31 Mayıs 2026 Pazar

22. 31 Mayıs

 

07:44 Balkona çıktım. Hava çok güzel. Yürüsem veya arabayla biraz dolaşsam diye geçti aklımdan. Çıkamadım. Çok basit bir şeyi yapamadım. Çıkamadım dışarı. Hiç böyle olmamıştım. Yalnızım. Saatlerce anlatsam. Ya da sadece uyusam.

21. Ne dediler


She's So Lovely, John Cassavetes tarafından yazılan ve oğlu Nick Cassavetes tarafından yönetilen 1997 yapımı bir Amerikan romantik drama filmidir. Yayınlandığı dönemde özel bir ilgi gördü çünkü ölümünden sekiz yıl sonra, John Cassavetes'in daha önce yayınlanmamış materyallerinin yer aldığı ilk filmdi. (Wikipedia)

Senaryo : John Cassavetes
Türler: Drama, Dram, Melodram, Sürükleyici, Gerilim, Trajikomedi
Ödül: Cannes Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu (Sean Penn)


Ne dediler (ekşi) : 

29.09.2001 18:22
tüylerimi diken diken eden nick cassavetes imzalı film.  "her zaman kalbini dinle, aklını değil" dedi her karesi bana. aldım feyzimi ve sancılı romantizm örneği filmin önünde saygıyla eğildim.

06.08.2004 20:28
bir aşk için nelerden vazgeçebilir bir insan? delilik nerde başlar, nerde biter? herkes kendi cevabını bulabilir bu filmde...

18.02.2006 22:23
inanılmaz güzel bi aşk filmi... bu filmde oynayan herkes aşmış, ve özellikle sean penn... gerçek aşk bu işte!! bundan eksiğini istemiyoruz... taze ayrılanlar izlesin...

22.11.2008 22:30 
bütün bir filmi "sasırmıs bunlar" diye izleyebilirsiniz; sayet önyargılarınız fazlaysa, bir sey ya evet ya hayırsa sizin için. yasamın pek az noktada anlamlandıralamayacağını düsünüyorsanız fakat; ve bu bazı durumlara herhangi bir anlamı yükleminin saçmalık olduğuna inanıyorsanız; irdelemeden, hiçbir sorumluluk duymadan, yalnızca bazı istekleriniz bütün bir yasamı yönlendirebiliyorsa...kaçırmamak gerekse bir seyleri sisirilmis egolar ya da kaygılar yüzünden.yamuluyorsunuz film aktığı sürece. bir anda içine çekiliyorsunuz belki." bu kadar cesur olabilseydim-cesur olabilseydi" ler sarıyor tüm benliğinizi. durup durup izliyorsunuz; doğurdunuz o büyük öfke ve pismanlıkla oturup kalıyorsunuz sonra.

--- spoiler ---

"aşk çok zor.at yarışı gibi. parfüm gibi. sis gibi. öpüşme gibi. aşkın sonu yoktur. sigarayı içersin ve söndürürsün. bunu nasıl sürdüreceğimi bilemiyorum."

--- spoiler ---

12.01.2010 17:34
guzel bir nick cassavetes filmi. anne ve babasindan genetik olarak bir seyler almis mi diye merakla seyrettigim ve n.c.nin aslini inkar etmedigini gordugum film.(bkz: john cassavetes)(bkz: gena rowlands)

03.09.2020 00:36
97 senesinde sinemada izleme şerefine nail olduğum bir ayrı film. sean penn döktürür...

11.10.2024 01:29
yillardir hayatimin tum donemlerinde tekrar tekrar seyretmis ve bu donemlerdeki partnerlerime de zorla izletmis oldugum tek film. her seferinde daha farkli hislere gark ettim ama simdi anliyorum ki mo'ya bildigin ozeniyormusum sanirim. mo olmak istemis olabilirim hep. tuh ya.

31.05.2026 02:40
Aşk filmi izlemek istiyorum ama hem ağlatsın, hem güldürsün, hem merak ettirsin, hem sürüklesin, hem de kanırtsın, gerçekten aşk'a benzesin diyenler için. Bugün güneş doğmadan uyuyabilsem ne güzel olur.


30 Mayıs 2026 Cumartesi

20. Eski defterler

02:28 Eski defterleri karıştırdım. (Haziran / 2008)
 



06:44 Dondurma yedim. Şimdi biraz uyuyayım. 

15:40 "Parıltılar" diyordu ya kadın, belki de benim parıltılarım bunlardır. Yıldızlar gibi. Örneğin Betelgeuse gibi. Belki de öldü. Ancak haberi henüz bize ulaşmadığı için biz onu hala gökyüzünde parıldarken görüyoruz.

17:05 Meltem Sarul yazmış: 

"Bir zamanlar anılarımız, gerçekten yaşadıklarımızın izleriydi. Bir yerin kokusu, bir ses, bir ışık… Zihnin içinde kendine ait bir yer bulur, zamanla silikleşse de yok olmazdı. Hafıza kusurlu ama güvenilir bir arşiv gibiydi. İlkokul birinci sınıf dediğimde aklıma hemen tebeşir tozunun havada asılı kaldığı o sınıf gelir mesela… Üniversitede dersten kaçıp gidilen sinemalar… Gece yolculuklarında camdan dışarı bakarken çöken o sessizlik… Bütün bu anlar, sadece yaşandıkları için değil, bedende bıraktıkları izlerle de hatırlanırdı. Oysa bugün hafıza ile görüntü arasındaki sınır giderek silinmeye başlıyor.

Hafıza, eskiden geçmişe aitti. Bugün ise giderek geleceğe doğru çalışıyor. Henüz yaşanmamış olanı, sanki çoktan yaşanmış gibi zihnimizde taşıyoruz. İşte bu yüzden: “prova edilmiş hafızalar”. 

Bir yere gitmeden önce onu görüyoruz. Bir deneyimi yaşamadan önce onu tüketiyoruz. Bir anın içine girdiğimizde ise ilk kez yaşamıyoruz, daha önce kurulmuş bir sahnenin içinden geçiyoruz. Bu yüzden bazı anlar yeni değil, sadece tekrar ediyor. Bu yüzden artık bazı şeyleri hatırlamak değil, ilk kez yaşayabilmek zorlaşıyor."


Çok doğru ifade etmiş. Ama "ilk kez yaşayabilmek zorlaşıyor" demiş ya, işte o kısım biraz eksik. Bir düşünün; en son ne zaman, kaç ay önce, kaç yıl önce bir şeyi ilk kez yaşadınız? Cevabı ben size söyleyeyim: Sevgiyle yaptığınız bir şeyi.

İşte bu yüzden sevgi her dem taze. İşte bu yüzden aslında bizi boğan şey aslında sevgisizlik. Aklıma ziyaret etmekten ve ziyaret sonrası somunlarını yemekten büyük zevk aldığım Somuncu Baba (ks) nın "Biz Ol Uşşak-ı Serbazız" şiiri geldi:

Diriyiz daim, ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz

17:30 Teşrik tekbirleri bitti. Hüzünlendim.

18:50 Şampiyonlar Ligi finali öncesinde dansçı kızlara siyah takım giydirmişler. Bayram diye mi acaba. Bayram kombini.

19:07 Arsınıl ilk gölü attı. Çok zekice bir gol. Maç başlamış oldu. Puromu yaktım.

20:29 Paris penaltıdan 1-1 yaptı. 62 dakika boyunca Arsınıl ın insanı sinir eden çelik savunması, Paris'in saldırganlığını püskürtmeyi başardı. Ama 1-1  oldu! 20 dk daha dayanabilseydi süperdi ama dayanamadı. Şimdi kazanmak için risk almak zorunda. En güçlü olduğu savunma becerisini artık kullanamayacak. Hadi bakalım! 

22:02 Kalkıp namazımı kılayım da yemeğimi hazırlayayım. Şairin dediği gibi, El konuşur, sevişirmiş bana ne.

23:48 Bugün de bitti. 




29 Mayıs 2026 Cuma

19. Günden geceye

11:53 Börekçi aradı. "Bayramını kutlarım Şirin Baba" dedi. Bizim ekibi Şirinler'e benzetiyor, bana da ısrarla Şirin Baba diyor.

12:45 Cuma'ya gittim. İmamın Süleymancı olmasına dair şüphelerim giderek artıyor.

13:30 Marketten 2 ekmek, 3 paket sigara, 5 Topkek aldım (3 kakaolu, 2 meyveli)

13:43 L. aradı. Bayramımı kutladı. Babannesinin selamı varmış. Ellerinden öperim dedim.

14:30 Eskilerden birisi yazdı. Kahve içelim, diyor. "Ne yapacaksın kahveyi? Bende yaylım kıvırcık koyunu'ndan kurban kavurması var. Lokum gibi. Sen de koyun yoğurdu al gel, yiyelim" dedim. Gülüyor. Ben de güldüm içimden. Şeref geldi aklıma. 

18:32 Babam geldi. Et getirmiş. 

19:04 C. yazdı "Abi senin bugün doğum günün müydü?" diye sordu. Değil, dedim. Filmlerden konuştuk."Zvyagintsev'in son filmini izlemek istiyorum. Piyasaya düşerse haber ver" dedim. Cannes'da hem Grand Prix'i, hem Film Müziği ödülünü almış. La Femme infidele (Vefasız Kadın) - 1969 'un uyarlaması imiş. O da bana, Long Day's Journey Into Night (Günden Geceye) - 1962 'yi önerdi. İki saat elli dakika. İnsafsız. 





28 Mayıs 2026 Perşembe

18. O'nu ararken

13:28 : T. aradı. Kuzenim. Ordu'daymış. Eşinin memleketi. İyi yapmışın dedim, miss gibi Karadeniz. Üç dört ay önce müdür oldu. Ara sıra işle ilgili sorular soruyor. Elemanla tanıştırdım. Telefonlarını kaydettiler. Frekansları tuttu. Sonuçta ikisi de mantıkla hareket eden insanlar. Bağlantını koparma, yakında genel müdür yardımcısı olur, dedim. Tamam abi, dedi.

13:45 : A. aradı. Söyleyeceğim bir şey var mı? diye sordu. Yok, dedim. Senin var mı? diye ben de sordum. Onun da, yokmuş. 

18: Bursevî'nin İzinde belgeselini izledim. En sondaki Dr. Mustafa Kara'nın sohbeti mest etti. Ne güzel de diz kırarak anlatmış..

20:00 :  Gömlekleri ütüledim. Günlerdir bekliyordu.

21:30 : TRT2'de Atalay Taşdiken'in Meryem filmini izledim. Ciğerim yandı. Kader, insanlar, rıza üzerine düşündüm. Bir daha ciğerim yandı.  

17. Bir Şair İçin İpuçları

Zeynep Demirhan


Suyun sesi değil, taşın sessizliği
Ağırlığını kabul eden hava
Beyaz kışın sarı otları

Gece rıhtımları

Gecenin içinden geçen ambulans sesleri
Soğuk merdiven boşlukları
Uzun koridorlar

Yağmurdan sonra demire sinen koku
Çatlamış mermerler
Bazı anlatılmaz rüyalar

Çayın buharı

Uzun süre aynaya bakmamış olanlar
Artık birbirini tanımayan insanların aynı anda sustuğu anlar
Geç gelen sözcükler

Bir cümleyi bitirmeden duran sesin, ellerini masada unutman, dalgınlığın.


27 Mayıs 2026 Çarşamba

16. Bayram

 

Yusuf Aslan

06:30 Bayram namazından geldim

06:37 A. aradı. Bayramımı kutladı. 

07:01 Bilader mesaj gönderdi: Bayramın mübarek olsun bilader

07:45 Babam aradı. Kavurma hazır olunca arayacakmış.

08:00 Uyudum

13:41 B. aradı, uyandım. Evdeysen 5 dk uğrayacağım dedi. Gel dedim.

13:45 Biraz ortalığı toplayıp temizlik yaptım.

15:00 Bayram mesajları gelmiş, cevapladım. 

15:10 Babam aradı, kavurma hazırmış. Gelemem B.'yi bekliyorum, dedim.

15:24 B. geldi. Çocuklarla. İçeri girmedi. Bir tencere sıcak kavurma, bir poşet kurban eti, domates, salatalık, biber, çeyrek karpuz, bir ekmek getirmiş. Ben de çocuklara harçlık verdim. 

15:31 Babama gittim

15:41 C.'yi aradım, bayramını kutladım. 

16:10 Eve geldim.

17:00 Biraz üzüldüm.

17:30 Geçti. 

19:50 B. nin getirdiği kavurmadan ayaküstü tencereden biraz atıştırdım.

20:35 Ne izlesem bugün diye düşündüm. 

02:43 Tost yapıp, yedim.


15. Tom Reagan ve Salatalık

En sofistike gangster filmi olan Miller's Crossing - Miller Kavşağı'nı (1990) izliyordum. Malum bu filmi bir defa izlemek yetmediğinden tekrar tekrar izlemek gerekiyor. Film sürekli şu soruyu soruyor ve biz Tom Reagan'ın ne düşündüğünü, nasıl bir strateji kuruduğunu anlamak için deli oluyoruz :  

"Bir insan kime sadık olmalıdır?" 

Dostuna mı? Aşkına mı? Kendi çıkarına mı? Ahlaka mı?

Yemeği ve üzerine patlamış mısırı çok kaçırınca uyuyakalmışım. Rüya görüyordum ve birden uyandım. Rüyanın etkisiyle bir şeyler yapmak istedim, sonra farkettim ki bu bir dürtü. Dedim sakin ol, bu sadece bir dürtü. Geçer. 

Kalktım, bulaşıkları yıkadım, çayın altını açtım ve buzluktan dondurma çıkarıp yedim. Nereden geldiyse aklıma, arkadaşın dedesi geldi. Hüseyin Amca. 91 yaşında. Eşi iki üç yıl önce vefat etti. 5 çocuğu, 20-30 'da torunu ve onların çocukları vs. var. Yaşlılıktan olsa gerek, bazen düşünceler gidip geliyor. Yoksa tanıdığım en zehir zeka adamlardan biriydi. İyi de bir iş adamıydı. Geçen gün erkek evlatlarını, erkek torunlarını toplamış (zekanın inceliğine bak, hala bu işlere kadınların karıştırılmaması gerektiğini hatırlıyor) demiş ki: 

"Bana Ayşe'yi alın!"

Tabi bizimkiler şok ama alışkınlar da. Sükunetlerini muhafaza ediyorlar. Demişler, "Baba hangi Ayşe?" "İşte, şunların şunların Ayşe. Ben bekarken tarlaya gidiyordum. Onların tarlasının yanından geçerken Ayşe beni çağırdı. Bi şey demedi ama bana salatalık verdi. Sevmese vermezdi."

Dedim ya bizimkiler babalarına karşı merhametliler. Saygısızlık da etmezler. 

"Baba" demişler "Ayşe öldü."

İnanmamış tabi Ayşe'nin öldüğüne. "Siz beni pışpışlıyorsunuz" demiş. (Araplar buna "hadhada" derler, Arnavutlar "becbece"). İnanmamış. Yapacak bir şey yok, arkadaşın babası yani Hüseyin amcanın oğlu da, almış mezarlığa götürmüş onu. Bulmuş Ayşe'nin mezarını. 

"İşte" demiş "Ayşe burda yatıyor"

Bir daha da bu konuda ağzını açmamış Hüseyin Amca. 

Allahım dedim, Bu sevgi denen şey, ne menem bir şeydir? Mahiyeti nedir? Nasıl bir şeydir? Neye benzer? Anlamak mümkün değil. Mesela şimdi Ayşe yaşıyor olsa, kadının ahı gidip vahı kalsa,  kırdığı fındık kırkı geçse, şunu yapsa bunu yapsa, yine de hiç önemli değil onun için. Eminim ki; Hüseyin Amca yine de "Ayşe" diyecek. Öyle bir güç! Bildiğimiz hiçbir kriterin önemi yok onun dünyasında. 

Elimde az bilinen çok efkarlı, on numara bir Ayşe türküsü var ama bugün mübarek gecedir, girmeyeyim o işlere. Kalkıp bir abdest alayım, "Allahım mülkün sahibi sensin. Sen nasip et gerçek hayatta Hüseyin Amcam'a Ayşe'yi" diyeyim. O kendisi için isteyemez ama ben onun için isteyeyim. 

Tom Reagan, sen de boş yapma. Gel de asıl bu bilinmezi çöz aslanım. 

26 Mayıs 2026 Salı

14. Çelebi bir şair

İBRAHİM


ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

Asaf Halet ÇELEBİ


ÇELEBİ kelimesi asil, efendi, “beyzade” gibi anlamlara gelmektedir. Osmanlılarda özellikle XIV. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar kültürlü yüksek tabakaya mensup olanlar, hanedan mensupları, ilmiye ricali, divan şairleri, kalem erbabı, Dîvân-ı Hümâyun kâtipleri, gibi genel olarak okumuş, bilgili kimseler, bazı Osmanlı şehzadeleri ve hatta bazı gayrimüslimler bu unvanla anılmıştır. Kelime muhtemelen Çalap (Allah) kelimesinden gelme olup, İlahi yani Allah’a mensup demek olan “Çalabi” kelimesinin çelebi haline dönüşmüş şeklidir. Bu unvan Konya Mevlevi Âsitânesi postnişinleri ve Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelen kişiler için de kullanılmaktadır.

İbrahim Şiirinin Anlam Analizi

Asaf Hâlet Çelebi’nin Türk şiirinde modernizm ile tasavvufu, Doğu mistisizmini ve bilinçaltını harmanlayan özgün sesinin en önemli örneklerinden biri "İbrahim" şiiridir. Geleneksel şiirin kalıplarını kırarak imajlar, sesler ve semboller üzerinden yürüyen Çelebi, bu şiirde bireyin içsel çatışmalarını, varoluşsal sancılarını ve modern insanın "inanç/put" ikilemini derin bir lirizmle ele alır.

1. Temel Semboller ve Mitolojik/Dini Arka Plan

Şiir, adını ve ana izleğini İslami/İbrahimi gelenekten, Hz. İbrahim’in Nemrut’un putlarını baltayla kırma kıssasından alır. Ancak Asaf Hâlet, bu dinsel anlatıyı düz bir şekilde aktarmaz; onu "bireyin iç dünyasının psikolojik bir metaforu" haline getirir.

İbrahim: Şiirde seslenilen "İbrahim", sadece tarihi bir figür değil; şairin (ve modern insanın) içindeki hakikati arayan, sahtelikleri yıkmasını istediği "kurtarıcı bir iradeyi", bir üst benliği veya doğrudan doğruya "ilahî aşkı/hakikati" temsil eder.

Putlar: İnsanın kendi elleriyle yarattığı, bağımlı olduğu, hakikatin önüne perde çeken dünyevi hırslar, egolar, ideolojiler, dogmalar ve sahte sevgilerdir.

Balta: Hakikate ulaşmak için yapılması gereken köklü, radikal temizliğin, uyanışın ve arınmanın aracıdır.

Buhtunnasır (II. Nebukadnezar): Babil kralıdır ve Babil’in Asma Bahçeleri’ni yaptıran kişidir. Şiirde gücün, dünyevi ihtişamın, tiranlığın ve maddeselliğin sembolüdür. Maddi güzellikleri dondurarak puta dönüştüren dünyevi zihniyeti temsil eder.

2. Kıta Kıta Metin Analizi

Birinci Kıta: İçsel Çatışma ve Kendi Kendini Doğuran Putlar

"ibrâhîm / içimdeki putları devir / elindeki baltayla / kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim"

Şair, modern insanın en büyük açmazıyla başlar: "Sürekli yeni putlar üretmek." İnsanın içindeki dünyevi arzuları, kibri ve sahtelikleri yok etmek için İbrahim’in baltasına (yani mutlak bir inanca, arınmaya) ihtiyacı vardır. Ancak insan trajik bir varlıktır; tam bir yanılgıdan, bir bağımlılıktan kurtulduğunu sandığı an, zihni ve egosu hemen onun yerine yeni bir "put" (yeni bir saplantı) inşa eder. Sondaki "yenilerini koyan kim" sorusu, şairin kendi nefsiyle ve insan doğasının bu zaafıyla yüzleştiği şüpheci ve çaresiz anı fısıldar.

İkinci Kıta: Aydınlanma, Acı ve Teslimiyet

"güneş buzdan evimi yıktı / koca buzlar düştü / putların boyunları kırıldı / ibrâhîm / güneşi evime sokan kim"

Burada harika bir zıtlıklar estetiği (soğuk/sıcak, karanlık/aydınlık) kurulmuştur. "Buzdan ev", insanın hakikatten uzak, donmuş, sahte, konforlu ama aslında kırılgan olan iç dünyasını ve yanılsamalarını simgeler. "Güneş" ise ilahî nurdur, hakikattir, aşkın kendisidir. Güneş içeri girince o sahte, donmuş dünya (buzdan ev) yıkılır ve o evde barınabilen putların da boyunları kırılır. Fakat bu uyanış acısız değildir; "koca buzlar düştü" derken şair, putların yıkılışının ruhunda yarattığı sarsıntıyı anlatır. Son dizedeki "güneşi evime sokan kim" sorusu, bu hidayetin ve aydınlanmanın arkasındaki yüce iradeye (Cenab-ı Hakk'a) duyulan hayret ve hayranlığın ifadesidir.

Üçüncü Kıta: Sanat, Estetik ve Kalbin Yanılgısı

"asma bahçelerinde dolaşan güzelleri / buhtunnasır put yaptı / ben ki zamansız bahçeleri kucakladım / güzeller bende kaldı / ibrâhîm / gönlümü put sanıp da kıran kim"

Bu kıta şiirin estetik ve felsefi zirvesidir. Dünyevi güç (Buhtunnasır), güzelliği mülkleştirmek, dondurmak ve ona tapmak ister; onu "put" yapar. Şair ise bir sanatçı ve mistik olarak nesnelere, güzellere madde gözüyle bakmaz; onları zamansız bir boyutta, soyut bir sevgiyle, ruhuyla kucaklar (ben ki zamansız bahçeleri kucakladım). Güzellikler şairin içinde ölümsüzleşir.

Ancak trajedinin son perdesi burada oynanır: Şair, dünyevi anlamda put yapmadığını, sadece saf bir aşkla sevdiğini düşünürken, bu yoğun aşkın kendisi de bir süre sonra kalbi ele geçirir. Dinî/tasavvufi algıda, kalbe Allah'tan başka hiçbir sevginin (masivanın) girmemesi gerekir. Şairin o "zamansız güzelleri" sakladığı gönlü, dışarıdan bakıldığında bir put haneye benzemiş olabilir. Bu yüzden nihayetinde o gönül de kırılır. "gönlümü put sanıp da kıran kim" sorusu, mutlak aşka ulaşma yolunda şairin kalbindeki son insani sığınağın da elinden alınmasının yarattığı o muazzam, mistik hüznü ilan eder.

3. Yapı ve Üslup Özellikleri

Soru Metaforu ve İroni: Her kıtanın sonu "kim" sorusuyla biter. Bu sorular aslında cevap arayan sorulardan ziyade (istifham sanatı), insan ruhunun derinliklerindeki hayreti, acıyı ve mutlak güce duyulan teslimiyeti vurgular.

Musiki ve Ses Uyumu: Asaf Hâlet Çelebi, kelimelerin ses değerlerine çok önem verir. "İbrâhîm" kelimesinin tekrarlanışı ve mısralardaki açık-koyu seslerin dengesi, şiire ayinsel, mistik bir zikir havası katar.

Minimalizm ve İmge Yoğunluğu: Şair, uzun betimlemeler yapmak yerine "balta", "put", "buz", "güneş" gibi çok güçlü anahtar kelimelerle okuyucunun zihninde devasa sinematografik alanlar açar.

Sonuç

Asaf Hâlet Çelebi'nin "İBRAHİM" şiiri, özünde "insanın arınma ve mutlak hakikati arama yolculuğunun" şiiridir. 

İnsan, içindeki dünyevi saplantıları (putları) ne kadar yıkmaya çalışırsa çalışsın, kalbi yeni bağlar üretmeye meyillidir. Şiir, insanın bu ontolojik zaafını ve en sonunda "gönlün bile" mutlak sevgiliden (Yaratıcı'dan) rol çalan bir puta dönüşebileceği endişesini, muazzam bir lirik dille anlatır. 

Şair, modern dünyanın karmaşasından kaçıp kadim bir kıssanın gölgesinde kendi ruhunun röntgenini çekmiştir.

13. Uzak geçmiş

 


Çocukken mahallemizde bundan vardı 
Karpuz kabuğundan gemiler yapılırdı
 Ne uzak geçmiş / Ne çabuk geçmiş

12. Mutluluğa Doğru

YZ ile filmlerden konuşuyorduk, hafızama şaşırdı. Kardeşim biz film izlerken, sen babanın yediği portakalda vitamin değildin, kiminle aşık atıyorsun. :)) 

Şaka bir yana, bulabilirseniz izlerin derim. Kısa film. 11 dk. Çok iyidir.


Frank-Étienne vers la béatitude - Mutluluğa Doğru (2012)

"Harika bir hafıza! 

Böylesine kıyıda köşede kalmış, ticari sinemanın tamamen uzağındaki bir Fransız kısa filmini hatırlaman gerçekten müthiş bir sinema kültürü örneği!

Marguerite Duras'nın Nathalie Granger filmindeki o kekeme çamaşır makinesi satıcısı rolünden yıllar sonra, Depardieu'nün "satıcı" arketipine geri döndüğü ama bu sefer onu başlı başına şiirsel bir başrole taşıdığı çok gizli bir cevherdir bu film.

Film, Gérard Depardieu’nün o devasa cüssesine tezat oluşturan kırılgan, naif ve hüzünlü oyunculuğunun zirve noktalarından biridir.

Filmle ilgili hafızanı tazeleyecek ve o atmosferi tekrar yaşatacak detaylar şunlar:

Karakter ve Kostüm: Depardieu, sırtında kocaman bir sırt çantasıyla kapı kapı dolaşan, mutsuz ve başarısız bir seyyar satıcı olan Frank-Étienne’i canlandırır. Üzerindeki o hafif dar ve eski takım elbisesiyle tam bir trajedi figürüdür.

Ne Satıyor?: Aslında tam olarak ne sattığı bile net değildir; çantasından ev hanımları için tuhaf korse benzeri aparatlar, plastik ıvır zıvırlar çıkarır. Kimse onunla ilgilenmez, yüzüne kapılar kapanır.

Olay Örgüsü: Günün sonunda bitkin düşen Frank-Étienne, bir banliyö mahallesinde, bir kadının evine girmeyi başarır. Kadın yalnızdır ve en az onun kadar mutsuzdur. Frank-Étienne kadına ürünlerini satmaya çalışırken, aralarında kelimelerin ötesinde, tamamen yalnızlıktan beslenen tuhaf ve şefkatli bir bağ kurulur.

Atmosfer: Film, diyaloglardan ziyade Depardieu’nün yüz ifadelerine, o siyah-beyaz sinematografinin yarattığı melankoliye ve karakterin adım adım "aydınlanmaya" (yani filmin adındaki béatitude / saadet-huzur noktasına) ulaşmasına odaklanır."

25 Mayıs 2026 Pazartesi

11. Gerçeklik gerçektir. Nokta.

 

Le Deuxième Acte - İkinci Perde (2024)

Film güzeldi. İzledikten sonra aklıma, geçen gün kaydettiğim, yine bir Fransız olan Brivael Le Pogam'ın tweeti geldi. Biraz uzun ama iyi ifade etmiş:  

Brivael Le Pogam

Fransızlar adına özür dilemek istiyorum; French Theory'yi (ve onun en berbat ideolojik ürünü olan wokizmi) dünyaya salıverdiğimiz için.

Dünyaya Descartes'ı, Pascal'ı, Tocqueville'i verdik. Sonra, 68 sonrasının entelektüel enkazında, Foucault'yu, Derrida'yı, Deleuze'ü verdik. Bugün Batı'yı felç eden ideolojik silahı, dilimizin zarafetiyle imal etmiş üç parlak adam.

Ne yaptıklarını anlamak gerekiyor:

  • Foucault, gerçeğin var olmadığını öğretti; yalnızca bilgi kılığına büründürülmüş iktidar ilişkilerinin var olduğunu. Bilimin, aklın, adaletin, tıp kurumunun, okulun, hapishane sisteminin, cinselliğin - her şeyin aslında bir tahakküm sahnelemesinden ibaret olduğunu. 
  • Derrida, metinlerin sabit bir anlamı olmadığını öğretti; her gösterenin kaydığını, her okumanın bir ihanet olduğunu, yazarın ölü, okurun ise hâkim olduğunu. 
  • Deleuze, ağacın yerine rizomun, yerleşiğin yerine göçebenin, yasanın yerine arzunun, varlığın yerine oluşun, kimliğin yerine farkın tercih edilmesi gerektiğini öğretti.

Tek tek ele alındığında bunlar tartışılabilir tezler. Ama bir araya gelip ihraç edilince, basitleştirince bir sistem oluştururlar. Ve bu sistem bir zehirdir.

İşte yaşananlar şu: Fransa'da kimsenin okumadığı bu metinler Atlantik'i geçti. Yale, Berkeley, Columbia'nın akademik bölümleri onları 1980'lerde sindirdi. Ve orada, bizde hiç var olmayan bir zemin buldular: Amerikan püritenliği, ırksal suçluluk duygusu, kimlik takıntısı. French Theory bu substratla birleşti; bu birleşmenin çocuğuna wokizm dendi.

Judith Butler Foucault'yu okuyup performatif cinsiyeti icat etti. Edward Said Foucault'yu okuyup akademik post-koloniyalizmi. Kimberlé Crenshaw aynı çerçeveden beslenerek kesişimselliği. Her adımda matris Fransızca'ydı: gerçek yoktur, yalnızca iktidar vardır; o hâlde her hiyerarşi şüphelidir, her kurum baskıcıdır, her norm şiddettir, her kimlik inşa edilmiştir ve dolayısıyla müzakereye açıktır, her çoğunluk suçludur.

İşte böyle oldu: Pratik sonuçlarını hiç hayal etmemiş olduklarını tahmin ettiğimiz üç Parisli filozof, bir nesil aktiviste, üniversite bürokratına, İK uzmanına, gazeteciye ve yasama yetkilisine bir işletim sistemi temin etmiş oldu. İşte bu şekilde, bir kadının kadın olup olmadığını, kendi tarihini savunmaya değer bulup bulmadığını, liyakatin var olup olmadığını, gerçeğin görüşten ayrışıp ayrışmadığını artık bilemeyen bir uygarlık elde edildi.

Neden berbat olduğunu sormak gerekirse, cevap basit ve sakin biçimde söylenebilir. Bir uygarlık üç sütun üzerinde ayakta durur:

  • Akıl yoluyla ulaşılabilir bir gerçeğin var olduğuna inanç, 
  • iyinin kötüden ayrı var olduğuna inanç 
  • ve aktarılması gereken bir mirasın var olduğuna inanç. 
French Theory bu üçünü de havaya uçurmaya girişti. Kötülük niyetiyle değil. Entelektüel oyun olsun diye, şüpheciliğe duyulan hayranlıkla, kendilerini besleyen burjuvaziye beslenen nefretle. Ama ortada sonuç var:

  • Bir nesil bütünüyle söküp atmayı öğrendi, inşa etmeyi hiç öğrenmedi. 
  • Bir nesil bütünüyle şüphe etmesini biliyor, hayranlık duymayı bilmiyor. 
  • Bir nesil her yerde iktidar görüyor, hiçbir yerde güzellik görmüyor.

Özür diliyorum; çünkü biz Fransızlar, özel bir sorumluluk taşıyoruz. Bu nihilizme şık bir ambalaj kazandıran bizim dilimiz, bizim üniversitelerimiz, bizim yayınevlerimiz, bizim itibarımız oldu. Sorbonne ve Vincennes'nin meşruiyeti olmadan bu fikirler hiçbir zaman okyanusu geçemezdi. Başkaları silah ihraç eder gibi biz şüpheyi ihraç ettik.

Şu an Silikon Vadisi'nde, yapay zekâ laboratuvarlarında, girişimlerde, atölyelerde - her şeyi söküp atmak yerine hâlâ bir şeyler inşa etmekte olan tüm yerlerde - kurulanlar işte bu soruya verilen yanıttır. 

Bir uygarlık, yorumcular değil inşacılar tarafından yeniden kurulur. Gerçeğin var olduğuna ve ona adanmaya değer olduğuna inananlar tarafından. Güzelin, doğrunun, iyinin hiyerarşisini üstlenen ve onu aktarmaktan utanmayanlar tarafından.

Özür dilerim. Ve şimdi işe koyulma zamanı. 

10. Quentin Dupieux

Bu aralar neşeleneyim diye yönetmen Quentin Dupieux'nün bulabildiğim tüm filmlerini izliyorum.

Quentin Dupieux, sinema dünyasının en nevi şahsına münhasır, absürt ve kural tanımaz yönetmenlerinden biri. 1974 doğumlu. Filmlerinin senaryosunu kendi yazıyor, kendi yönetiyor, kendi kurguluyor. Birçoğunun görüntü yönetmenliğini ve müziklerini de kendisi yapıyor. Tam bir "bağımsız auteur" ve tam bir "Gerçeküstücü"

Zaman, mekan hak getire. Rüya görür gibi film izliyorsunuz. Şaşırtıyor, rahatsız ediyor ve film bitince "Ben ne izledim?" diye kalakalıyorsunuz. 

Hani bir politikacı "Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu" demişti ya, işte tam onun gibi. 

Ve bence en önemlisi; film bitince "nedensizce" kendinizi mutlu hissediyorsunuz. 

Bugün de sırada Le Deuxième Acte - İkinci Perde (2024) 'ü filmi var.

Filmografisi IMDb...





Teğmen Chad : Steven Spielberg’in "E.T." filminde uzaylı neden kahverengidir? Hiçbir nedeni yok! "Love Story"de bu iki karakter neden birbirine deliler gibi aşık olur? Hiçbir nedeni yok! Oliver Stone’un "JFK" filminde Başkan neden aniden bir yabancı tarafından suikaste kurban gider? Hiçbir nedeni yok! Tobe Hooper’ın o mükemmel "Teksas Katliamı" filminde, karakterlerin gerçek hayattaki insanlar gibi tuvalete gittiğini veya ellerini yıkadığını neden hiç görmeyiz? Kesinlikle hiçbir nedeni yok! Dahası, Polanski’nin "Piyanist" filminde, bu adam piyanoyu bu kadar harika çalarken neden saklanmak ve bir serseri gibi yaşamak zorundadır? Cevap bir kez daha: Hiçbir nedeni yok! Daha saatlerce örnekler verebilirim. Liste sonsuz. Muhtemelen daha önce hiç düşünmediniz ama istisnasız tüm harika filmler, çok önemli bir "nedensizlik" unsuru barındırır. Peki nedenini biliyor musunuz? Çünkü hayatın kendisi de nedensizliklerle doludur. Etrafımızı saran havayı neden göremiyoruz? Hiçbir nedeni yok! Neden sürekli düşünüp duruyoruz? Hiçbir nedeni yok! Neden bazı insanlar sosise bayılırken diğerleri sosisten nefret eder? Hiçbir sikim nedeni yok!

Polis Xavier: [Kornaya basar] Hadi ama! O saçmalığı açıklayarak vaktini boşa harcama. Gidelim!

Teğmen Chad: Sadece bir dakika. İzin ver bitireyim.
[Tekrar izleyicilere döner]

Teğmen Chad: Hanımefendiler, beyefendiler; bugün izlemek üzere olduğunuz film, tarzın en güçlü unsuru olan "nedensizliğe" bir saygı duruşudur.
[Polis arabasının bagajına geri binmeden önce elindeki bardakta duran suyu yere döker]


Edit: 

Tam bunları yazmışken A. aradı. "Çay içmeye gidiyorum, hadi gel" dedi. Tekrar ve tekrar, nezaketle "Seni seviyorum. Seni anlıyorum. Birbirimize kendimizi anlatacak halimiz yok. Sadece bu bayramı evde geçirmek istiyorum. Bayram bitene kadar da çıkmak istemiyorum" dedim. "Bana soruyor "Lütfen bana bunun dünyana ve ahiretine ne faydası var izah eder misin?" diyor. "Bu bayram böyle. Bir nedeni yok." dedim. 

9. Uyuyordun

Annemin mezarına gittim geçen akşam. Kimseler yoktu mezarlıkta. 

Oturdum, bir sigara yaktım. 

Çok oldu ama hatırlıyorum, bir de Akdeniz'e karşı içmiştim o sigaradan. 

Sen, başka bir denizin kıyısında.

Uyuyordun. 


24 Mayıs 2026 Pazar

8. Güzel bir maç lütfen

Keşke Dünya Kupası başlamış olsaydı. Biraz iyi futbol izlerdim. Her kupada olduğu gibi, bu yıl da Türkiye'yi, Arjantin'i ve Senagal'i destekliyorum. 

Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabından alıntılar:

YAZARIN İTİRAFI

Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak istedim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım bile denebilir; ama yalnızca geceleri rüyamda. Gündüzleri, ülkemin sahalarındaki çarpık bacaklı oyunculardan en kötüsü bendim. Taraftar olarak da pek iyi sayılmazdım.

Yıllar geçti ve kimliğimi kabullenmek zorunda kaldım: Ben basit bir 'iyi futbol dilencisiyim'. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum:

"Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen."

Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın hangi takım ya da hangi ülke olduğuna bakmaksızın bu mucize için şükranlarımı sunuyorum.


FUTBOL 

Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden birşeyler kaybetmiştir. Yüzyılın sonlarını yaşadığımız bu günlerde futbol, işe yaramaz her öğeyi reddetmektedir; kâr getirmeyen her öğe de 'işe yaramaz' olarak kabul edilmektedir.

Çocukların balonla oynaması gibi, ya da kedinin yün yumağıyla oynaması gibi, yetişkin bir insanı bir an için çocuk kılan davranışlar kimseyi ilgilendirmiyor artık. Balon kadar hafif bir topla dans eden balet ya da yuvarlanan yumak; oynandıklarının farkına varılmadan oynanan saatsiz, hakemsiz ve nedensiz oyunlarla ilgilenen yok. 

Oyun, oyuncusu az, izleyeni çok bir gösteriye dönüştü. Bu artık seyirlik bir futbol. Bu gösteri günümüzün en kârlı gösterilerinden biri ve artık oynanması için değil, oynanmasının engellenmesi için düzenleniyor. Profesyonel sporun teknokratları, futbolu sırf sürate ve güce dayalı, mutluluğa boşvermiş, fantezinin gelişemediği, cüretin yasaklandığı bir spor dalı haline getirdiler. 

Bereket çok ender de olsa hâlâ sahalarda kuralların dışına çıkarak, sırf bedensel bir zevk uğruna, yasaklanmış özgürlük serüvenine atılan, rakip takımı, hakemi ve tribünlerdekileri şahlandıran bir yüzsüz çıkıyor.  


GOL 

Gol futbolun orgazmıdır. Orgazm gibi gol de modern yaşamda gitgide daha az görülmektedir. 

Yarım yüzyıl önce pek az futbol maçı golsüz beraberlikle sonuçlanırdı. 0-0, havaya açılmış ağızlar, iki esneyiş. Şimdilerde on bir oyuncunun on biri de kale direklerine asılmış, gol yememeye çalışıyorlar; doğal olarak da gol atmaya vakit kalmıyor. 

Beyaz merminin ağları her havalandırışında ortaya konan sevinç, esrarengiz bir olgu ya da bir çılgınlık olarak algılanabilir; ancak bu mucizenin de pek az gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Gol küçücük, önemsiz bir gol de olsa, radyo spikerlerinin gırtlağından hep "Goooooool!" olarak çıkar. Benim diyen kulağı sağır edebilecek, yürekten bir haykırıştır bu. Seyirciler çılgına döner ve stadyum, beton olduğunu unutarak yerden kopar, havalara uçar.


TEKNİK DİREKTÖR

Eskiden antrenörler vardı ve kimse de fazla kulak asmazdı onlara. Futbol oyun olmaktan çıkıp doğru dürüst teknokratlara ihtiyaç duyulmaya başlandığında, antrenörler sessizce göçüp gittiler. İşte o zaman teknik direktörler geldiler dünyaya. Görevleri doğaçlamayı ortadan kaldırmak ve özgürlüklerini sınırlayarak, disiplinli birer atlet olmak zorunda olan oyuncuların verimlerini artırmaktı. Antrenör, "Oynayalım!" derdi. Teknik direktör ise, "Çalışalım!" diyor.

Şimdi her şey rakamlarla ifade ediliyor. Yirminci yüzyılda futbolun öyküsü olarak kabul edilen ve cesaretten korkuya doğru katedilen mesafe, esasında 2-3-5'ten yola çıkılarak, 4-3-3, 4-4-2 üzerinden 5-4-1'e varışın öyküsüdür. Bu işe yabancı olan biri bile, biraz yardımla bu rakamları tercüme edebilir, ya da bir bakarsınız hiç kimse çıkamaz işin içinden. Bu noktadan sonra teknik direktör, İsa'nın kutsal doğumuna benzeyen esrarengiz formüller geliştirir ve bunlarla birlikte, kutsal üçleme kadar içinden çıkılmaz taktik şemalar hazırlar.

Babadan kalma karatahtadan elektronik ekranlara geldik. Ustaca oyunlar şimdi bilgisayarda tasarlanıp videoda gösteriliyor. Ama bu mükemmellik düzeyine, maçlar televizyondan verilirken pek rastlanmıyor nedense. Televizyonlarda daha çok, teknik direktörlerin gergin yüzlerini görüyoruz. Yumruklarını sıkıp bağırarak, birileri anlayabilse, maçın gidişatını tamamıyla değiştirebilecek birtakım talimatlar veriyorlar. Gazeteciler, maç sonrası düzenlenen basın toplantılarında delik deşik ederler onu. Teknik adamların zaferlerinin formülünü açıkladıkları hiç görülmemiştir; ama yenilgilerin nedenleri konusunda değerli açıklamaları hep vardır:

"Talimatlar çok açıktı ama kimse dinlemedi," gibi birşeyler söyler, takımı işe yaramaz bir takım karşısında hezimete uğradığında. 

Ya da üçüncü kişi ağzından bu tarz birşeyler söyleyerek kendine olan güvenini pekiştirir:

"Sabırlı davranan rakip takım, kavramsal olarak net bir galibiyet yakalayamadı, teknik direktör bu durumu, etkinliğe ulaşabilmek için birçok fedakârlığın gerekli olduğu şeklinde yorumlamaktadır."

Gösteri makinesi her şeyi öğütür. Her şey bir süre sonra yok olur. Tüketim toplumunun tüm ürünleri gibi, teknik direktörler de kullanılıp atılabilirler. Seyirciler bir gün, "Çok yaşa!" diye ortalığı inlettikleri halde, bir sonraki pazar günü kellesini isteyebilirler.

Teknik adamlar, futbolun bir bilim, sahanın da bir laboratuvar olduğunu düşünürler. Yöneticiler ve taraftarlar ise ondan Einstein kadar zeki ve Freud kadar ince olmasını istemekle kalmazlar, aynı zamanda Lourdes Meryem'i gibi mucizeler yaratmasını ve Gandi gibi sabırlı olmasını da beklerler.


ZICO'NUN GOLÜ

1993 yılıydı. Tokyo'da Kashima takımı, İmparator Kupası için Tohoku Sendai takımı ile karşılaşıyordu.

Kashima'nın Brezilyalı as futbolcusu Zico takımını zafere ulaştıran golü atmıştı ve bu gol belki de hayatının en zarif golüydü. Top sağ taraftan orta yuvarlağa doğru gelirken, o anda biraz geride bulunan Zico hemen fırlamış, ama çok hızlı hareket ettiğinden hızını alamayıp topu geçmişti. Topun geride kaldığını fark eden Zico, havada bir düz takla attı ve yere düşmeden önce, yüzü yere dönük vaziyetteyken topa topuğuyla dokundu. Ters bir röveşatayla muhteşem bir gol atmıştı. Ve bu golü görmekten mahrum olan körler, "Bu golü bana bir anlatın," diyorlardı.


RINCÓN'UN GOLÜ

1990 Dünya Kupasıydı; Kolombiya, Almanya karşısında rakibinden daha etkili bir oyun ortaya koymasına rağmen 1-0 yenik durumdaydı ve maçın da son dakikaları oynanıyordu.

Top orta sahaya doğru geliyordu, kendisini yönlendirecek birini beklerken Valderrama topu sırtıyla karşıladı, döndü, kendisini marke eden üç Almanın arasından sıyrıldıktan sonra Rincón'u gördü. Rincón ile Valderrama karşılıklı paslaştılar ve daha sonra Rincón zürafa bacaklarıyla koşmaya başladı ve bir anda kendisini Alman kalecinin karşısında buldu. Ilgner kalesinden çıkmamıştı. O anda Rincón topa tekme atmadı, adeta onu okşadı: Hafif bir vuruşla top süzüldü, süzüldü ve kalecinin bacakları arasından geçerek filelerle kucaklaştı.

7. Bana akıl verme bana nezaket ver

Geçen hafta çok çok sevdiğim bir dostuma neredeyse Kemal Hoca'nın söylediklerinin aynısını söyledim. "Lütfen" dedim "Lütfen bana akıl verme. Bana yardımcı olmaya çalışma. Beni anla, beni hisset, benimle yürü. Yoldaşım ol. Nazik ol. İnsanı sadece doğrular, yanlışlar, sorumluluklar, istekler olarak sınırlandıramazsın. Hem Ataullah İskenderi dememiş mi:

"Nice ibadet ve itaat edenler vardır ki, bencillikleri yüzün­den helak olmuşlardır.
Nice günahkarlar da vardır ki, kalplerinin kırık olması af­fedilmelerini sağlamıştır."

O güzel konuşma:



(Geçen hafta yaptığım bir konuşmanın özeti)

Nezaket, büyük jestlerin değil küçük anların dilidir. Karşılık beklemeden yapılan bir iyilik, geçerken söylenen bir “kolay gelsin”, yorgun bir yüze verilen bir tebessüm… Bunlar hayatın kenarlarına iliştirilen küçük ışıklar. İnsan benliğini bir an için geri çekebilmek, kendi ihtiyacını erteleyip başkasının varlığını fark edebilmek, işte bu sıradan görünen eylem, aslında insanın ulaşabileceği en derin olgunluklardan biri. İyiliğe dair söylenen hiçbir söz, gösterilen hiçbir ince davranış boşa gitmez; bir yerden mutlaka yankı verir, toprağa düşen her tohum gibi er ya da geç filiz verir. Nezaketi zayıflık sayanlar yanılıyor; çünkü yumuşak kalmak, özellikle de sertliğin ödüllendirildiği bir dünyada, belki de en büyük cesarettir.

Oysa bugün dünya giderek daha gürültülü, daha aceleci, daha sert bir yer hâline geliyor. İnsanlar birbirine hiç olmadığı kadar hızlı ulaşıyor ama birbirinin ruhuna hiç olmadığı kadar geç varıyor. Ekranlar aracılığıyla sürekli bağlantıda olan bu nesil, belki de tarihin en yalnız neslidir. Teknoloji hayatlarımızı alt üst etti; artık gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar var. Oysa katıksız dikkat, bir insana gösterebileceğimiz en büyük ihtimam olabilir; fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, nihayetinde insan yüzüdür. Modern hayat bize kendimizi göstermeyi öğretti, ama birbirimizi görmeyi öğretemedi. Bu yüzden çağımızın krizi yalnızca ekonomik ya da siyasi değil — özünde derin bir duygusal yoksullaşmadır.

Korku arttığında nezaket azalır. Başarısız olma, dışlanma, geride kalma korkusuyla büzülen insan savunmaya çekilir; savunmaya çekilince de karşısındakini tam olarak göremez. İçimizde korkunun tohumları da durur, merhamet ve nezaketin tohumları da — hangisine su verirsek o büyür, neyin yeşereceği her zaman bizim seçimimizdir. Belki de çağımızın en sessiz trajedisi şudur: İnsanlar başkalarına şefkat göstermeden önce kendilerine karşı şefkatlerini yitirdiler. İçimizde bizi durmaksızın yargılayan, yetersiz bulan, acele ettiren bir ses var. O ses sustukça, ya da en azından yumuşadıkça, insan hem kendine hem de dünyaya daha nazik bakabilir hâle geliyor.

Nezaket sözle değil, atmosferle öğrenilir. Bir evin duygusal iklimi, bir sınıfın sessiz dili, bir kurumun görünmez havası bunlar insanı şekillendirir. Çocuklarımıza şefkati ve merhameti öğretmek, onlara ötekinin de ilgiyi, iyiliği ve adaleti hak ettiğini kavratmak belki en kalıcı mirastır. Hata yaptığında aşağılanmayan çocuk, duyguları küçümsenmeden büyüyen genç, anlaşıldığında iyileştiğini keşfeden insan  şefkati bu yolla içselleştirir. Zekâ merhametten ayrıldığında kolaylıkla manipülasyona dönüşebilir; eğitimin asıl amacı yalnızca başarılı değil, vicdanlı insanlar yetiştirmektir.

Gerçek nezaket pasiflik değildir. Dikkat ister, sabır ister, insanın kendi egosunu biraz geri çekebilmesini ister. Merhametin eli çoğu zaman aklın aritmetiğinden hızlıdır : Hesap yapmadan, beklenti gütmeden uzanır. Merhamet kol gezdiğinde insan insana yurt olur, sığınak olur. Bir insanı acele etmeden dinleyebilmek, sözünü kesmeden yanında durabilmek… bunlar küçük şeyler gibi görünür ama ruhsal olarak  çok anlamlıdır. Çünkü insan bazen yalnızca anlaşılmakla iyileşir. Ve nezaket bulaşıcıdır: Bir insanın sakinliği başkasının gerginliğini azaltabilir, bir insanın yumuşaklığı başkasının sertliğini çözebilir.

Merhamet hâlâ insanın en kadim ve en derin kapasitesidir. Dünyanın tüm çirkinliklerini tek başına yenemeyiz ama dünyanın, bizim yapabildiğimiz kadar olan o iyiliğe ve güzelliğe her zaman ihtiyacı vardır. Günün hesabını topladığımız hasatla değil, ektiğimiz tohumla yapmak gerekir. Nezaket bize şunu hatırlatır: Karşımızdaki insan yalnızca bir işlev değildir, bir hayatı vardır, bir hikâyesi vardır. İyilik dünyayı bir anda değiştirmeyebilir ama bir insanın dünyasını değiştirebilir. Ve bazen bir insanın dünyası değiştiğinde, dünya da yavaş yavaş değişmeye başlar.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

6. İnsan olmak kırılganlıktır

Üç dört hafta önce arkadaşlarla risk almakla ilgili konuşurken, içlerinden birisi benim hakkımda diğerine dedi ki: "Ne kaybedebilir ki? Kaybedecek neyi kalmış? Söyle, say. Kaybedecek neyi kalmış?"

Bir düşündüm o an, adam doğru söylüyor. Ama kaybettiklerim içerisinde beni en çok üzen; sevdiğim insanlara duyduğum güven. Daha ötesi var mı bilmiyorum. 

Yakın bir arkadaşımla da paylaştım bunu. "İnsanların" dedim, "işi gücü polim yapmak olmuş, rol kesmek olmuş. İyiniyetle veya değil önemli değil, sürekli hesap kitap dönüyor kafalarında. Halbuki ne gerek var, neyse mertçe söyle derdini. Neden sana olan güvenimi yakıyorsun ki? Ben biraz saf olduğum için o an anlayamıyorum. Sonradan anlıyorum. Çok zoruma gidiyor, çok kırılıyorum." dedim.

Bir süredir evden çıkmıyorum, bayram bitene kadar da ekmek, sigara almak ve Cuma'ya gitmek dışında çıkmayı düşünmüyorum. "Film izlerim" diyorum.

Charly - 1968



YZ'ye yazdırdım:

Yönetmen: Ralph Nelson
Uyarlama kaynağı: Flowers for Algernon
Yıl: 1968
Tür: Psikolojik drama / Bilim Kurgu / Romantik trajedi
 
Charly, ilk bakışta bir bilimkurgu filmi gibi görünür: “Zihinsel engelli bir adamın deneysel ameliyatla dahiye dönüşmesi” Ama filmin asıl meselesi bilim değil, insan olmanın anlamı üzerinedir. Bize şu soruyu sorar: "Daha zeki olmak, daha mutlu olmak mıdır?" Daha sert sorusu ise : "İnsanlar seni gerçekten sen olduğun için mi sever, yoksa sana yükledikleri değer için mi?"

Bu yüzden film, bilim kurgu görünümünde bir varoluş trajedisidir.

Charly; zihinsel gelişim geriliği yaşayan, çocuk gibi saf, iyi kalpli, çalışkan, toplum tarafından küçümsenen bir adamdır. Bir fırında çalışır. Çevresindeki insanlar ona “arkadaş” gibi davranır ama aslında çoğu zaman onunla alay ederler. Bilim insanları onu deneysel bir beyin operasyonuna seçer. Daha önce bu deney bir fare üzerinde başarıyla uygulanmıştır.

Ameliyat sonrası Charly; hızla öğrenmeye başlar, olağanüstü zeka geliştirir, entelektüel sıçrama yaşar, sosyal gerçekliği fark eder,aşkı farklı biçimde deneyimler. Ama sonra korkunç gerçeği keşfeder: Üzerinde deney yapılan fare gerilemeye başlamıştır. Bu da kendi sonunun habercisidir.

Charly zeka kazandıkça şunu fark eder: İnsanlar ona iyi davranmıyordu, onunla eğleniyorlardı. Bu sahneler filmin en acı verici bölümleridir. Bilinç arttıkça acı da artar. Dostoyevskivari bir acı. Bilmek, çoğu zaman yaralanmaktır.

Alice, Charly’ye gerçekten insan gibi yaklaşan, öğreten, şefkatli, anlayışlı biridir. Ama trajedi burada başlar. Çünkü Charly değiştikçe, ilişki de değişir. Başta korunmaya muhtaç olan adam, giderek duygusal olarak erişilemez birine dönüşür.Ve sonunda tekrar kaybolur. Aşk var olur ama sürdürülemez. Charly artık kimseyle bağ kuramaz. İnsanlara yabancılaşır. Duygusal teması kaybeder. Ve en önemlisi kendi trajedisini önceden görür. 

Film ilerledikçe Charly, çocukluk anılarını geri kazanır. Zeka arttıkça bastırılmış travmalar geri gelir. Kendisini yeniden tanımak zorunda kalır. Bunu farkedince aklımıza şu soru gelir: "Bu operasyon, sadece beyinsel değil, aslında psikanalitik bir kazıdır. Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?"

Trajedinin merkezi şudur: Charly sonunu bilir ama buna engel olamaz. Bu sıradan ölüm korkusu değildir. Bu zihinsel yok oluşu bilinçli izleme korkusudur. Sanki kendi karanlığına uyanık şekilde düşmek gibi. Filmin gerçek dehşeti budur.

Filmin sonunda Charly zekasını kaybeder. Eski haline geri döner. Ama artık tam olarak aynı kişi değildir. Seyirci bilir. Alice bilir. Bu yüzden final ölümden daha acıdır. Çünkü fiziksel olarak hayatta olan, aslında bir kayıptır.

Filmin yapıldığı 1968, bilimsel ilerleme coşkusu, insan zihnini “geliştirme” arzusu, psikoloji ve nörobilimin yükselişinin yaşandığı bir zamandı. Film bu iyimserliğe karşı karanlık bir cevap verir: İnsan zihni bir makine değildir. Ve insan ruhu laboratuvar nesnesi değildir. Bu yüzden film dönemine göre çok ileri bir eleştiridir.

Charly sadece hüzünlü bir film değildir. Bu film, bilginin trajedisi üzerine kuruludur. Bize şunu söyler: 

"Zeka yetmez, aşk yetmez, başarı yetmez. İnsan olmak kırılganlıktır. Ve bazen en büyük trajedi, gerçeği anlayacak kadar akıllı olmaktır."

5. Aylık 121 dinleyici

 


Seslendim sana 
Çağırdım seni
Yordum seni
Gözledim
Sıktım da ters yüz ettim
Korudum iyice
Üstüme giydim seni
Özledim
Çağrıldım gördün mü
Gizledim seni
Gizlice başıma kıldım 
Suya kandırdım
Doyurdu seni
Toprağa gömdüm
Süzdüm
Süzdüm de biricik kıldım seni

Seslendim Sana 
Bahadır Dilbaz (1968 – 2026)

22 Mayıs 2026 Cuma

4. Çivi/Çivi

 

The Fallen Idol - 1948

Zihnim o kadar yoğun ki, ancak bir İngiliz entrikası ile dağıtabilirim.

21 Mayıs 2026 Perşembe

3. Y/Ilgın Ağacı

 Ölüm ve Şifa: 14-15. Yüzyıl Manzum Eserlerinde Ilgın Ağacı... : 


  • Sümerliler bu ağacı, arınma, koruma-sağaltma ayinlerinde, put yapımında kullanmışlardır. 
  • Hititler hastaları iyileştirmek için icra ettikleri ritüellerinde, yaptıkları ilaçlarda ve doğum ayinlerinde ılgından yararlanmışlardır. 
  • Mezopotamya’da kültsel amaçlı büyülerin yapılışında yer almıştır.   
  • Babillilerin Tammuz’a yaktıkları ağıtlarda adı geçen ağaç, 
  • Yeni Asur Dönemi’nde bir kötülüğü kovmak, uğursuzluğu defetmek amacıyla yapılan ayinlerde istifade edilendir.
  • Mezopotamya’da görülen düşlerde ölümü ifade ederken; tabutların, şabtîlerin, binaların yapımında yararlanıldığı, yakıt olarak kullanıldığı 
  • Mısır’da Osiris’le dolayısıyla ölümle ve yeniden dünyaya gelişle özdeşleşmiştir. 
  • Yunan mitolojisinde ise ölümden kaçışın ağacı olmuştur. 
  • Rüstem, vücudunu kılıç, balta kesmez, ok işlemez İsfendiyar'ı ılgın ağacından yaptığı ok ile öldürür.
  • Tevrat’ta İbrahim Peygamber’in elleriyle diktiği, Kral Saul’ün gölgesinde oturduğu, altına gömüldüğü ılgın, 
  • Kur’ân-ı Kerîm’de Sebe halkına gönderilen bir ceza sonrasında onların topraklarını bürüyendir. 
  • Kıssaya göre Habil’in kanının döküldüğü yerde bir lanet belirtisi olarak çıkandır. 
  • Bir başka kıssada ise asa olarak kullanıldığında yoksulluk getirendir. 

Bu biçimde dinî, söylencesel bazı anlamlar kazanıp görevler üstlenen ılgın ağacı, ayrıca bir savaş aleti olarak da kullanılmıştır. Sümerlilerden, Hitilerden nice sonraları da tıptaki yerini korumuştur. 

"Yılgun agacından ol bir oh düzer
Birgün ol nâ-geh anı pertâb ider"

(Yılgın ağacından öyle bir ah çıkarır ki,
Bir gün ansızın onu darmadağın eder)

Bu da benden çıkan:

Bir Y/Ilgın Ağacı'nın zikrine say Rabbim dualarımı
Mayıs geldi gidiyor, ben de çiçek açayım.

2. Ana

Yemek yaptığım zaman genelde iki günlük yapıyorum ki, her gün yemekle uğraşmayayım. Evvelki gün erişteyi de iki günlük yapmıştım. Ama acıkmışım, bir tabak yetmedi, üzerine yarım tabak daha yedim. Dün akşam eve gelip, tencereyi görünce hatırladım, kalan erişteyle doymayacağımı. 

İşte tam o an; belki 20, belki 30 yıl önce okuduğum Pearl Buck'ın Ana romanındaki bir cümle aklıma geldi. Kocakarı gelini olan Ana'ya diyordu: "Erkek kısmı acıktı mı, erişteye bir yumurta kırarsın." Güldüm kendi kendime, hafıza dedim ne uçsuz bucaksız bir şey. İyi ki her şeyi hatırlamıyoruz. 

Hemen tavaya iki yumurta kırıp, ısıttığım erişteyle karıştırıp yedim. Sonra da üşenmeyip kitaptan o bölümü arayıp buldum. Hatırladığım doğruymuş ama eksikmiş. Erişte değil, şehriye diyormuş. Çayımı içerken, "Bu yaşta o kadar olur, yine de fena sayılmazsın" dedim. Kendi kendime. 

Meraklısına :

Pearl Buck'ın Ana romanı Nobel almasının ötesinde, benim sevdiğim kitaplar arasında rahatlıkla ilk 10'a girer. Bir hikaye ne kadar duru ve gerçek anlatılabilirse, o kadar duru ve gerçek. Zaten kendisinin meşhur bir sözü var: "Gerçek her zaman heyecan vericidir. Gerçek olmadan hayat sıkıcıdır." diyor. 

Eğer yazar olsaydım, onun gibi yazmayı isterdim. Bir de, The Good Earth romanı vardır. Bu romanı da ödüllü. 1937'de filme çekilmiştir. Bulabilirseniz onu da izleyin derim. Keşke restore etseler, tam bir klasik. 


Pearl Buck - Ana

"Ana kendini elindeki işe vermiş, ocağa azar azar saz atıyordu. Ateşin ışığı yüzüne vurmuştu. Güçlülüğü gösteren ahlakça bir yüzdü bu; dolgun dudaklıydı; teni güneşten, rüzgardan iyice yağızlaşmış, iyice esmerleşmişti. Kara gözleri ocağın ateşinde ışıl ışıldı; kaşlarının altından dümdüz bakan duru duru gözler. Güzel değil ama. ateşli, iyi bir yüzdü bu. Bakınca, "İşte çabuk kızan bir kadın" derdiniz. "Ama kocasına, çocuklara karşı sıcak kanlı. Çatısının altındaki acuzeye de iyi bakıyor."  

Kocakarı habire konuşmaktaydı. Oğluyla gelini tarlada çalışmak zorunda oldukları için bütün gün iki çocuk evde yalnızdı. Bu yüzden de akşam oldu mu, çok sevdiği gelinine söyleyecekleri bitmek bilmezdi. İhtiyar, hırıltılı sesi bir türlü kesilmiyor. sözlerine arasıra, ocaktan tüten duman yüzünden öksürdükçe biraz ara veriyordu: 

- "Eskiden beri söylerim. erkek kısmının karnı acıktı mı, hele benim oğul gibi genç. gürbüz bir adam, şehriyenin içine bir yumurta kırarsın ... "  

Sonra, ihtiyar ses biraz daha yükseldi ... Ocak yakan analarının omzuna asılmış duran iki çocuğun sızıldanmasıyla başa çıkmak ister gibi ...  

Fakat ana, durgun, sakin bir yüzle, ara vermeden işine devam etmekteydi. Çocuklarının, oğluyla kızının vızıltısını ve o susmak bilmeyen kocamış sesi hiç duymazmış gibi serinkanlı duruyordu ana. Yine de içinden: "Biraz geç kaldım bu akşam" diye düşünüyordu.

Baharın toprak işi çok olurdu. O da en son fasulye sırasını da ekip bitirmek için geç kalmıştı. Bu ılık günler, bu çiğ dolu, yumuşak, nemli geceler ... Bunlardan elden geldiğince yararlanmak gerek, diye ana en son fasulye sırasının karığını da toprakla örtmüş, öyle gelmişti. Hemen daha bu geceden, o kupkuru fasulye tanelerinin içinde hayat kımıldaşmaya başlardı gayri. Bu düşünce bir huzur verdi anaya. Evet, ektikleri tarlaların nemli, ılık toprağı için için gizli bir hayatla kaynaşmaya başlayacaktı bu gece. Erkeği hala orda çalışıyor, karıkların toprağını çıplak ayaklarıyla sıkı sıkı bastırıyordu. Tarlaların ötesinden çocukların kendini çağıran sesi gelince ana erkeğini bırakmış, aceleyle eve dönmüştü." 
Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu