9 Temmuz 2026 Perşembe

81. Nihai karar

 

The Assessment (Seçilim) - 2024

İklim krizi ve kaynak yetersizliği nedeniyle çocuk sahibi olmak devlet kontrolüne bağlanır. Ebeveyn olmak isteyen bir çiftin evine yedi günlüğüne resmi bir değerlendirici yerleştirilir. Vereceği karar nihaidir.

80. Çok sevdiğim şiirler - 2

Tarz - Charles Bukowski

Tarz, her şeye cevaptır.

Sıkıcı veya tehlikeli bir şeye yaklaşmanın
yeni bir yoludur.
Sıkıcı bir şeyi tarzla yapmak,
tehlikeli bir şeyi tarzsız yapmaya yeğdir.

Tehlikeli bir şeyi tarzla yapmaya ise
sanat derim ben.

Boğa güreşi sanat olabilir.
Boks yapmak sanat olabilir.
Sevmek sanat olabilir.
Bir kutu sardalya açmak sanat olabilir.

Çoğunun bir tarzı yoktur.
Çoğu tarzını koruyamaz.
İnsanlardan daha tarz sahibi
köpekler gördüm.
Ki köpeklerin pek bir tarzı yoktur.
Kediler bolca tarz sahibidir.
Pompalı tüfekle beynini
bir duvara yapıştırdığında Hemingway
İşte bu bir tarzdı.

Ya da bazen insanlar
size tarz kazandırır.
Jeanne d'Arc, tarz sahibiydi.
Yahya. İsa. Sokrates. Sezar. Garcia Lorca.

Hapiste tarz sahibi insanlarla tanıştım.
Hapisteyken, dışarıdakinden daha fazla
tarz sahibi insanla tanıştım.

Tarz, farktır.

Bir şeyi yapmanın bir yolu,
bir şeyin yapılmasının bir yoludur.

Altı balıkçılın sessiz sedasız
su dolu bir havuzda durması
Ya da senin, çıplak, beni görmeksizin
banyodan çıkıp gitmendir.

📷Thomas Hoepker, 1978, Los Angeles

Her ne kadar 2. sıraya koymuş olsam da; açık ara en çok sevdiğim şiir budur. Hani Zeynep Merdan kitabında demişti ya; 

“Üslup ruhun, kalbin, zihnin öyle aynası ki üslubunu sevmediği insanı da sevemiyor insan. Üslup her şeyi sızdırıyor. Bilgeliği, iyiliği, riyayı, sahteliği, kibri, kötülüğü, art niyeti, sevgiyi her şeyi. İnsan birini sevmeye üslubundan başlıyor.” diye; o kadar haklı ki. 

Ama benim bu konuda ilave söylemek istediklerim var. 

Mesela bazen de; insanın tarzı değişiyor. İyi veya kötü hemhal olduğu insana benziyor. En çok da uzun süreli dostluklarda ve evliliklerde görüyorum bunu. Bir yerden sonra "aynı" oluyorlar. Üzüm üzüme baka baka kararıyor.

İlginç olan, -çok çok nadir durumlar dışında- iyi olan her zaman kötü olana benziyor. Çünkü "kötü" daha pragmatist, daha dünyevi, daha normatif, daha yapılandırılmış. Dolayısıyla daha güçlü, daha sözü geçen. 

Kalpler de "Bileşik Kaplar Yasası" na göre çalışıyor. Bir kalpteki "güçlü kötülük" , alttan bağlı olduğu diğer kalbin rengini de değiştiriyor. Gresham'ın dediği gibi her zaman, "kötü para iyi parayı kovuyor" Herkes bu değişime direnemiyor. İçindeki güzellik, o koyuluğu açmaya yetmiyor. Karşısındakinin rengine bürünüyor. 

Yüz, kalbin suyundan içiyor, testinin içinde ne varsa dışına o sızıyor ve ortaya bir insanın "tarzı" çıkıyor. Bukowski'nin "Ya da bazen insanlar size tarz kazandırır" dediği oluyor. 

Tarz konusundaki bir başka ilgimi çeken şey ise; ne kadar çirkin, yanlış, şerefsiz olsa da, insanlar "tarz sahibi" insanları seviyor. Bu yanlıştır, demiyor, diyemiyor. Bu da "Stockholm Sendromu" olsa gerek. İlginç. 

Sanırım insanın fıtratında güce tapınma var, siz ona sadece "insan olmasının haysiyeti"nden dolayı değer verdiğinizde, götü başı oynuyor, yetmiyor bir de sizi küçük görüyor. Çünkü içten içe bu değere layık olmadığını en çok kendisi biliyor. 

Bu tür durumlarda da Türkçemiz bize iki farklı küfür seçeneği sunuyor:

Ya o insanı hala muhatap kabul edip "Siktir git" demek,

Ya da muhatap kabul etmeyip, 3. tekil şahıs yerine koyarak, "Amını eşşek siksin" demek. 

Tercih sizin. 

Biraz küfürlü gibi oldu ama yapacak bir şey yok. Başka türlü nasıl anlatılır bilmiyorum. Belki de benim de tarzım budur. 

Unutmadan;

Bir de iyiler, güzeller, faydalılar var. Sayıca az olsalar da, özgül ağırlıkları yüksek olanlar. Turgut Uyar'ın dediği gibi, ben de "savaşçılar adına ellerinden öperim" onların. 

Sözün özü;

"Tarz, her şeye cevaptır."

79. Lubitsch Dokunuşu (*)

The Shop Around the Corner (Köşedeki Dükkan) - 1940

Azıcık gülmeye ihtiyacım vardı ve daha önce izlemediğim bir Lubitsch filmi açtım. 

Kaba dil, nezaketsizlik, sevgisizlik, bencillik, aptallık, zevksizlik ve görgüsüzlüğe maruz kalmaktan gacır gucur eden beyin motoruma yağ değişimi yapmış gibi iyi geldi. 

Öneririm.



Tüm zamanların en iyi romantik-komedilerinden birisi kabul ediliyor. Hele bir buluşma sahnesi var ki; "Amerikan sinemasındaki en iyi buluşma olabilir." diyorlar. Garsonun tespitleri efsane.



Filmin yönetmeni Ernst Lubitsch öldüğünde, cenaze töreni bitip, törene katılanlar ayrılırken yönetmen William Wyler, "Artık Lubitsch yok" der. 

Bunun üzerine bir başka Amerikalı yönetmen Billy Wilder ise "Daha kötüsü, artık Lubitsch filmi yok" der. 

"Bir insanı sevmek"le, "ondan sağladığımız faydayı sevme"nin ayrımına dair ne ilginç bir anekdot. 



(*) Lubitsch Dokunuşu : 

Yönetmen Ernst Lubitsch'in filmlerine has, çoğunlukla 1920'ler ile 1940'lar arasında Hollywood'da geliştirdiği kendine özgü anlatım tarzını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Terim, döneminde eleştirmenler tarafından ortaya atılmış, zamanla sinema tarihinde bir üslup kategorisi haline gelmiştir.

Temel Özellikleri

1. İma yoluyla anlatma

Lubitsch'in en belirgin özelliği, açık sözlü olmak yerine ima etmesidir. Özellikle cinsellik, aldatma, arzu gibi hassas konuları doğrudan göstermek yerine, sembolik bir görüntü, kapanan bir kapı, ustaca kurgulanmış bir kesme veya ikinci bir anlam taşıyan sıradan bir nesneyle anlatır. Örneğin bir kapının kapanması ya da bir ışığın sönmesi, izleyiciye perde arkasında ne olduğunu düşündürür.

2. Zarafet ve incelik

Karakterlerin en ahlaksız ya da skandal davranışları bile kaba biçimde değil, şık, esprili ve rafine bir üslupla sunulur. Kaba komedi yerine ironi tercih edilir.

3. İzleyiciye zeka payı bırakma

Lubitsch, izleyicinin zeki olduğuna güvenir ve her şeyi açıklamaz. Sahneler arasındaki boşlukları izleyicinin kendi hayal gücüyle doldurmasına izin verir, bu da "söylenmeyeni anlamak"tan doğan bir keyif yaratır.

4. Toplumsal ikiyüzlülükle dalga geçme

Filmleri genellikle üst sınıf Avrupa toplumunun görgü kuralları, evlilik dışı ilişkiler, yalanlar ve toplumsal maskeler üzerinden ironik bir eleştiri sunar.

5. Görsel espri 

Sözlü diyalogdan çok, kamera hareketi, montaj ve mizansen yoluyla kurulan görsel şakalar öne çıkar, bu da sessiz sinema geleneğinden gelen bir mirastır.

Neden Önemli?

Bu tarz, Hollywood'un Hays Code (Sansür Kanunu) döneminde bile cüretkar temaları ustaca işleyebilmenin bir yolu oldu. Lubitsch, sansürün doğrudan gösterilmesini yasakladığı şeyleri, ima ve zarafetle "gösterilmeden anlatma" sanatına dönüştürdü. Bu yüzden "Lubitsch dokunuşu", hem bir estetik hem de bir zeka göstergesi olarak sinema tarihinde efsaneleşti.

Birçok yönetmen bu tarzdan etkilenmiştir. Hatta Billy Wilder'ın masasında "Lubitsch olsa ne yapardı?" (What would Lubitsch do?) yazan bir levha bulunduğu anlatılır.

3 Temmuz 2026 Cuma

78. Çok sevdiğim şiirler - 1

İki Dünyanın Arasında Bir Söz Sihirbazı: Flavien Ranaivo


1914 yılında Madagaskar'da doğan Flavien Ranaivo, hayatı boyunca iki farklı dünya arasında yaşadı: Evinde soluduğu saf Madagaskar kültürü ve okulda öğrendiği kurallı Fransızca. Genç yaşta memurluk ve gazetecilik yaptı ancak onun asıl derdi kelimelerleydi.

O dönem Madagaskar edebiyatı büyük bir trajedi yaşıyordu. Ranaivo'nun hayran olduğu öncüsü şair Rabéarivelo, sömürge baskısına dayanamayıp intihar etmişti. Bu ölüm genç Flavien'i karanlığa itmek yerine ona bir kırılma yaşattı: Sömürgecinin diliyle kendi halkının neşesini dünyaya haykıracaktı.

Fransız eleştirmen Jean Paulhan'ın araştırmalarından ilham alarak, Madagaskar köylerinde yüzyıllardır yaşayan geleneksel atışma sanatı "Hain-teny"yi modern şiire taşıdı. 1947'de ilk kitabı çıktığında Paris sanat çevreleri şoke oldu. Herkes sömürgelerden gelen bir yazardan ağır ve kusursuz bir Fransızca beklerken, Ranaivo karşılarına sokak dilini ve yerel argoyu pervasızca kullanan bir deha olarak çıktı. Senegal'in efsanevi lideri ve şairi Senghor, onun bu "Fransızcayı Madagaskarlaştıran" tarzına hayran kaldı.

1960’ta Madagaskar bağımsızlığını kazandığında o, radikal siyasi kavgalara girmek yerine Kültür Bakanlığı'ndaki görevine odaklandı. Tek bir amacı vardı; köylerde kaybolmakta olan sözlü kültür mirasını ülkesinin resmi hafızasına kazımak. Ömrünün son yıllarını Fransa’nın sakin ve soğuk şehri Troyes'da geçiren şair, 1999 yılında 85 yaşında aramızdan ayrıldı.

"Beni Bir Yastık Gibi Sevme" Şiirinin Hikayesi

Ranaivo'nun dünya çapında en çok bilinen ve antolojilere giren şiiri "Love Song" (Aşk Şarkısı), aslında geleneksel Madagaskar köylerinde aşıkların birbirine kur yaparken söylediği bir köy tekerlemesinden devşirilmiştir. Paris’teki entelektüel salonlarda "Beni biber gibi sevme, karnımı çok yakar" veya "Beni yastık gibi sevme, sadece uykuda buluşuruz" dizeleri okunduğunda, Avrupalı eleştirmenler bu primitif ama sarsıcı metaforların zekasına hayran kalmış, Ranaivo ise bu durumu "Ben sadece ninelerimizin tarlada söylediği sözleri temize çektim" diyerek alçakgönüllülükle açıklamıştır.

Sıradan Bir Aşığın Türküsü

Beni sevme, tatlım,
gölgen gibi,
gölgeler silinir akşamları,
güneş doğana kadar
uyanık kalmasını isteyemem,

karabiber gibi de sevme;
biber mideyi yakar,
acıkınca isteyemem,

yastığın gibi de sevme;
gündüz bir araya gelemeyiz,
buluşuruz ancak uyku saatlerinde

pirinç gibi de sevme·,
bir kere yendi mi
akla gelmez bir daha,

sessiz konuşmalar gibi de sevme;
tatlıdır bal ama
herkes bilir tadını,

beni güzel bir düş gibi sev;
sen gecede yaşarsın,
benim umudum günde,

beni sev,
birazcık para gibi
yanında bulundurduğun,

yolculuğun boyunca
yanında giden bir yoldaş gibi

koca bir su kabağı gibi
içinde su biriktirilen,

çaldığım gitar gibi
müzik parçası gibi

beni sev.

Flavien Ranaivo


77. Hvaldimir : Evcilleştirilemeyen ama insan sıcaklığı arayan Beyaz Balina

 


Hvaldimir, ilk kez 2019 yılında Norveç kıyılarında üzerinde kameralı bir koşum takımıyla keşfedilen ve Rus askeri üssünden kaçtığı düşünülen dünyaca ünlü Beluga (beyaz) balinasıdır.

Onu farklı kılan en büyük özellik, esaret altında eğitildiği için vahşi doğaya uyum sağlayamaması, ancak özgür bırakıldıktan sonra da sürekli insan sıcaklığı, sevgisi ve ilgisi arayışında olmasıdır. İsmi, Norveççe balina anlamına gelen "hval" ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in adı olan "Vladimir" kelimelerinin birleşimidir.

Hvaldimir'in İnsan Sevgisi ve Unutulmaz AnlarıVahşi doğada kendi türüyle bağ kuramayan Hvaldimir, yaşamı boyunca Norveç ve İsveç kıyılarındaki limanları gezerek insanlarla dostluk kurdu. 

Sosyal medyada milyonlarca kez izlenen en ikonik davranışları şunlardı:

Telefon ve Kamera Kurtarma: Denize cep telefonunu düşüren bir kadına telefonunu ağzıyla taşıyarak geri getirdi ve kano yapan bir sporcunun düşen GoPro kamerasını deniz tabanından çıkarıp teslim etti.

Oyun Merakı: İnsanların attığı ragbi toplarını yakalayıp geri getiriyor, su altı dronlarıyla oynuyor ve tekneleri takip ediyordu.

Şefkat Arayışı: Kendini sevdirmekten çok hoşlanıyor, el işaretlerine tepki veriyor ve çenesinin altının okşanmasına izin veriyordu.

Trajik Sonu

Ağustos 2024'te Norveç'in güneybatı kıyısındaki Risavika Körfezi'nde malesef ölü bulundu. İlk etapta vücudundaki delikler nedeniyle vurulduğu iddia edilse de yapılan resmi otopsi çalışmalarında ateşli silah yaralanmasına rastlanmadı. Yetkililer, ölüm nedeninin ağzına saplanan bir sopa nedeniyle oluşan bakteriyel enfeksiyon olduğunu açıkladı.

Hvaldimir'in hikayesi hakkında daha derinlemesine bilgi edinmek ister misiniz?  

76. Yekaterina Nikolaevna Golubeva

Sinema tarihinde bazı isimler, sadece birer oyuncu olmanın ötesine geçerek, yönetmenlerin vizyonlarını inşa ettikleri birer "yansıtıcı yüzey", hatta bazen o vizyonun ana ilham kaynağı haline gelirler. Yekaterina Golubeva, şüphesiz bu kategorinin en çarpıcı ve hüzünlü örneklerinden biridir. Onun sineması, hayatındaki güçlü, vizyoner ve genellikle "zor" erkek yönetmenlerle olan ilişkileri üzerinden değil, bu ilişkilerin onun sanatsal varoluşunda yarattığı o benzersiz boşluğu ve derinliği keşfetmek üzerine kuruludur.

Šarūnas Bartas: Sessizliğin İnşası


Golubeva’nın sinematik kimliğinin temeli, hayat arkadaşı ve yönetmen Šarūnas Bartas ile atıldı. Bartas ile evliliği, Golubeva'nın kariyerinin ilk evresini neredeyse tamamen belirledi. The Corridor (1994) ve Few of Us (1996) gibi filmlerde yine onun kadrosunda yer aldı; hatta The House (1997) filminin senaryosunu birlikte kaleme aldılar. Bu dönemde Golubeva, kendi sesinden çok Bartas'ın kamerasının onu sessiz, dolaşan, kayıp bir figür olarak nasıl gördüğü üzerinden var oluyordu. Ama bu birliktelik aynı zamanda ona uluslararası sanat sineması dünyasının kapılarını araladı. Evlilikleri sona erip Paris'e taşındığında, geride bıraktığı şey sadece bir eş değil, kendisini bir yönetmenin vizyonu üzerinden tanıyan bir sinema kimliğiydi de.

Litvanyalı yönetmenin o uçsuz bucaksız, neredeyse hiç konuşmanın olmadığı, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini anlatan filmleri (Three Days, The Corridor, Few of Us), Golubeva’nın oyunculuk tarzını belirledi. Bartas’ın dünyasında Yekaterina, bir oyuncudan ziyade bir "doğa parçası" gibiydi. Ancak bu birliktelik, Golubeva’nın hem özel hayatında hem de sanatında, kendini tamamen o atmosferin ağırlığına teslim etmesini gerektiriyordu. O, Bartas’ın kadrajındaki o tekinsiz sessizliği en saf haliyle temsil eden kişiydi.

Leos Carax: Kaosun ve Tutkunun Yüzü


Paris'e yerleşmesinin ardından hayatına giren en belirleyici isim, hiç şüphesiz Leos Carax oldu. Bartas’ın minimalist dünyasından, Leos Carax’ın hiper-dramatik ve kaotik evrenine geçişi, Golubeva’nın kariyerindeki en radikal virajdı. Efsaneye göre Carax, Golubeva'nın yüzünü bir ekranda sadece on saniyeliğine görmüş ve anında büyülenmişti. Bu neredeyse sinematik denebilecek karşılaşma, onu 1999 yapımı Pola X'te -Catherine Deneuve'le aynı kadroda- başrole taşıdı.

Ama Carax'la ilişkisi, Bartas'takinden farklı bir katman taşıyordu: bu sefer yönetmen sadece bir iş ortağı değil, ömrünün sonuna dek süren bir hayat arkadaşıydı. Birlikte bir kızları oldu. Carax'ın Golubeva'ya duyduğu hayranlık, onu sinemasının neredeyse gizli bir merkezi hâline getirdi. Öyle ki 2011'deki ölümünden sonra çektiği Holy Motors (2012) filminde, ikisinin kızının yer aldığı sahneler, bazı eleştirmenlerce ona dolaylı bir vefa borcu, ekranın ardına geçmiş bir aşkın son izi olarak yorumlandı. Golubeva, Carax'ın hem müzü hem de kişisel kaybı oldu; sineması onun yokluğunu hiç tam olarak telafi edemedi.

Pola X (1999) filmi, onun sadece bir "musa" değil, aynı zamanda yönetmenin en karanlık arzularını ve yıkıcılığını sırtlanabilecek bir "kurban" ve "yoldaş" olabileceğini kanıtladı. Carax, Golubeva’nın yüzünde, aşkın bir yıkım haline dönüştüğü o yoğun, neredeyse acı verici anları aradı. Yekaterina, Carax’ın tutkulu ve dağınık vizyonunda, o yoğunluğu taşıyabilen yegane kişiydi; sanki yönetmen, kendi içindeki fırtınayı onun bakışlarına yansıtarak dış dünyadan gizliyordu.

Bruno Dumont: Çıplak İnsanlığın Tasviri


Bruno Dumont ile kesişen yolları ise, Golubeva’nın tüm o estetik katmanlardan arındırıldığı ve "ham insan" ile yüzleştiği noktadır. Twentynine Palms (2003) filminde Dumont, onu en savunmasız, en çıplak ve en sert gerçekliklerin ortasına yerleştirdi. Golubeva, Twentynine Palms (2003) filminde, doğanın vahşeti ile insan ilişkilerinin kırılganlığı arasındaki o ince çizgide, kelimelerin bittiği yerde oyunculuğunu konuşturdu. Burada, önceki yönetmenlerin ona yüklediği "gizemli kadın" veya "ilham perisi" kimlikleri yerini, yok olmaya yüz tutmuş bir varoluşun sancısına bıraktı. Golubeva, bu filmle aslında yönetmenlerin ona biçtiği rollerin ötesine geçerek, acının ve yalnızlığın evrenselliğini oyunculuğuna bir zırh gibi kuşandı.

Perdenin Arkasındaki Gerçek

Yekaterina Golubeva’yı sadece bu yönetmenlerin etkisiyle tanımlamak, onun asıl gücünü görmezden gelmek olur. Evet, o, bu erkek yönetmenlerin vizyonlarını somutlaştıran bir ayna görevi gördü; ancak o aynanın ardında, kendi kişisel travmalarını, sanatsal bir disipline dönüştüren bir kadın vardı.

Birçok eleştirmen onun filmlerini yönetmenlerin "ego projeleri" üzerinden okumaya çalışsa da, asıl büyü, o yönetmenler kamerayı kapattığında bile Golubeva’nın gözlerinde kalan o kalıcı melankolide gizliydi. O, yönetmenlerin hikayelerini anlattığı bir karakterden çok, o hikayelerin bittiği yerde başlayan asıl trajediydi.

2011'de Paris'te, henüz 44 yaşındayken hayatını kaybettiğinde (ölüm tarihi kaynaklara göre 3 ya da 14 Ağustos olarak değişse de), geride bıraktığı miras da bu ikircikli konumu taşıyordu: hem büyük yönetmenlerin ona verdiği ölümsüzlük, hem de kendi öyküsünün hiçbir zaman tam olarak kendi ağzından anlatılmamış olması. 

Ölüm nedeni kamuoyuna açıklanmadı; bazı kaynaklar zorlu bir dönemden geçtiğinden söz etse de bu doğrulanmamış bir bilgi olarak kaldı.

 

75. Birincilik Ödülü

 

Klaus Hellmich

2026 Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri
Doğa Dünyası ve Yaban Hayatı
Birincilik Ödülü

Kar fırtınasında kutup tilkisi
Norveç'in Varanger Yarımadası'nda kar fırtınası altında çekilmiş bir mavi kutup tilkisi fotoğrafı.


74. Kıtal: Savaşmak, vuruşmak, birbirini öldürmek

tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
kendime rabb bellemiyeceğim
razı değilim beni tanımayan tarihe
beni sinesine sarmayan
tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
Gittim su çektim en derin kuyudan


en hileli desteden
kendi kartımı çektim
yaktım belgeleri
bütün tanıkları yok etmek için
ricacıları öldürdüm
onlar bu dumanlı dünyanın
beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
bu dokunuş parlatınca beni
benden biraz dünya
isteyen ricacıları
öldürdüm ve
kıtal bitti.
Yazık.


Yazık ki yazgımın boyası koyu.
İnilecek kadar indim. Hayfa.
Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura
eskilerin tayfası yine hep buradalar
hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar
havada hayza benzeyen aynı koku


2 Temmuz 2026 Perşembe

73. Yüreğimin ta içinde bir şey var ki anlatılmaz

* Evvelki gün şehir dışından misafirim geldi. Isparta'da tanışmıştık. Bankadan müşterimdi. Oteline uyumak için gittiği saatler hariç, neredeyse 24 saat boyunca beraberdik. Belarus'tan getirdiği bir inşaat malzemesini satabileceği firmalarla tanışmak için geldi. Gelmeden önce aramıştı. Potansiyel firmalarla beni tanıştırabilir misin? diye. Bu tür konularda ticari kaygılar gütmeden elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. Ona da etmeye çalıştım. Gezdirdim, tanıştırdım, yedik içtik, yolcu ettim. 

Akşam yemek yerken anlattı, ben unutmuştum. Dedi ki "Abi hatırlıyor musun bana ilk çek karnesini ve pos makinesini sen vermiştin? Hiçbir banka vermemişti. Babam iflas etmişti, beş paramız yoktu ve yeni evlenmiş, eşimle yeni iş kurmuştum. Daha sonradan işlerimiz gelişti, çok bankalardan gelen oldu ama eşim asla başka banka çeki, posu kullanmadı. Asla başka bankayla çalışmadı. Yıllardır bizim evde senden bahsedilir"

Şaşırdım. "Hiç mi?" dedim, "Hiç. 1 tane bile" dedi.

Daha sonra, onun potansiyel müşterisi olabilecek bir arkadaşımı da yemeğe davet ettim, tanıştırdım. O da bana, ilk tanıştığımız günlerden bahsetti. O iflas etmiş sayılırdı ve ben de işten atılmıştım. Onun işleri için bildiklerimle ne yapabilirim diye düşünüp, bir süre gönüllü finansal danışmanlık yapmıştım. Hatta geçen gün paylaştığım, masabaşında oturuken, elimde sigara olan fotoğrafım da o günlerden. Sonra işleri düzeldi. Çok başarılı oldu. Yemeğe de kocaman bir Mercedes'le geldi. 

"O zamanlar ne kadar muhabbetli günlerdi. Gece gündüz ayrılmıyorduk. Çok abartmışız, biraz dengeli olmak gerek" dedi.

Birbirlerinin işini anladılar ve bir deneme ürününde mutabık kaldılar. Sevindim. 

* Senegal'in elenmesine gerçekten çok üzüldüm. 

* Biraz blogları okudum. Post yaptım.

* 11 gibi babam aradı. "Aşağı inebilir misin, aşure getiriyorum" dedi. İndim, aldım. Eve çıkınca olduğu gibi çöpe attım. Yemem. 

* Şehir dışından seyidim aradı. Bana bal gönderen seyidim. "Gönlüme düştün. Nasılsın?" dedi. "Çok şükür iyiyim, bildiğiniz gibi, aynı. Siz nasılsınız?" dedim. "Çok şükür biz de iyiyiz. Bize dua et" dedi. "Büyüklerin duası olsun. Siz de bize dua edin. Ellerinizden öperim" dedim. Kapattık. 

* Saat 15:00 henüz bir şey yemedim. Acıktım ama hiç ekmek kalmamış. Gitmeye üşendim. Baktım bisküvi, atıştırmalık vs de kalmamış. Körili noodle buldum. En küçük kızım sever diye almıştım. Onu yapıp yedim. Suyunu da Japonlar gibi kafama dikip içtim.

Nilüfer - Bir şey var ki ...

72. Sinema Afrika'nın gece okuludur (*)

(*) Ousmane Sembene (Senegalli yazar, senarist ve yönetmen 1923-2007)


Senagal elendi. O elenince, biz de elenmiş sayıldık. 

Geçen Dünya Kupası'nda da elenmişti. O zaman da elenmiş sayılmıştık. 

Olsun, biz yine de Senagal'i seviyoruz. 

Senegal, Afrika'nın Afrikası'dır biliyoruz.


Önceki Dünya Kupası'nda elendiğinde Senegal Sineması'ndan Touki Bouki (Bir Çakalın Yolculuğu) - 1973 'den bahsetmiştim. Nasıl güzel film demiştim. 


Bu elenmenin şerefine de, yine Sengal'den, Ada ve Süleyman'ın hikayesini anlatan Atlantique (Atlantikler) - 2019 'dan bahsetmek isterim. 



Maç hakkında söylenecek çok şey var. 

Ama olup bitmiş şeyler için konuşmanın kimseye faydası yok.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

71. Belki filmler de öyledir

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını." demişti. 

Belki filmler de öyledir. 

The Man Without a Past (Geçmişi Olmayan Adam) - 2002

 

Notlar: 

  • Kaurismaki'nin beni en çok güldüren filmlerinden biriydi. Hala da öyle. 
  • Hem güleyim, hem düşüneyim, hem de biraz içim açılsın derseniz; ısrarla öneririm.
  • "Ben bir beyefendi değilim" repliği de efsanedir için link...

30 Haziran 2026 Salı

70. Gözleri kamera gibi olan o arkadaşlara söyleyin

"Brassaï, fotoğrafını çekeceği kişileri hazırlıksız yakalamaya çalışan fotoğrafçıları, onların özel bir yanlarını ifşa etmeyi istemek gibi son derece yanlış bir inanışla hareket etmekle suçlamıştır. 

Gerçekte yanlış değildir bu. İnsanların yüzlerinde, gözlendiklerini bilmedikleri zaman bir şey olur, ki gözlendiklerini bildikleri hallerde de bu şeye asla rastlayamazsınız. 

Walker Evans'ın metro fotoğraflarını nasıl çektiğini (kamerasının objektifini, paltosunun iki düğmesi arasından bakacak şekilde ayarlamış bir durumda, New York metrolarında yüzlerce saat ayakta yolculuk ettiğini) bilmiyor olsaydık bile, önümüzdeki resimlere baktığımızda, yerlerine oturmuş yolcuların, yüzden ve tam cepheden pozları alınırken dahi fotoğraflarının çekildiğini bilmedikleri açıkça anlaşılır; yolcuların bu resimlerdeki yüz ifadeleri çok özeldi, bilgileri olsa kameraya yansıtmak isteyecekleri ifadelerle alakası yoktu."

- Susan Sontag - Fotoğraf Üzerine



69. Duygusal Açlık

Sabah börekçide arkadaşlarla kahvaltı ediyoruz. 1'er tane yiyip bıraktılar. Ben 2. yi söyledim. Üstüne bir çay içtim. Baktım doymamış hissediyorum, 3.'yü söyledim.

N. şaşırarak dedi ki "3 tane mi yiyeceksin?"

"Doymadım. Bilmiyorum ki; çok mu açım? Yoksa duygusal açlığım mı var?"

Güldüler.

N. tekrar konuştu:

"Kusura bakma, şu an duygusal açlığını doyurma şansımız yok. Böreğimiz var. İstersen bir börek daha yiyebilirsin?"


İşte budur, bu kadardır, benim için "yaşamamın güzelliği" dedikleri. Halden anlayan, güvendiğin bir kaç arkadaşla börek yiyebilmek.

Bu kadar basit, bu kadar çok

29 Haziran 2026 Pazartesi

68. Bir yıl sonra

58. Postun başlığını atıp altını dolduramamıştım. Bugüne kısmetmiş. Garipliğe bakın ki, ev'imden ayrılalı bugün tam 1 yıl oldu. Tam 1 yıl önce bugün 10 dakikada hazırladığım bavulu alıp, "üzerimde iyi duran bir hayatı" ve çocuklarımı geride bırakarak ev'den çıktım. 

Favori yönetmenim Yasujiro Ozu'nun kendi sinemasını özetlediği çok sevdiğim bir sözü var: 

"Filmlerimde tüm dramatik ögeleri dışarıda bırakarak; bir adamın hayatının nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorum."

Ozu gerçekten de filmlerinde bize dramatik hikayeler anlatmaz. Ölümler, savaşlar, düşüşler, kayıplar değildir anlattığı. Aşkla da pek ilgilenmez. Hayatın merkezine koymaz aşkı. Sadece konuşmalar arasındaki sessizlik ile, bir vazoyla ya da sadece kırmızı bir çaydanlıkla; dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir insanın içinden geçebilecek olan, "insani" bir şeyler geçirir içimizden. Ve biz o an filmdeki adamın içinde geçenleri hisseder, hiçbir şekilde bizim dünyamıza ait olmayan o adamla inanılmaz güçlü bir bağ kurarız. Aynı şeyi hissederiz! Fakat bu bağ da öyle halat gibi, sicim gibi bir şey değildir. Daha çok iki kişinin güzel manzarayı sessizce izlerken, asla tam olarak bilemeyeceğimiz şeyleri düşünerek, aynı anda iç çekmelerine benzer. 

Tam 1 yıl önce bugün ev'den ayrıldım. Kalacak yerim yoktu. Kelimenin tam anlamıyla beş parasızdım. Kimseye yük olmak veya kimseden bir şey rica etmek istemedim. Ofisime gittim ve biraz düşündüm. Az olan paramı idareli kullanıp, hızlıca bir düzen kurmam gerektiğini farkettim. Hızlıca kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapıp; aşağıya indim ve yastık, yastık kılıfı, çarşaf, pike, ütü, askı, kahvaltılık, atıştırmalık ve meyve aldım. Ütü konusundaki öngörümü de sürekli takdir ediyorum. 

Çünkü ütü önemlidir. İnsanlara perişan olduğunuz konusunda asla fırsat vermemelisiniz. Çok güçlü olabilirsiniz, çok iyi de olabilirsiniz. Ama onlar sizi sadece dış görünüşünüzle yargılarlar ve yaşama enerjinizi yok ederler. Hiç düşünmeden ahmakça sözlerle sizi bir anda çürütürler. Bu bir anlamda, hayatı yaşarken sadece iyi niyetin yetmediği, akıllı da olmak gerektiği fikrine benzer. O gün aldığım o ütüyü, bugün halen kendi ev'imde kullanıyorum.

Yaşadığım bu 1 yılda çok şeyler oldu. Ölümler, ihanetler, aptallıklar, dostluklar, vefalar, hayaller, hayal kırıklıkları, sevinçler, rüyaya benzeyen mutluluklar, ölüme benzer acılar, varlıklar, yokluklar. Bunların hepsi bana gerçek olmayan görüntüler gibi geliyor. Elbette önemli, elbette gerçekler, elbette üzüldüm,sevindim, elbette beni ben yapan şeyler yaşadıklarım. Ama dedim ya, tüm bu dramatik olaylar dışında, bir insanın hayatı nasıl bir şeydir, hep onu anlamaya çalıştım. 

Yazmak bana hep iyi geldi. Yazmaktan nefret etsem de yazmadan yaşayamayacağımı kabulleneli çok oluyor. Yazmaya karşı aynı anda hissettiğim nefret ve bağımlılık, sayısız defa blog açıp kapatmama neden oldu. Belki de yazarken, tıpkı Ozu'nun filmlerindeki gibi birkaç kişiyle bile olsa, azıcık da olsa; o aynı insani şeyleri hissetmeyi istedim. Hissettiğim anlar da oldu. 

Yazılarımı içimden geldiği gibi, içimi döker gibi yazmaya gayret ettim. Bazen içimdekileri yazamadım ve alıntılar yaptım. Tıpkı bir dostunuza derdinizi anlatamayıp, en azından kendinizde o an bu gücü hissedemeyip, politikacılara öfkelendiğiniz ya da akşamki maça sevindiğinizi anlattığınız, onun da bunu anlayıp, sizi dinlediği anlar gibiydi onlar da. 

Postlarda saçmaladım, ağladım, güldüm, bilmişlik tasladım, sevindim, hayal kurdum, edepsizlik yaptım. Hepsini ben yaptım, bilerek yaptım. Çünkü hakikat olsun istedim, gerçek olsun istedim. Çünkü çok seviyorum ve nefes almak kadar ihtiyaç duyuyorum gerçeğin güzelliğine. Ama hiç kolay değil. Acıtıcı. 

Bugün olduğum noktadan hayatıma baktığımda, hayatımın bir yolculuktan ibaret olduğunu çok net görebiliyorum. Bu yaşıma kadar sürekli yürüdüm ve kalan ömrümde, nefesim yettiğince, kendi menzilime varmaya, kendi kapımı bulmaya doğru yürümeye kararlıyım. Menzilime vardığımda, kapımı bulduğumda o kapının dışardan açılmayan bir kapı olduğunun da farkındayım. Ben yeter ki yolda olayım, kapıma gideyim, kim bilir belki bir gün kapıma ulaşırım, önünde beklemeye başlarım. Kapı açılır veya açılmaz o benim elimde olan bir şey değil. Bana düşen yolda olmak ve sadece yürümek. 

58. postta Doğu'dan ve Batı'dan alıntı yaparım belki demiştim. Doğu'dan alıntım "Nazar ber kadem" olsun. Nazar ber kadem, kendi yolunu yürüyen yolculara nasihat babında; kelime anlamı olarak "Bakışın ayak ucunda olsun" demek. Şiirsel dille ise şöyle ifade etmişler:

"Ey Yolcu, Dikkatini kendi adımlarına yönelt. Bırak başkası koşsun, öteki geride kalsın. Ko yolun kenarında oturanlar otursun. Ko yoldan çıkanlar gitsin, dilediği yere. Sen adımlarını sabit, yürüyüşünü kavi kıl. Başkası laf ile güzaf."

Batı'dan alıntımı da Rilke'den yapacağımı söylemiştim. Rilke'nin "Malte Laurids Brigge’nin Notları" kitabındaki çok ama çok sevdiğim epigrafı gelsin: 

" Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve mümkünse bir ömür boyu, manâ ve lezzet toplamalıydı, ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi hisler değil (his pek erken başlar) tecrübelerdir. Bir mısra için insan, bir çok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanınmalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı, o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlıyan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzden esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir, bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın, birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanların hatıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir, ve insanın, hâtıralar gelecek diye büyük bir sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar ancak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, isimsizleştikleri ve artık bizden ayırdedilemedikleri zaman, işte o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısranın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder."

İyi bir post genelde fotoğrafsız olmaz. Ben de bu postumu, sonradan kaldıracak olsam da, bahsettiğim o günlere ait fotoğraflarla ve meraklılarının mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm, Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine kitabındaki sözleri ile bitireyim: 

"Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü aklından çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu anı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar."

67. Özür dilerim

Bir kamyon laf ediyor. Bütün savunma mekanizmalarını kullanmış. İçinde bahane bulma var, mantığa bürüme var, yansıtma var, önemsizleştirme var, meşrulaştırma var, idealize etme var, şantaj var, maske var, var oğlu var. Karşısındakini salak yerine koyma da var. Sadece bir şey yok:

Özür dilerim! 

Oysa insanı insan yapan, onu yaratılmışların en şereflisi yapan, tek bir özelliği var:

Pişman olmak / Tövbe etmek / Özür dilemek

Bunun karşısındaki, buna engel olan duygunun da tek adı var:

Kibir. 

Hani biliriz ya, "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmez" diye; bana öyle geliyor ki, özür dilemeyen de tövbe edemez. 

"Kibir bütün günahların anasıdır, diğer günahlar tıpkı kökler ve saplar gibi ondan çıkar." demiş Johan Huizinga.

66. Benim hiç arkadaşım yok

Eğer bir insan size "Benim hiç arkadaşım yok" diyorsa; bu sözü öpüp başınıza koyun. Ona çok ama çok içten teşekkür edin. 

Sonra da topuklarınız götünüze vura vura ondan kaçın. 

Sakalım var, bana bu konuda güvenin. 

Yok ille de delil istiyorum derseniz, söyleyeyim:

“Mümin, cana yakındır. İnsanlarla iyi geçinemeyen, kendisiyle de iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (İbn Hanbel, II, 400)

65. Kalanchoe Laetivirens

 

Latince ismi "Kalanchoe Laetivirens" , Türkler "Aşkın Gözyaşları" diyorlar. Bence adı "Fraktal Çiçeği" olmalıydı.

Yapraklarının üzerindeki o küçük yaprakları toprağa düşüyor ve tekrar yeni bir çiçek açıyor. 

Bende vardı bundan. Ofisteki büyük saksıda. Başka bir çiçeğin yanından, nereden geldiğini anlamadığım şekilde küçücük çıktı bir gün, ot sandım önce. Koparmaya kıyamadım, "O da bir candır" dedim. Kendi kendine büyümeye başladı. Yaprakları çıktı. Hoşuma gitti, ne güzelmiş, dedim. Ama birden bir başladı bu çoğalmaya, asla durduramıyorsunuz. Onu koparıyorsunuz, diğer yapraktan düşüyor, onu söküyorsunuz öteki büyüyor. Yanındaki çiçeğin anasını ağlattı. Kapladı gitti her yeri. 

Dedim ya; hassas adamım ben, çiçek de olsa kıyamam. Can'dır, derim. Ama baş edemedim bununla. Sonra hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yaptım.

Saksıyı attım. 

Küfür de etmiş olabilirim, geçmiş gün hatırlamıyorum. 

28 Haziran 2026 Pazar

64. Flörte gönderilmeyecek şarkılar

Spotify listelerimi karıştırdım biraz. Ne demişti Aaron Levenstein :

"Statistics are like bikinis. What they reveal is suggestive, but what they conceal is vital."

"İstatistikler bikinilere benzer. Ortaya çıkardıkları şeyler düşündürücüdür, ama gizledikleri şeyler hayati önem taşır."


2021'de En Çok Dinlediğim 


 2022'de En Çok Dinlediğim 


 2023'de En Çok Dinlediğim 
 

2024'ü kaydetmemişim. 2025'de En Çok Dinlediğim

63. Bugün benim, yarın başkasının ve hiçbir zaman hiç kimsenin

Sinasos'a gittim.













Meraklısına :

Sinasos (Σινασός): 2021 yılında Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) tarafından “Dünyanın En İyi Turizm Köyleri” arasına seçilmiştir.

Sinasos, kasabanın (Mustafapaşa) eski adıdır. Bu isim “Balıkçılar Şehri” anlamına gelir. Bunun sebebi oldukça ilginçtir: 19. yüzyılda Sinasos’un erkek nüfusunun büyük bir kısmı İstanbul’un Galata semtine göç eder ve burada balık pazarını ve havyar satıcıları loncasını tekellerine alırlar.

19. yüzyılda Sinasos, Kapadokya bölgesinin en zengin ve gözde Rum yerleşimlerinden biriydi ve "Doğu'nun Atinası" , “Doğu’nun İncisi” olarak anılıyordu:

O dönemde kasabanın nüfusu yaklaşık 3.000 ila 5.000 kişiydi ve bunların büyük çoğunluğu Rum Ortodokslardan oluşuyordu. Erkeklerin çoğu İstanbul, Mısır ve Rusya gibi yerlere gidip ticarette büyük servetler kazanıyor, bu paraları memleketlerine taşıyorlardı.

Kazandıkları bu servetle kasabaya işlemeli cepheler, kemerli pencereler ve göz alıcı detaylara sahip muhteşem taş konaklar inşa ettirdiler. Bu taş işçiliğindeki ustalığın, Mardin ve Suriye sınırından getirilen taş ustaları sayesinde bölgeye geldiği rivayet edilir.

Kasabadaki konakların duvar resimleri (freskoları) sıradan doğa manzaralarından çok daha fazlasını anlatır. Bunlardan en şaşırtıcı olanı, havyar tüccarı Haralambos Sultanidis’in evinde yer alır.

Ressam Kostis Meletiadis tarafından 1893 yılında yapılan bu duvar resmi, Japonya’da yaşanan gerçek bir suikast girişimini (Otsu Vakası) konu alır. 1891'de Rus Veliahtı Nikola (sonradan Rus Çarı olacaktır) ve kuzeni Yunan Prensi Georgios Japonya’yı ziyaret ederken, Otsu kentinde fanatik bir Japon polis memuru Rus prensine kılıçla saldırmış, Yunan prensi ise bastonuyla araya girerek kuzeninin hayatını kurtarmıştır. İstanbul’daki gazete haberlerinden ve uluslararası basından bu olayı büyük bir hayranlıkla takip eden Sinasoslu havyar tüccarı, dünyayı sarsan bu modern politik olayı Kapadokya’daki evinin duvarına resmettirmiştir.

Kasabanın geçmişi İslam mutasavvıfları ile Hristiyan tebaanın iç içe geçmiş mistik bağlarıyla doludur. Hacı Bektaş Velayetnâmesi’nde anlatılan bir menkıbeye göre, 13. yüzyılda Hacı Bektaş-ı Veli Sinasos’u ziyaret eder. Kasabalı Hristiyan bir kadının kendisine fırından yeni çıkmış sıcak bir ekmek ikram etmesi üzerine Hacı Bektaş, kasaba halkına dua eder.

Kasabada 2 büyük kilise, 30’dan fazla küçük şapel ve kayalara oyulmuş çok sayıda ibadethane bulunuyordu. Günümüzde hâlâ ayakta duran ünlü Ayios Konstantinos ve Eleni Kilisesi (1729) bunların en bilinenidir. Aynı zamanda kasabanın merkezinde 17. yüzyıldan kalma Cami-i Kebir (Ulu Cami) de yer alır. Bir zamanlar çan sesleri ile ezanlar burada iç içe yankılanırdı.

Zengin sakinlerinden Serafim Rizos’un 1853 yılında inşa ettirdiği ünlü konağın kapısında, mülkiyetin geçiciliğini ve misafirperverliği anlatan, adeta Doğu’nun minimalist ve fani felsefesini andıran şu şairane kitabe yer alır:

"İnsanoğlu; eğer dostsan hoş geldin,
Düşman ve kötü niyetliysen bu kapıdan uzak dur.
Bugün benim, yarın başkasının ve hiçbir zaman hiç kimsenin."

62. Tanrı seni esirgesin, ey okuyucu, uzun önsözlerden (*)


"Öykülerimi en basit şekilde yazmaya çalıştım, ne kadar becerebildim, bilmiyorum. Basit olduklarını iddia edemem; her şeyin, en belirgin niteliği karmaşıklık olan evreni önerdiği göz önüne alınırsa, yeryüzünde basit bir tek sayfa, bir tek sözcük yoktur. 

Yalnızca açıklamak istediğim, bir zamanlar masal yazarı, mesel yayıcı denen veya bugünün deyimiyle politik bağımlılığı olan bir yazar asla olmadığımdır. Aisopos olma iddiasında da değilim. 

Öykülerim, 1001 Gece Masalları gibi oyalamak ve coşturmak amacını taşıyorlar, inandırmak arayışında değiller. Böyle bir amaç, Hz. Süleyman imgesini kullanırsak, fildişi bir kuleye kapanmaya çalıştığım anlamına da gelmiyor."

(*)  Borges'in "Brodie Raporu" kitabının önsözünden.

- ‘Brodie Raporu’ (El informe de Brodie) Borges’in son dönem eserlerinden biridir, ayrıca yirmi yıllık bir sessizlikten sonra yeniden öyküye/kurguya dönüşüdür.

Kum Kitabı gibi, Brodie Raporu'nu da eline alan okurun korku verici bir olguyu aklından çıkarmaması gerekir: 

Öyküler hemen hemen bütünüyle kör bir adamın eseridir. Hepsini zihninde kurmuş ve birçok dosta yazdırmıştır, hiçbirinde sayfayla doğrudan bir bağlantı kurmamıştır; yine de, edebi olgunluk belirgindir. -


27 Haziran 2026 Cumartesi

61. Evinizde Kalabilir miyim?



İsmi Ahmad Siddiqu. Lahor'da doğmuş. 20 yıldır Türkiye'de yaşıyor. Pakistanlı bir "misafir" 2017 de KTÜ Mimarlık'tan mezun olmuş. Sonra Atina'da Mekan üzerine YL, sonra bir daha İstanbul'da Mimarlık Tarihi üzerine YL, şimdide yine İstanbul'da Antropoloji.

Belli ki bir derdi var. Dermanını arıyor. Hafıza üzerine çalışıyor. "Hatırladıkları ve hatırlayamadıkları" üzerine.

Orada burada beş para etmez yazılar yazıyor. Yazdıkları beş para etmiyor ama ne zaman okusam kalbimi eline alıyor. Buldukça okuyorum. Oturup sohbet edebilmeyi de çok isterdim. Hatta belki evimde misafir etmeyi.

Yukarıda Pakistanlı bir "misafir" dedim, tırnak içinde. Çünkü bizde "misafirlik" 3 gündür. Ondan sonra bizdensindir. 

Tadımlık iki parça yazısını ve kendi sitesinin linkini buraya bırakıyorum.

Meraklısına :

1.

"Gururu haysiyetle karıştırdığım oluyor. O hâlde aradaki fark ne? Fark şu ki bence haysiyet insan sevgisinden kaynaklı, oysaki gurur insanlara duyulan korkudan ileri geliyor.

Korku ve sevgi arasında, bu iki kavram arasında bir bağlantı var.

“Kendi başıma hayatta kalmak zorundayım” düşüncesini uyandıranın haysiyet değil gurur olduğunu anladığınızda, o zaman en dramatik şekilde, mümkün olan en aşırı biçimde alçakgönüllü olursunuz.

Evini kaybetmek kişiyi alçakgönüllü hâle getiren bir deneyimdir; her şeyi kaybetmek ziyadesiyle alçakgönüllü kılar. Ve sonra şunu öğrenirsiniz: Haysiyet, haysiyet… Evet, haysiyet gurur değildir. Ve haysiyet aynı anda herkese ait olan bir şeydir.

Gurur sana ya da bana aittir ve gururunu onarmak için gururumu kırabilirsin. Ama haysiyetini onarmak için haysiyetimi kıramazsın. O iş öyle yürümez.

Haysiyet bizi birbirimize bağlayan bir şey, oysaki gurur bizi birbirimizden ayırıyor."

2.

 "Merdivenden yukarı çıkıyorum. Beni bu evde misafir eden kişiyi tekrar görüyorum. Bana bakmıyor. Bakıyorum ve günaydın diyorum. Tuhaf bir mesafe hissediyorum. Anlatılması zor bir mesafe.

Her gün böyle tekrar ediyor. Ben selam veriyorum. O bana bakmıyor.

Ben acaba yanlış bir şey mi yaptım? İç sorgulama yaşıyorum.

Aynı evde yaşamak ve birbirimize hiç bakmamak. Bu deneyimi daha önce yaşamadım.

Koridordan geçerken yokmuş gibi davranmak. Yere, tavana veya duvara bakmak.

Üst kat soğuk, alt kat sıcak.

Beni misafir eden kişi yine alt katta. Yürüme sesi duyuyorum.

Bir gün yine aynı merdivenden dışarı çıkarken karşılaşıyoruz. Ben selam veriyorum. Bana çekil buradan diyor. Kulağımda aynı cümle tekrar ediyor.

Artık yapamıyorum. Valizimi topluyorum. Ayaklarımın parmak uçlarıyla merdivenden aşağı iniyorum. Yavaş yavaş yürüyorum. Bu ev beni yutacak. Beni duymasını istemiyorum. Zor iniyorum. Nefes sesimi dahi duymasını istemiyorum.

Dışarı çıkıyorum. Hızlı yürüyorum. Belli ki bir şeyden kaçma ihtiyacı duyuyorum. Şiddetli rüzgâr yüzüme sert bir şekilde vuruyor. Arık geri dönemem. Yokuştan aşağı iniyorum. Geri bakamıyorum. Sanki herkes beni takip ediyor. Buradan gitmek istiyorum.

Dünyayı farklı bir şekilde hayal etmiştim. Hiç düşündüğüm gibi olmadı.

***

"Terbiye" kelimesini henüz bilmiyordum ama benim temizlik tanımımla oldukça örtüşüyor. Sadece yıkanmak ve temiz giyinmek değil, aynı zamanda nezaket, kibarlık, kabalıktan ve fazlalıktan kaçınmak da. Annem vücudun mahrem bölgeleri ve hatta belirli eylemler için kelimeler uydurmuştu. Erkek çocuklarının penisi veya çişi değil, "tettie"si vardı. Bu daha hoş geliyordu. Kaka yapmaz, hatta tuvalete bile gitmezdik; Urduca "chi" kelimesinden türetilen ve "iğrenç" gibi bir anlama gelen "chi chi" yapardık.

Ama sorduğum herkes dürüstlüğün nezaketten daha önemli olduğunu söylerlerdi.

Şu anda, iki haftada bir çeşitli inanç topluluklarını ziyaret edip onlar hakkında yazıyorum. Manevi dünyanın birçok önemli ismiyle tanışıyorum ve onlara hâlâ neyin daha önemli olduğunu soruyorum: dürüstlük mü, nezaket mi? Ve neredeyse hepsi hâlâ şunu söylüyor: dürüstlük.

Dürüstlüğün dar ve geniş anlamları vardır. Ve o kadar geniştir ki, Vikipedi'de dürüstlük için bir madde bile yoktur. Ancak nezaket için bir madde vardır.

Dar anlamıyla dürüstlük, çocukken düşündüğüm şeyin aynısıydı: yalan söylememek, gerçeği çarpıtmamak, aynı zamanda "adilce paylaşmak" gibi bir şey. Sanırım yedi yaşlarındaydım; bir arkadaşıma karşı fazlasıyla dürüst davrandığımı hatırlıyorum. Bir kurabiyeyi paylaştığımızda, ona her zaman büyük parçayı verirdik. En azından bize annemiz ve babamız tarafından söylenen buydu. Aslında bu artık dürüstlük değil, kayıtsızlık veya acıma duygusu. Ne de olsa zavallı küçük bir çocuktu."

3. 

Kendi sitesi için link ...

60. Kucaklaşmanın Kitabı - Eduardo Galeano

Cuma'ya gittim. Yanımda siyah tişört giymiş bir genç vardı. Bana "Dikkat edin pencere başınıza çarpmasın" dedi.

Namazın sonunda selam verirken farkettim; kollarında jiletlenmemiş yer yoktu.

Kucaklamak istedim.

26 Haziran 2026 Cuma

59. Kerem der ki, "Dağ üstüne dağ olmaz"

"Kişi kendisini yaralanmaya maruz bırakmadan başkasını göremez. Görmek incinebilir olmayı gerektirir. Diğer türlü, hep aynı şeyler tekrar eder. Duygululuk incinebilirliktir. Yaralanmaya görmenin hakikat anı denilebilir. Yaralanma olmadan hakikat yoktur, doğruyu almak, yani algılama da yoktur. Aynının cehenneminde hakikat yoktur." diyor Güzeli Kurtarmak kitabında Güney Koreli  Byung-Chul Han.

Çiçekdağlı Neşet Ertaş da Yanık Kerem türküsünde; 

"Seyretsen de yari gerçek göremen
Tutuşup aşkına kül olmayınca" demiş. 

İkisi de aynı şeyi söylüyor bence.

25 Haziran 2026 Perşembe

58. Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır

Bu başlığın altına akşam bir şeyler yazmak istiyorum. 

Belki içinde Batı'dan Rilke olur, Doğu'dan nazar ber kadem.

Biraz da ben. 

Biraz zamana, biraz da demlenmesine ihtiyacım var.

Nasip.

24 Haziran 2026 Çarşamba

57. Mutluyum galiba İsmail


Bugün, "kal değil de hal ehli" olan birisiyle oturduk. Uzun zamandır tanışırız, severiz birbirimizi. Usulen bir şeyler sorduktan sonra, doğrudan konuya girdi. "Siz hiç rüya görüyor musunuz?" dedi. 

Anladım tabi, demek istiyor ki, "dün gece gördüğünüz rüyayı konuşalım". "Evet" dedim. "Dün gece 2 tane peşpeşe gördüm. Birisinde ayna, saç vs. vardı, şöyle şöyle oluyordu, diğerinde de şöyle şöyle oluyordu." 

"İkisi de çok güzel", dedi. "Yorumlayacak mısınız?" dedim, "Hayır ama çok güzel rüyalar" dedi. 

Sonra konu rüyalara, misal alemi'ne geldi. Oralardan da azıcık bahsetti, bitirdi. Rahatladım. 

Konuşmanın sonunda oradakiler, arkadaşlardan birisinin rüyasını ve aralarındaki rüya  yorumlarını anlattılar. Çok güldüm. 

B ve C. 

B de, C de erkek. Çok yakın arkadaşlar. O aralar B'nin evliliğinde sorunlar var, C yeni boşanmış. 

C rüyasında B ile evlendiğini görmüş, B'ye anlatıyor. 

"Rüyamda evlenmiştik, düğünümüz vardı" diyor.

B de dayanamayıp soruyor: "Peki hangimiz kadındık, hangimiz erkektik?"

C'nin cevabı efsane:

"Ne önemi var oğlum, mutluyduk, diyorum!"


Bkz. Misal Alemi nedir?


Şöyle anlatayım, kan testi gibi bi şey yaptırmıştım ve nesne sürekliliğim biraz düşük çıkmış. Keyfim kaçtı. Ben de biraz hava almak için akşam yemeğini Uygulama Oteli'nde yedim, çay için de bahçeye indim. Seviyorum burayı, çalışanlarının tamamına yakını Turizm Lisesi öğrencileri. Onların bir profesyonel gibi davranmaya çalışmalarını gözlemlemeyi ve hayatın o ilk acemiliklerini izlemeyi seviyorum. Bahçesi de güzel.

56. Öldüğümde yanımda kimse yoktu

Intimacy (Mahremiyet) - 2001


 




55. Hüzün müdür, keder midir, elem midir, gam mıdır?

İçimde bir duygu var ve ben saatlerdir adını koymaya çalışıyorum.

Bilmiyorum hüzün müdür, keder midir, elem midir, gam mıdır?

Sanki, imkansız şekilde, solcu bir kıza aşık, ülkücü bir delikanlının; Selami Şahin'den Sende Kalmış şarkısını dinlerken hissettiğine benzer bir duygu. 

Komik gibi ama değil.



Hüzün: Sebepsiz yere ortaya çıkabilen, derin ve genellikle olgunlaştırıcı bir ruh halidir. Ani bir acıdan ziyade, zaman zaman yüzeye çıkan ince bir burukluk, sessizlik ve melankoli durumudur.

Keder: Elden çıkan fırsatlara veya kayıplara duyulan üzüntüdür. Somut bir kaybın, ayrılığın veya olumsuz durumun sonucunda ortaya çıkan sarsıcı ve belirgin bir acıdır.

Elem: Fiziksel veya ruhsal olarak yaşanan acı ve ıstıraptır. Genellikle kişinin içini acıtan, ruhunu daraltan genel bir sıkıntı halini ifade eder.

Gam: Genellikle aşk, özlem veya hayal kırıklığı ile iç içe geçmiş gönül darlığıdır. Divan edebiyatında da sıklıkla ele alınan, kişinin iç dünyasını saran derin bir kasvet halidir.

Meraklısına: 

Cesar Vallejo - Umuttan Söz Etmek İstiyorum

"Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedi yahut dinsiz olarak çekmiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlık da, böylesine çekecektim acıyı. Katolik de olmasam, tanrıtanımaz da olmasam. Muhammedi de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, sebepsiz de olamaz. Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemde ki şey nerde? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar? Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney ruzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım, çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımdan. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Aşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduklarını düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca."
Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu