24 Mayıs 2026 Pazar

7. Bana akıl verme bana nezaket ver

Geçen hafta çok çok sevdiğim bir dostuma neredeyse Kemal Hoca'nın söylediklerinin aynısını söyledim. "Lütfen" dedim "Lütfen bana akıl verme. Bana yardımcı olmaya çalışma. Beni anla, beni hisset, benimle yürü. Yoldaşım ol. Nazik ol. İnsanı sadece doğrular, yanlışlar, sorumluluklar, istekler olarak sınırlandıramazsın. Hem Ataullah İskenderi dememiş mi:

"Nice ibadet ve itaat edenler vardır ki, bencillikleri yüzün­den helak olmuşlardır.
Nice günahkarlar da vardır ki, kalplerinin kırık olması af­fedilmelerini sağlamıştır."

O güzel konuşma:



(Geçen hafta yaptığım bir konuşmanın özeti)

Nezaket, büyük jestlerin değil küçük anların dilidir. Karşılık beklemeden yapılan bir iyilik, geçerken söylenen bir “kolay gelsin”, yorgun bir yüze verilen bir tebessüm… Bunlar hayatın kenarlarına iliştirilen küçük ışıklar. İnsan benliğini bir an için geri çekebilmek, kendi ihtiyacını erteleyip başkasının varlığını fark edebilmek, işte bu sıradan görünen eylem, aslında insanın ulaşabileceği en derin olgunluklardan biri. İyiliğe dair söylenen hiçbir söz, gösterilen hiçbir ince davranış boşa gitmez; bir yerden mutlaka yankı verir, toprağa düşen her tohum gibi er ya da geç filiz verir. Nezaketi zayıflık sayanlar yanılıyor; çünkü yumuşak kalmak, özellikle de sertliğin ödüllendirildiği bir dünyada, belki de en büyük cesarettir.

Oysa bugün dünya giderek daha gürültülü, daha aceleci, daha sert bir yer hâline geliyor. İnsanlar birbirine hiç olmadığı kadar hızlı ulaşıyor ama birbirinin ruhuna hiç olmadığı kadar geç varıyor. Ekranlar aracılığıyla sürekli bağlantıda olan bu nesil, belki de tarihin en yalnız neslidir. Teknoloji hayatlarımızı alt üst etti; artık gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar var. Oysa katıksız dikkat, bir insana gösterebileceğimiz en büyük ihtimam olabilir; fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, nihayetinde insan yüzüdür. Modern hayat bize kendimizi göstermeyi öğretti, ama birbirimizi görmeyi öğretemedi. Bu yüzden çağımızın krizi yalnızca ekonomik ya da siyasi değil — özünde derin bir duygusal yoksullaşmadır.

Korku arttığında nezaket azalır. Başarısız olma, dışlanma, geride kalma korkusuyla büzülen insan savunmaya çekilir; savunmaya çekilince de karşısındakini tam olarak göremez. İçimizde korkunun tohumları da durur, merhamet ve nezaketin tohumları da — hangisine su verirsek o büyür, neyin yeşereceği her zaman bizim seçimimizdir. Belki de çağımızın en sessiz trajedisi şudur: İnsanlar başkalarına şefkat göstermeden önce kendilerine karşı şefkatlerini yitirdiler. İçimizde bizi durmaksızın yargılayan, yetersiz bulan, acele ettiren bir ses var. O ses sustukça, ya da en azından yumuşadıkça, insan hem kendine hem de dünyaya daha nazik bakabilir hâle geliyor.

Nezaket sözle değil, atmosferle öğrenilir. Bir evin duygusal iklimi, bir sınıfın sessiz dili, bir kurumun görünmez havası bunlar insanı şekillendirir. Çocuklarımıza şefkati ve merhameti öğretmek, onlara ötekinin de ilgiyi, iyiliği ve adaleti hak ettiğini kavratmak belki en kalıcı mirastır. Hata yaptığında aşağılanmayan çocuk, duyguları küçümsenmeden büyüyen genç, anlaşıldığında iyileştiğini keşfeden insan  şefkati bu yolla içselleştirir. Zekâ merhametten ayrıldığında kolaylıkla manipülasyona dönüşebilir; eğitimin asıl amacı yalnızca başarılı değil, vicdanlı insanlar yetiştirmektir.

Gerçek nezaket pasiflik değildir. Dikkat ister, sabır ister, insanın kendi egosunu biraz geri çekebilmesini ister. Merhametin eli çoğu zaman aklın aritmetiğinden hızlıdır : Hesap yapmadan, beklenti gütmeden uzanır. Merhamet kol gezdiğinde insan insana yurt olur, sığınak olur. Bir insanı acele etmeden dinleyebilmek, sözünü kesmeden yanında durabilmek… bunlar küçük şeyler gibi görünür ama ruhsal olarak  çok anlamlıdır. Çünkü insan bazen yalnızca anlaşılmakla iyileşir. Ve nezaket bulaşıcıdır: Bir insanın sakinliği başkasının gerginliğini azaltabilir, bir insanın yumuşaklığı başkasının sertliğini çözebilir.

Merhamet hâlâ insanın en kadim ve en derin kapasitesidir. Dünyanın tüm çirkinliklerini tek başına yenemeyiz ama dünyanın, bizim yapabildiğimiz kadar olan o iyiliğe ve güzelliğe her zaman ihtiyacı vardır. Günün hesabını topladığımız hasatla değil, ektiğimiz tohumla yapmak gerekir. Nezaket bize şunu hatırlatır: Karşımızdaki insan yalnızca bir işlev değildir, bir hayatı vardır, bir hikâyesi vardır. İyilik dünyayı bir anda değiştirmeyebilir ama bir insanın dünyasını değiştirebilir. Ve bazen bir insanın dünyası değiştiğinde, dünya da yavaş yavaş değişmeye başlar.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

6. İnsan olmak kırılganlıktır

Üç dört hafta önce arkadaşlarla risk almakla ilgili konuşurken, içlerinden birisi benim hakkımda diğerine dedi ki: "Ne kaybedebilir ki? Kaybedecek neyi kalmış? Söyle, say. Kaybedecek neyi kalmış?"

Bir düşündüm o an, adam doğru söylüyor. Ama kaybettiklerim içerisinde beni en çok üzen; sevdiğim insanlara duyduğum güven. Daha ötesi var mı bilmiyorum. 

Yakın bir arkadaşımla da paylaştım bunu. "İnsanların" dedim, "işi gücü polim yapmak olmuş, rol kesmek olmuş. İyiniyetle veya değil önemli değil, sürekli hesap kitap dönüyor kafalarında. Halbuki ne gerek var, neyse mertçe söyle derdini. Neden sana olan güvenimi yakıyorsun ki? Ben biraz saf olduğum için o an anlayamıyorum. Sonradan anlıyorum. Çok zoruma gidiyor, çok kırılıyorum." dedim.

Bir süredir evden çıkmıyorum, bayram bitene kadar da ekmek, sigara almak ve Cuma'ya gitmek dışında çıkmayı düşünmüyorum. "Film izlerim" diyorum.

Charly - 1968



YZ'ye yazdırdım:

Yönetmen: Ralph Nelson
Uyarlama kaynağı: Flowers for Algernon
Yıl: 1968
Tür: Psikolojik drama / Bilim Kurgu / Romantik trajedi
 
Charly, ilk bakışta bir bilimkurgu filmi gibi görünür: “Zihinsel engelli bir adamın deneysel ameliyatla dahiye dönüşmesi” Ama filmin asıl meselesi bilim değil, insan olmanın anlamı üzerinedir. Bize şu soruyu sorar: "Daha zeki olmak, daha mutlu olmak mıdır?" Daha sert sorusu ise : "İnsanlar seni gerçekten sen olduğun için mi sever, yoksa sana yükledikleri değer için mi?"

Bu yüzden film, bilim kurgu görünümünde bir varoluş trajedisidir.

Charly; zihinsel gelişim geriliği yaşayan, çocuk gibi saf, iyi kalpli, çalışkan, toplum tarafından küçümsenen bir adamdır. Bir fırında çalışır. Çevresindeki insanlar ona “arkadaş” gibi davranır ama aslında çoğu zaman onunla alay ederler. Bilim insanları onu deneysel bir beyin operasyonuna seçer. Daha önce bu deney bir fare üzerinde başarıyla uygulanmıştır.

Ameliyat sonrası Charly; hızla öğrenmeye başlar, olağanüstü zeka geliştirir, entelektüel sıçrama yaşar, sosyal gerçekliği fark eder,aşkı farklı biçimde deneyimler. Ama sonra korkunç gerçeği keşfeder: Üzerinde deney yapılan fare gerilemeye başlamıştır. Bu da kendi sonunun habercisidir.

Charly zeka kazandıkça şunu fark eder: İnsanlar ona iyi davranmıyordu, onunla eğleniyorlardı. Bu sahneler filmin en acı verici bölümleridir. Bilinç arttıkça acı da artar. Dostoyevskivari bir acı. Bilmek, çoğu zaman yaralanmaktır.

Alice, Charly’ye gerçekten insan gibi yaklaşan, öğreten, şefkatli, anlayışlı biridir. Ama trajedi burada başlar. Çünkü Charly değiştikçe, ilişki de değişir. Başta korunmaya muhtaç olan adam, giderek duygusal olarak erişilemez birine dönüşür.Ve sonunda tekrar kaybolur. Aşk var olur ama sürdürülemez. Charly artık kimseyle bağ kuramaz. İnsanlara yabancılaşır. Duygusal teması kaybeder. Ve en önemlisi kendi trajedisini önceden görür. 

Film ilerledikçe Charly, çocukluk anılarını geri kazanır. Zeka arttıkça bastırılmış travmalar geri gelir. Kendisini yeniden tanımak zorunda kalır. Bunu farkedince aklımıza şu soru gelir: "Bu operasyon, sadece beyinsel değil, aslında psikanalitik bir kazıdır. Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?"

Trajedinin merkezi şudur: Charly sonunu bilir ama buna engel olamaz. Bu sıradan ölüm korkusu değildir. Bu zihinsel yok oluşu bilinçli izleme korkusudur. Sanki kendi karanlığına uyanık şekilde düşmek gibi. Filmin gerçek dehşeti budur.

Filmin sonunda Charly zekasını kaybeder. Eski haline geri döner. Ama artık tam olarak aynı kişi değildir. Seyirci bilir. Alice bilir. Bu yüzden final ölümden daha acıdır. Çünkü fiziksel olarak hayatta olan, aslında bir kayıptır.

Filmin yapıldığı 1968, bilimsel ilerleme coşkusu, insan zihnini “geliştirme” arzusu, psikoloji ve nörobilimin yükselişinin yaşandığı bir zamandı. Film bu iyimserliğe karşı karanlık bir cevap verir: İnsan zihni bir makine değildir. Ve insan ruhu laboratuvar nesnesi değildir. Bu yüzden film dönemine göre çok ileri bir eleştiridir.

Charly sadece hüzünlü bir film değildir. Bu film, bilginin trajedisi üzerine kuruludur. Bize şunu söyler: 

"Zeka yetmez, aşk yetmez, başarı yetmez. İnsan olmak kırılganlıktır. Ve bazen en büyük trajedi, gerçeği anlayacak kadar akıllı olmaktır."

5. Aylık 121 dinleyici

 


Seslendim sana 
Çağırdım seni
Yordum seni
Gözledim
Sıktım da ters yüz ettim
Korudum iyice
Üstüme giydim seni
Özledim
Çağrıldım gördün mü
Gizledim seni
Gizlice başıma kıldım 
Suya kandırdım
Doyurdu seni
Toprağa gömdüm
Süzdüm
Süzdüm de biricik kıldım seni

Seslendim Sana 
Bahadır Dilbaz (1968 – 2026)

22 Mayıs 2026 Cuma

4. Çivi/Çivi

 

The Fallen Idol - 1948

Zihnim o kadar yoğun ki, ancak bir İngiliz entrikası ile dağıtabilirim.

21 Mayıs 2026 Perşembe

3. Y/Ilgın Ağacı

 Ölüm ve Şifa: 14-15. Yüzyıl Manzum Eserlerinde Ilgın Ağacı... : 


  • Sümerliler bu ağacı, arınma, koruma-sağaltma ayinlerinde, put yapımında kullanmışlardır. 
  • Hititler hastaları iyileştirmek için icra ettikleri ritüellerinde, yaptıkları ilaçlarda ve doğum ayinlerinde ılgından yararlanmışlardır. 
  • Mezopotamya’da kültsel amaçlı büyülerin yapılışında yer almıştır.   
  • Babillilerin Tammuz’a yaktıkları ağıtlarda adı geçen ağaç, 
  • Yeni Asur Dönemi’nde bir kötülüğü kovmak, uğursuzluğu defetmek amacıyla yapılan ayinlerde istifade edilendir.
  • Mezopotamya’da görülen düşlerde ölümü ifade ederken; tabutların, şabtîlerin, binaların yapımında yararlanıldığı, yakıt olarak kullanıldığı 
  • Mısır’da Osiris’le dolayısıyla ölümle ve yeniden dünyaya gelişle özdeşleşmiştir. 
  • Yunan mitolojisinde ise ölümden kaçışın ağacı olmuştur. 
  • Rüstem, vücudunu kılıç, balta kesmez, ok işlemez İsfendiyar'ı ılgın ağacından yaptığı ok ile öldürür.
  • Tevrat’ta İbrahim Peygamber’in elleriyle diktiği, Kral Saul’ün gölgesinde oturduğu, altına gömüldüğü ılgın, 
  • Kur’ân-ı Kerîm’de Sebe halkına gönderilen bir ceza sonrasında onların topraklarını bürüyendir. 
  • Kıssaya göre Habil’in kanının döküldüğü yerde bir lanet belirtisi olarak çıkandır. 
  • Bir başka kıssada ise asa olarak kullanıldığında yoksulluk getirendir. 

Bu biçimde dinî, söylencesel bazı anlamlar kazanıp görevler üstlenen ılgın ağacı, ayrıca bir savaş aleti olarak da kullanılmıştır. Sümerlilerden, Hitilerden nice sonraları da tıptaki yerini korumuştur. 

"Yılgun agacından ol bir oh düzer
Birgün ol nâ-geh anı pertâb ider"

(Yılgın ağacından öyle bir ah çıkarır ki,
Bir gün ansızın onu darmadağın eder)

Bu da benden çıkan:

Bir Y/Ilgın Ağacı'nın zikrine say Rabbim dualarımı
Mayıs geldi gidiyor, ben de çiçek açayım.

2. Ana

Yemek yaptığım zaman genelde iki günlük yapıyorum ki, her gün yemekle uğraşmayayım. Evvelki gün erişteyi de iki günlük yapmıştım. Ama acıkmışım, bir tabak yetmedi, üzerine yarım tabak daha yedim. Dün akşam eve gelip, tencereyi görünce hatırladım, kalan erişteyle doymayacağımı. 

İşte tam o an; belki 20, belki 30 yıl önce okuduğum Pearl Buck'ın Ana romanındaki bir cümle aklıma geldi. Kocakarı gelini olan Ana'ya diyordu: "Erkek kısmı acıktı mı, erişteye bir yumurta kırarsın." Güldüm kendi kendime, hafıza dedim ne uçsuz bucaksız bir şey. İyi ki her şeyi hatırlamıyoruz. 

Hemen tavaya iki yumurta kırıp, ısıttığım erişteyle karıştırıp yedim. Sonra da üşenmeyip kitaptan o bölümü arayıp buldum. Hatırladığım doğruymuş ama eksikmiş. Erişte değil, şehriye diyormuş. Çayımı içerken, "Bu yaşta o kadar olur, yine de fena sayılmazsın" dedim. Kendi kendime. 

Meraklısına :

Pearl Buck'ın Ana romanı Nobel almasının ötesinde, benim sevdiğim kitaplar arasında rahatlıkla ilk 10'a girer. Bir hikaye ne kadar duru ve gerçek anlatılabilirse, o kadar duru ve gerçek. Zaten kendisinin meşhur bir sözü var: "Gerçek her zaman heyecan vericidir. Gerçek olmadan hayat sıkıcıdır." diyor. 

Eğer yazar olsaydım, onun gibi yazmayı isterdim. Bir de, The Good Earth romanı vardır. Bu romanı da ödüllü. 1937'de filme çekilmiştir. Bulabilirseniz onu da izleyin derim. Keşke restore etseler, tam bir klasik. 


Pearl Buck - Ana

"Ana kendini elindeki işe vermiş, ocağa azar azar saz atıyordu. Ateşin ışığı yüzüne vurmuştu. Güçlülüğü gösteren ahlakça bir yüzdü bu; dolgun dudaklıydı; teni güneşten, rüzgardan iyice yağızlaşmış, iyice esmerleşmişti. Kara gözleri ocağın ateşinde ışıl ışıldı; kaşlarının altından dümdüz bakan duru duru gözler. Güzel değil ama. ateşli, iyi bir yüzdü bu. Bakınca, "İşte çabuk kızan bir kadın" derdiniz. "Ama kocasına, çocuklara karşı sıcak kanlı. Çatısının altındaki acuzeye de iyi bakıyor."  

Kocakarı habire konuşmaktaydı. Oğluyla gelini tarlada çalışmak zorunda oldukları için bütün gün iki çocuk evde yalnızdı. Bu yüzden de akşam oldu mu, çok sevdiği gelinine söyleyecekleri bitmek bilmezdi. İhtiyar, hırıltılı sesi bir türlü kesilmiyor. sözlerine arasıra, ocaktan tüten duman yüzünden öksürdükçe biraz ara veriyordu: 

- "Eskiden beri söylerim. erkek kısmının karnı acıktı mı, hele benim oğul gibi genç. gürbüz bir adam, şehriyenin içine bir yumurta kırarsın ... "  

Sonra, ihtiyar ses biraz daha yükseldi ... Ocak yakan analarının omzuna asılmış duran iki çocuğun sızıldanmasıyla başa çıkmak ister gibi ...  

Fakat ana, durgun, sakin bir yüzle, ara vermeden işine devam etmekteydi. Çocuklarının, oğluyla kızının vızıltısını ve o susmak bilmeyen kocamış sesi hiç duymazmış gibi serinkanlı duruyordu ana. Yine de içinden: "Biraz geç kaldım bu akşam" diye düşünüyordu.

Baharın toprak işi çok olurdu. O da en son fasulye sırasını da ekip bitirmek için geç kalmıştı. Bu ılık günler, bu çiğ dolu, yumuşak, nemli geceler ... Bunlardan elden geldiğince yararlanmak gerek, diye ana en son fasulye sırasının karığını da toprakla örtmüş, öyle gelmişti. Hemen daha bu geceden, o kupkuru fasulye tanelerinin içinde hayat kımıldaşmaya başlardı gayri. Bu düşünce bir huzur verdi anaya. Evet, ektikleri tarlaların nemli, ılık toprağı için için gizli bir hayatla kaynaşmaya başlayacaktı bu gece. Erkeği hala orda çalışıyor, karıkların toprağını çıplak ayaklarıyla sıkı sıkı bastırıyordu. Tarlaların ötesinden çocukların kendini çağıran sesi gelince ana erkeğini bırakmış, aceleyle eve dönmüştü." 

20 Mayıs 2026 Çarşamba

1. Narh

"Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine" demiş ya şair; benimkisi de öyle oldu. Her şey normaldi aslında. Sadece türkü dinliyordum. Sonra adam dedi ki:

"Bülbül kaça aldın gülün narhını"

İlk önce insanın aklına "Bülbül, gülün kilosunu kaça aldın?" dediği geliyor. Anlamsız tabi. 

Sonradan fark ettim ki; 

"Bülbül, o gülün sevgisini kazanmak için hangi bedeli ödedin? Başına neler geldi? " demek istiyor. 

Bi sigara yaktım. 


Cengiz Özkan - Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını


0. Duman

 



Evvel zaman içinde 
erkekler, kadınlar 
ve (gizlice) çocuklar 
sigara içerlermiş. 

"Bir ateş ister misiniz?"
"Teşekkürler" diyor öbürü
"Siz burdan bir tane almaz mısınız?" diye 
paketini uzatıyor yanındaki. 

Sigara içerken dünyayla ilgili görüşlerimizi paylaştık. 
Yolculuklarımızı anlattık. 
Sınıf mücadelesini tartıştık.
Düşlerimizi değiş tokuş ettik. 
Bir çeşit dostluk oluştu.

Trenlerde hatta uçaklarda sigara içtik. 
Tenis maçları arasında sigara içer olduk. 
Lokantalarda sigara içtik.
Kül tablaları bir çeşit konukseverlik araçlarıydı.

Sonra,
Bir şey oldu 
ve her şey değişti.

Sigara içmenin ölümcül olduğu ilan edildi. 
Sigara içmek toplumsal bir tehdide dönüştü.
Sigara içenler kasıtsız katil sayıldı. 
Çocuklar dahil herkesin bir tehlike altında olduğu söylendi. 
Buna karşı bir şeytanlaştırma kampanyası başlatıldı. 
Sigara içmek tek kişilik bir sapıklığa dönüştü. 

Bu arada,
Karbon gazı yüzünden gezegenin ısınması durmadan devam etti.
Volkswagen ürettikleri arabaların çıkardığı egzoz konusunda yalan söyledi. 

Bu arada,
sigarayı bırakamayan tiryakiler
 kapalı ve açık yerler kendilerine yasaklanınca,
benzer gizli köşelere sığınmışlar ve kendileri gibi
yasadışı insanlarla karşılaşıp mutlu olmuşlar. 

Bir sigara içmenin
Ve bir öykü anlatmanın tam zamanı...

Şimdi bunu uzunca bir öyküye dönüştürelim. 

Sonsöz:

Acaba ben bir düş mü gördüm,
yoksa bir zamanlar Edgar amcamın önerisiyle
İzlanda'ya mı gittim?
Yanılmıyorsam
başkent Reykjavik'te iki gün kaldım.

Reyjavik İzlanda dilinde
Duman Körfezi demek.

Bunun nedeni de 
kentin kurulduğu körfezin çevresindeki
çok sıcak gayzer kaynaklarından buhar tütmesi.

Reykjavik'te rastladığım bir adam
Kuzey Kutbundaki bir tundrada başından geçenleri anlattı. 
Oraya dört arkadaşı 
ve kızaklarını çekecek malamut köpekleriyle gitmişler. 

Yolculukları günlerce sürmüş,
geceleri de korkunç soğuk yüzünden
birbirlerine sokularak yatmışlar.
Yavaş yavaş zaman duygularını da yitirmişler,

Dünyada yalnız köpeklerin
ve buzların var olduğu kuşkusuna kapılmışlar.

Sonra bir sabah ufukta,
tundraların ötesinde
gökyüzüne bir duman sütununun yükseldiğini görmüşler.
Ve sevinçten uçmuşlar.
Bir insanlık belirtisiymiş bu.

Bu duman
oradaki göçebe bir Eskimo grubunun yaktığı
bir ateş olmalı diye düşünmüşler.
Eskimoların dilinde dumanın karşılığı
Puju, puyu ya da puyug'dur.