi geldi. 

Öneririm.



Tüm zamanların en iyi romantik-komedilerinden birisi kabul ediliyor. Hele bir buluşma sahnesi var ki; "Amerikan sinemasındaki en iyi buluşma olabilir." diyorlar. Garsonun tespitleri efsane.



Filmin yönetmeni Ernst Lubitsch öldüğünde, cenaze töreni bitip, törene katılanlar ayrılırken yönetmen William Wyler, "Artık Lubitsch yok" der. 

Bunun üzerine bir başka Amerikalı yönetmen Billy Wilder ise "Daha kötüsü, artık Lubitsch filmi yok" der. 

"Bir insanı sevmek"le, "ondan sağladığımız faydayı sevme"nin ayrımına dair ne ilginç bir anekdot. 



(*) Lubitsch Dokunuşu : 

Yönetmen Ernst Lubitsch'in filmlerine has, çoğunlukla 1920'ler ile 1940'lar arasında Hollywood'da geliştirdiği kendine özgü anlatım tarzını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Terim, döneminde eleştirmenler tarafından ortaya atılmış, zamanla sinema tarihinde bir üslup kategorisi haline gelmiştir.

Temel Özellikleri

1. İma yoluyla anlatma

Lubitsch'in en belirgin özelliği, açık sözlü olmak yerine ima etmesidir. Özellikle cinsellik, aldatma, arzu gibi hassas konuları doğrudan göstermek yerine, sembolik bir görüntü, kapanan bir kapı, ustaca kurgulanmış bir kesme veya ikinci bir anlam taşıyan sıradan bir nesneyle anlatır. Örneğin bir kapının kapanması ya da bir ışığın sönmesi, izleyiciye perde arkasında ne olduğunu düşündürür.

2. Zarafet ve incelik

Karakterlerin en ahlaksız ya da skandal davranışları bile kaba biçimde değil, şık, esprili ve rafine bir üslupla sunulur. Kaba komedi yerine ironi tercih edilir.

3. İzleyiciye zeka payı bırakma

Lubitsch, izleyicinin zeki olduğuna güvenir ve her şeyi açıklamaz. Sahneler arasındaki boşlukları izleyicinin kendi hayal gücüyle doldurmasına izin verir, bu da "söylenmeyeni anlamak"tan doğan bir keyif yaratır.

4. Toplumsal ikiyüzlülükle dalga geçme

Filmleri genellikle üst sınıf Avrupa toplumunun görgü kuralları, evlilik dışı ilişkiler, yalanlar ve toplumsal maskeler üzerinden ironik bir eleştiri sunar.

5. Görsel espri 

Sözlü diyalogdan çok, kamera hareketi, montaj ve mizansen yoluyla kurulan görsel şakalar öne çıkar, bu da sessiz sinema geleneğinden gelen bir mirastır.

Neden Önemli?

Bu tarz, Hollywood'un Hays Code (Sansür Kanunu) döneminde bile cüretkar temaları ustaca işleyebilmenin bir yolu oldu. Lubitsch, sansürün doğrudan gösterilmesini yasakladığı şeyleri, ima ve zarafetle "gösterilmeden anlatma" sanatına dönüştürdü. Bu yüzden "Lubitsch dokunuşu", hem bir estetik hem de bir zeka göstergesi olarak sinema tarihinde efsaneleşti.

Birçok yönetmen bu tarzdan etkilenmiştir. Hatta Billy Wilder'ın masasında "Lubitsch olsa ne yapardı?" (What would Lubitsch do?) yazan bir levha bulunduğu anlatılır.

3 Temmuz 2026 Cuma

78. Çok sevdiğim şiirler - 1

İki Dünyanın Arasında Bir Söz Sihirbazı: Flavien Ranaivo


1914 yılında Madagaskar'da doğan Flavien Ranaivo, hayatı boyunca iki farklı dünya arasında yaşadı: Evinde soluduğu saf Madagaskar kültürü ve okulda öğrendiği kurallı Fransızca. Genç yaşta memurluk ve gazetecilik yaptı ancak onun asıl derdi kelimelerleydi.

O dönem Madagaskar edebiyatı büyük bir trajedi yaşıyordu. Ranaivo'nun hayran olduğu öncüsü şair Rabéarivelo, sömürge baskısına dayanamayıp intihar etmişti. Bu ölüm genç Flavien'i karanlığa itmek yerine ona bir kırılma yaşattı: Sömürgecinin diliyle kendi halkının neşesini dünyaya haykıracaktı.

Fransız eleştirmen Jean Paulhan'ın araştırmalarından ilham alarak, Madagaskar köylerinde yüzyıllardır yaşayan geleneksel atışma sanatı "Hain-teny"yi modern şiire taşıdı. 1947'de ilk kitabı çıktığında Paris sanat çevreleri şoke oldu. Herkes sömürgelerden gelen bir yazardan ağır ve kusursuz bir Fransızca beklerken, Ranaivo karşılarına sokak dilini ve yerel argoyu pervasızca kullanan bir deha olarak çıktı. Senegal'in efsanevi lideri ve şairi Senghor, onun bu "Fransızcayı Madagaskarlaştıran" tarzına hayran kaldı.

1960’ta Madagaskar bağımsızlığını kazandığında o, radikal siyasi kavgalara girmek yerine Kültür Bakanlığı'ndaki görevine odaklandı. Tek bir amacı vardı; köylerde kaybolmakta olan sözlü kültür mirasını ülkesinin resmi hafızasına kazımak. Ömrünün son yıllarını Fransa’nın sakin ve soğuk şehri Troyes'da geçiren şair, 1999 yılında 85 yaşında aramızdan ayrıldı.

"Beni Bir Yastık Gibi Sevme" Şiirinin Hikayesi

Ranaivo'nun dünya çapında en çok bilinen ve antolojilere giren şiiri "Love Song" (Aşk Şarkısı), aslında geleneksel Madagaskar köylerinde aşıkların birbirine kur yaparken söylediği bir köy tekerlemesinden devşirilmiştir. Paris’teki entelektüel salonlarda "Beni biber gibi sevme, karnımı çok yakar" veya "Beni yastık gibi sevme, sadece uykuda buluşuruz" dizeleri okunduğunda, Avrupalı eleştirmenler bu primitif ama sarsıcı metaforların zekasına hayran kalmış, Ranaivo ise bu durumu "Ben sadece ninelerimizin tarlada söylediği sözleri temize çektim" diyerek alçakgönüllülükle açıklamıştır.

Sıradan Bir Aşığın Türküsü

Beni sevme, tatlım,
gölgen gibi,
gölgeler silinir akşamları,
güneş doğana kadar
uyanık kalmasını isteyemem,

karabiber gibi de sevme;
biber mideyi yakar,
acıkınca isteyemem,

yastığın gibi de sevme;
gündüz bir araya gelemeyiz,
buluşuruz ancak uyku saatlerinde

pirinç gibi de sevme·,
bir kere yendi mi
akla gelmez bir daha,

sessiz konuşmalar gibi de sevme;
tatlıdır bal ama
herkes bilir tadını,

beni güzel bir düş gibi sev;
sen gecede yaşarsın,
benim umudum günde,

beni sev,
birazcık para gibi
yanında bulundurduğun,

yolculuğun boyunca
yanında giden bir yoldaş gibi

koca bir su kabağı gibi
içinde su biriktirilen,

çaldığım gitar gibi
müzik parçası gibi

beni sev.

Flavien Ranaivo


77. Hvaldimir : Evcilleştirilemeyen ama insan sıcaklığı arayan Beyaz Balina

 


Hvaldimir, ilk kez 2019 yılında Norveç kıyılarında üzerinde kameralı bir koşum takımıyla keşfedilen ve Rus askeri üssünden kaçtığı düşünülen dünyaca ünlü Beluga (beyaz) balinasıdır.

Onu farklı kılan en büyük özellik, esaret altında eğitildiği için vahşi doğaya uyum sağlayamaması, ancak özgür bırakıldıktan sonra da sürekli insan sıcaklığı, sevgisi ve ilgisi arayışında olmasıdır. İsmi, Norveççe balina anlamına gelen "hval" ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in adı olan "Vladimir" kelimelerinin birleşimidir.

Hvaldimir'in İnsan Sevgisi ve Unutulmaz AnlarıVahşi doğada kendi türüyle bağ kuramayan Hvaldimir, yaşamı boyunca Norveç ve İsveç kıyılarındaki limanları gezerek insanlarla dostluk kurdu. 

Sosyal medyada milyonlarca kez izlenen en ikonik davranışları şunlardı:

Telefon ve Kamera Kurtarma: Denize cep telefonunu düşüren bir kadına telefonunu ağzıyla taşıyarak geri getirdi ve kano yapan bir sporcunun düşen GoPro kamerasını deniz tabanından çıkarıp teslim etti.

Oyun Merakı: İnsanların attığı ragbi toplarını yakalayıp geri getiriyor, su altı dronlarıyla oynuyor ve tekneleri takip ediyordu.

Şefkat Arayışı: Kendini sevdirmekten çok hoşlanıyor, el işaretlerine tepki veriyor ve çenesinin altının okşanmasına izin veriyordu.

Trajik Sonu

Ağustos 2024'te Norveç'in güneybatı kıyısındaki Risavika Körfezi'nde malesef ölü bulundu. İlk etapta vücudundaki delikler nedeniyle vurulduğu iddia edilse de yapılan resmi otopsi çalışmalarında ateşli silah yaralanmasına rastlanmadı. Yetkililer, ölüm nedeninin ağzına saplanan bir sopa nedeniyle oluşan bakteriyel enfeksiyon olduğunu açıkladı.

Hvaldimir'in hikayesi hakkında daha derinlemesine bilgi edinmek ister misiniz?  

76. Yekaterina Nikolaevna Golubeva

Sinema tarihinde bazı isimler, sadece birer oyuncu olmanın ötesine geçerek, yönetmenlerin vizyonlarını inşa ettikleri birer "yansıtıcı yüzey", hatta bazen o vizyonun ana ilham kaynağı haline gelirler. Yekaterina Golubeva, şüphesiz bu kategorinin en çarpıcı ve hüzünlü örneklerinden biridir. Onun sineması, hayatındaki güçlü, vizyoner ve genellikle "zor" erkek yönetmenlerle olan ilişkileri üzerinden değil, bu ilişkilerin onun sanatsal varoluşunda yarattığı o benzersiz boşluğu ve derinliği keşfetmek üzerine kuruludur.

Šarūnas Bartas: Sessizliğin İnşası


Golubeva’nın sinematik kimliğinin temeli, hayat arkadaşı ve yönetmen Šarūnas Bartas ile atıldı. Bartas ile evliliği, Golubeva'nın kariyerinin ilk evresini neredeyse tamamen belirledi. The Corridor (1994) ve Few of Us (1996) gibi filmlerde yine onun kadrosunda yer aldı; hatta The House (1997) filminin senaryosunu birlikte kaleme aldılar. Bu dönemde Golubeva, kendi sesinden çok Bartas'ın kamerasının onu sessiz, dolaşan, kayıp bir figür olarak nasıl gördüğü üzerinden var oluyordu. Ama bu birliktelik aynı zamanda ona uluslararası sanat sineması dünyasının kapılarını araladı. Evlilikleri sona erip Paris'e taşındığında, geride bıraktığı şey sadece bir eş değil, kendisini bir yönetmenin vizyonu üzerinden tanıyan bir sinema kimliğiydi de.

Litvanyalı yönetmenin o uçsuz bucaksız, neredeyse hiç konuşmanın olmadığı, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini anlatan filmleri (Three Days, The Corridor, Few of Us), Golubeva’nın oyunculuk tarzını belirledi. Bartas’ın dünyasında Yekaterina, bir oyuncudan ziyade bir "doğa parçası" gibiydi. Ancak bu birliktelik, Golubeva’nın hem özel hayatında hem de sanatında, kendini tamamen o atmosferin ağırlığına teslim etmesini gerektiriyordu. O, Bartas’ın kadrajındaki o tekinsiz sessizliği en saf haliyle temsil eden kişiydi.

Leos Carax: Kaosun ve Tutkunun Yüzü


Paris'e yerleşmesinin ardından hayatına giren en belirleyici isim, hiç şüphesiz Leos Carax oldu. Bartas’ın minimalist dünyasından, Leos Carax’ın hiper-dramatik ve kaotik evrenine geçişi, Golubeva’nın kariyerindeki en radikal virajdı. Efsaneye göre Carax, Golubeva'nın yüzünü bir ekranda sadece on saniyeliğine görmüş ve anında büyülenmişti. Bu neredeyse sinematik denebilecek karşılaşma, onu 1999 yapımı Pola X'te -Catherine Deneuve'le aynı kadroda- başrole taşıdı.

Ama Carax'la ilişkisi, Bartas'takinden farklı bir katman taşıyordu: bu sefer yönetmen sadece bir iş ortağı değil, ömrünün sonuna dek süren bir hayat arkadaşıydı. Birlikte bir kızları oldu. Carax'ın Golubeva'ya duyduğu hayranlık, onu sinemasının neredeyse gizli bir merkezi hâline getirdi. Öyle ki 2011'deki ölümünden sonra çektiği Holy Motors (2012) filminde, ikisinin kızının yer aldığı sahneler, bazı eleştirmenlerce ona dolaylı bir vefa borcu, ekranın ardına geçmiş bir aşkın son izi olarak yorumlandı. Golubeva, Carax'ın hem müzü hem de kişisel kaybı oldu; sineması onun yokluğunu hiç tam olarak telafi edemedi.

Pola X (1999) filmi, onun sadece bir "musa" değil, aynı zamanda yönetmenin en karanlık arzularını ve yıkıcılığını sırtlanabilecek bir "kurban" ve "yoldaş" olabileceğini kanıtladı. Carax, Golubeva’nın yüzünde, aşkın bir yıkım haline dönüştüğü o yoğun, neredeyse acı verici anları aradı. Yekaterina, Carax’ın tutkulu ve dağınık vizyonunda, o yoğunluğu taşıyabilen yegane kişiydi; sanki yönetmen, kendi içindeki fırtınayı onun bakışlarına yansıtarak dış dünyadan gizliyordu.

Bruno Dumont: Çıplak İnsanlığın Tasviri


Bruno Dumont ile kesişen yolları ise, Golubeva’nın tüm o estetik katmanlardan arındırıldığı ve "ham insan" ile yüzleştiği noktadır. Twentynine Palms (2003) filminde Dumont, onu en savunmasız, en çıplak ve en sert gerçekliklerin ortasına yerleştirdi. Golubeva, Twentynine Palms (2003) filminde, doğanın vahşeti ile insan ilişkilerinin kırılganlığı arasındaki o ince çizgide, kelimelerin bittiği yerde oyunculuğunu konuşturdu. Burada, önceki yönetmenlerin ona yüklediği "gizemli kadın" veya "ilham perisi" kimlikleri yerini, yok olmaya yüz tutmuş bir varoluşun sancısına bıraktı. Golubeva, bu filmle aslında yönetmenlerin ona biçtiği rollerin ötesine geçerek, acının ve yalnızlığın evrenselliğini oyunculuğuna bir zırh gibi kuşandı.

Perdenin Arkasındaki Gerçek

Yekaterina Golubeva’yı sadece bu yönetmenlerin etkisiyle tanımlamak, onun asıl gücünü görmezden gelmek olur. Evet, o, bu erkek yönetmenlerin vizyonlarını somutlaştıran bir ayna görevi gördü; ancak o aynanın ardında, kendi kişisel travmalarını, sanatsal bir disipline dönüştüren bir kadın vardı.

Birçok eleştirmen onun filmlerini yönetmenlerin "ego projeleri" üzerinden okumaya çalışsa da, asıl büyü, o yönetmenler kamerayı kapattığında bile Golubeva’nın gözlerinde kalan o kalıcı melankolide gizliydi. O, yönetmenlerin hikayelerini anlattığı bir karakterden çok, o hikayelerin bittiği yerde başlayan asıl trajediydi.

2011'de Paris'te, henüz 44 yaşındayken hayatını kaybettiğinde (ölüm tarihi kaynaklara göre 3 ya da 14 Ağustos olarak değişse de), geride bıraktığı miras da bu ikircikli konumu taşıyordu: hem büyük yönetmenlerin ona verdiği ölümsüzlük, hem de kendi öyküsünün hiçbir zaman tam olarak kendi ağzından anlatılmamış olması. 

Ölüm nedeni kamuoyuna açıklanmadı; bazı kaynaklar zorlu bir dönemden geçtiğinden söz etse de bu doğrulanmamış bir bilgi olarak kaldı.

 

75. Birincilik Ödülü

 

Klaus Hellmich

2026 Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri
Doğa Dünyası ve Yaban Hayatı
Birincilik Ödülü

Kar fırtınasında kutup tilkisi
Norveç'in Varanger Yarımadası'nda kar fırtınası altında çekilmiş bir mavi kutup tilkisi fotoğrafı.


74. Kıtal: Savaşmak, vuruşmak, birbirini öldürmek

tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
kendime rabb bellemiyeceğim
razı değilim beni tanımayan tarihe
beni sinesine sarmayan
tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
Gittim su çektim en derin kuyudan


en hileli desteden
kendi kartımı çektim
yaktım belgeleri
bütün tanıkları yok etmek için
ricacıları öldürdüm
onlar bu dumanlı dünyanın
beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
bu dokunuş parlatınca beni
benden biraz dünya
isteyen ricacıları
öldürdüm ve
kıtal bitti.
Yazık.


Yazık ki yazgımın boyası koyu.
İnilecek kadar indim. Hayfa.
Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura
eskilerin tayfası yine hep buradalar
hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar
havada hayza benzeyen aynı koku


2 Temmuz 2026 Perşembe

73. Yüreğimin ta içinde bir şey var ki anlatılmaz

* Evvelki gün şehir dışından misafirim geldi. Isparta'da tanışmıştık. Bankadan müşterimdi. Oteline uyumak için gittiği saatler hariç, neredeyse 24 saat boyunca beraberdik. Belarus'tan getirdiği bir inşaat malzemesini satabileceği firmalarla tanışmak için geldi. Gelmeden önce aramıştı. Potansiyel firmalarla beni tanıştırabilir misin? diye. Bu tür konularda ticari kaygılar gütmeden elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. Ona da etmeye çalıştım. Gezdirdim, tanıştırdım, yedik içtik, yolcu ettim. 

Akşam yemek yerken anlattı, ben unutmuştum. Dedi ki "Abi hatırlıyor musun bana ilk çek karnesini ve pos makinesini sen vermiştin? Hiçbir banka vermemişti. Babam iflas etmişti, beş paramız yoktu ve yeni evlenmiş, eşimle yeni iş kurmuştum. Daha sonradan işlerimiz gelişti, çok bankalardan gelen oldu ama eşim asla başka banka çeki, posu kullanmadı. Asla başka bankayla çalışmadı. Yıllardır bizim evde senden bahsedilir"

Şaşırdım. "Hiç mi?" dedim, "Hiç. 1 tane bile" dedi.

Daha sonra, onun potansiyel müşterisi olabilecek bir arkadaşımı da yemeğe davet ettim, tanıştırdım. O da bana, ilk tanıştığımız günlerden bahsetti. O iflas etmiş sayılırdı ve ben de işten atılmıştım. Onun işleri için bildiklerimle ne yapabilirim diye düşünüp, bir süre gönüllü finansal danışmanlık yapmıştım. Hatta geçen gün paylaştığım, masabaşında oturuken, elimde sigara olan fotoğrafım da o günlerden. Sonra işleri düzeldi. Çok başarılı oldu. Yemeğe de kocaman bir Mercedes'le geldi. 

"O zamanlar ne kadar muhabbetli günlerdi. Gece gündüz ayrılmıyorduk. Çok abartmışız, biraz dengeli olmak gerek" dedi.

Birbirlerinin işini anladılar ve bir deneme ürününde mutabık kaldılar. Sevindim. 

* Senegal'in elenmesine gerçekten çok üzüldüm. 

* Biraz blogları okudum. Post yaptım.

* 11 gibi babam aradı. "Aşağı inebilir misin, aşure getiriyorum" dedi. İndim, aldım. Eve çıkınca olduğu gibi çöpe attım. Yemem. 

* Şehir dışından seyidim aradı. Bana bal gönderen seyidim. "Gönlüme düştün. Nasılsın?" dedi. "Çok şükür iyiyim, bildiğiniz gibi, aynı. Siz nasılsınız?" dedim. "Çok şükür biz de iyiyiz. Bize dua et" dedi. "Büyüklerin duası olsun. Siz de bize dua edin. Ellerinizden öperim" dedim. Kapattık. 

* Saat 15:00 henüz bir şey yemedim. Acıktım ama hiç ekmek kalmamış. Gitmeye üşendim. Baktım bisküvi, atıştırmalık vs de kalmamış. Körili noodle buldum. En küçük kızım sever diye almıştım. Onu yapıp yedim. Suyunu da Japonlar gibi kafama dikip içtim.

Nilüfer - Bir şey var ki ...

72. Sinema Afrika'nın gece okuludur (*)

(*) Ousmane Sembene (Senegalli yazar, senarist ve yönetmen 1923-2007)


Senagal elendi. O elenince, biz de elenmiş sayıldık. 

Geçen Dünya Kupası'nda da elenmişti. O zaman da elenmiş sayılmıştık. 

Olsun, biz yine de Senagal'i seviyoruz. 

Senegal, Afrika'nın Afrikası'dır biliyoruz.


Önceki Dünya Kupası'nda elendiğinde Senegal Sineması'ndan Touki Bouki (Bir Çakalın Yolculuğu) - 1973 'den bahsetmiştim. Nasıl güzel film demiştim. 


Bu elenmenin şerefine de, yine Sengal'den, Ada ve Süleyman'ın hikayesini anlatan Atlantique (Atlantikler) - 2019 'dan bahsetmek isterim. 



Maç hakkında söylenecek çok şey var. 

Ama olup bitmiş şeyler için konuşmanın kimseye faydası yok.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

71. Belki filmler de öyledir

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını." demişti. 

Belki filmler de öyledir. 

The Man Without a Past (Geçmişi Olmayan Adam) - 2002

 

Notlar: 

  • Kaurismaki'nin beni en çok güldüren filmlerinden biriydi. Hala da öyle. 
  • Hem güleyim, hem düşüneyim, hem de biraz içim açılsın derseniz; ısrarla öneririm.
  • "Ben bir beyefendi değilim" repliği de efsanedir için link...

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu