![]() |
| The Assessment (Seçilim) - 2024 |
İklim krizi ve kaynak yetersizliği nedeniyle çocuk sahibi olmak devlet kontrolüne bağlanır. Ebeveyn olmak isteyen bir çiftin evine yedi günlüğüne resmi bir değerlendirici yerleştirilir. Vereceği karar nihaidir.
![]() |
| 📷Thomas Hoepker, 1978, Los Angeles |
“Üslup ruhun, kalbin, zihnin öyle aynası ki üslubunu sevmediği insanı da sevemiyor insan. Üslup her şeyi sızdırıyor. Bilgeliği, iyiliği, riyayı, sahteliği, kibri, kötülüğü, art niyeti, sevgiyi her şeyi. İnsan birini sevmeye üslubundan başlıyor.” diye; o kadar haklı ki.
Ama benim bu konuda ilave söylemek istediklerim var.
Mesela bazen de; insanın tarzı değişiyor. İyi veya kötü hemhal olduğu insana benziyor. En çok da uzun süreli dostluklarda ve evliliklerde görüyorum bunu. Bir yerden sonra "aynı" oluyorlar. Üzüm üzüme baka baka kararıyor.
İlginç olan, -çok çok nadir durumlar dışında- iyi olan her zaman kötü olana benziyor. Çünkü "kötü" daha pragmatist, daha dünyevi, daha normatif, daha yapılandırılmış. Dolayısıyla daha güçlü, daha sözü geçen.
Kalpler de "Bileşik Kaplar Yasası" na göre çalışıyor. Bir kalpteki "güçlü kötülük" , alttan bağlı olduğu diğer kalbin rengini de değiştiriyor. Gresham'ın dediği gibi her zaman, "kötü para iyi parayı kovuyor" Herkes bu değişime direnemiyor. İçindeki güzellik, o koyuluğu açmaya yetmiyor. Karşısındakinin rengine bürünüyor.
Yüz, kalbin suyundan içiyor, testinin içinde ne varsa dışına o sızıyor ve ortaya bir insanın "tarzı" çıkıyor. Bukowski'nin "Ya da bazen insanlar size tarz kazandırır" dediği oluyor.
Tarz konusundaki bir başka ilgimi çeken şey ise; ne kadar çirkin, yanlış, şerefsiz olsa da, insanlar "tarz sahibi" insanları seviyor. Bu yanlıştır, demiyor, diyemiyor. Bu da "Stockholm Sendromu" olsa gerek. İlginç.
Sanırım insanın fıtratında güce tapınma var, siz ona sadece "insan olmasının haysiyeti"nden dolayı değer verdiğinizde, götü başı oynuyor, yetmiyor bir de sizi küçük görüyor. Çünkü içten içe bu değere layık olmadığını en çok kendisi biliyor.
Bu tür durumlarda da Türkçemiz bize iki farklı küfür seçeneği sunuyor:
Ya o insanı hala muhatap kabul edip "Siktir git" demek,
Ya da muhatap kabul etmeyip, 3. tekil şahıs yerine koyarak, "Amını eşşek siksin" demek.
Tercih sizin.
Biraz küfürlü gibi oldu ama yapacak bir şey yok. Başka türlü nasıl anlatılır bilmiyorum. Belki de benim de tarzım budur.
Unutmadan;
Bir de iyiler, güzeller, faydalılar var. Sayıca az olsalar da, özgül ağırlıkları yüksek olanlar. Turgut Uyar'ın dediği gibi, ben de "savaşçılar adına ellerinden öperim" onların.
Sözün özü;
"Tarz, her şeye cevaptır."
![]() |
| The Shop Around the Corner (Köşedeki Dükkan) - 1940 |
Azıcık gülmeye ihtiyacım vardı ve daha önce izlemediğim bir Lubitsch filmi açtım.
Kaba dil, nezaketsizlik, sevgisizlik, bencillik, aptallık, zevksizlik ve görgüsüzlüğe maruz kalmaktan gacır gucur eden beyin motoruma yağ değişimi yapmış gibi iyi geldi.
Öneririm.
* Evvelki gün şehir dışından misafirim geldi. Isparta'da tanışmıştık. Bankadan müşterimdi. Oteline uyumak için gittiği saatler hariç, neredeyse 24 saat boyunca beraberdik. Belarus'tan getirdiği bir inşaat malzemesini satabileceği firmalarla tanışmak için geldi. Gelmeden önce aramıştı. Potansiyel firmalarla beni tanıştırabilir misin? diye. Bu tür konularda ticari kaygılar gütmeden elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. Ona da etmeye çalıştım. Gezdirdim, tanıştırdım, yedik içtik, yolcu ettim.
Akşam yemek yerken anlattı, ben unutmuştum. Dedi ki "Abi hatırlıyor musun bana ilk çek karnesini ve pos makinesini sen vermiştin? Hiçbir banka vermemişti. Babam iflas etmişti, beş paramız yoktu ve yeni evlenmiş, eşimle yeni iş kurmuştum. Daha sonradan işlerimiz gelişti, çok bankalardan gelen oldu ama eşim asla başka banka çeki, posu kullanmadı. Asla başka bankayla çalışmadı. Yıllardır bizim evde senden bahsedilir"
Şaşırdım. "Hiç mi?" dedim, "Hiç. 1 tane bile" dedi.
Daha sonra, onun potansiyel müşterisi olabilecek bir arkadaşımı da yemeğe davet ettim, tanıştırdım. O da bana, ilk tanıştığımız günlerden bahsetti. O iflas etmiş sayılırdı ve ben de işten atılmıştım. Onun işleri için bildiklerimle ne yapabilirim diye düşünüp, bir süre gönüllü finansal danışmanlık yapmıştım. Hatta geçen gün paylaştığım, masabaşında oturuken, elimde sigara olan fotoğrafım da o günlerden. Sonra işleri düzeldi. Çok başarılı oldu. Yemeğe de kocaman bir Mercedes'le geldi.
"O zamanlar ne kadar muhabbetli günlerdi. Gece gündüz ayrılmıyorduk. Çok abartmışız, biraz dengeli olmak gerek" dedi.
Birbirlerinin işini anladılar ve bir deneme ürününde mutabık kaldılar. Sevindim.
* Senegal'in elenmesine gerçekten çok üzüldüm.
* Biraz blogları okudum. Post yaptım.
* 11 gibi babam aradı. "Aşağı inebilir misin, aşure getiriyorum" dedi. İndim, aldım. Eve çıkınca olduğu gibi çöpe attım. Yemem.
* Şehir dışından seyidim aradı. Bana bal gönderen seyidim. "Gönlüme düştün. Nasılsın?" dedi. "Çok şükür iyiyim, bildiğiniz gibi, aynı. Siz nasılsınız?" dedim. "Çok şükür biz de iyiyiz. Bize dua et" dedi. "Büyüklerin duası olsun. Siz de bize dua edin. Ellerinizden öperim" dedim. Kapattık.
* Saat 15:00 henüz bir şey yemedim. Acıktım ama hiç ekmek kalmamış. Gitmeye üşendim. Baktım bisküvi, atıştırmalık vs de kalmamış. Körili noodle buldum. En küçük kızım sever diye almıştım. Onu yapıp yedim. Suyunu da Japonlar gibi kafama dikip içtim.
(*) Ousmane Sembene (Senegalli yazar, senarist ve yönetmen 1923-2007)
Senagal elendi. O elenince, biz de elenmiş sayıldık.
Geçen Dünya Kupası'nda da elenmişti. O zaman da elenmiş sayılmıştık.
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını." demişti.
Belki filmler de öyledir.
The Man Without a Past (Geçmişi Olmayan Adam) - 2002
Notlar:
58. Postun başlığını atıp altını dolduramamıştım. Bugüne kısmetmiş. Garipliğe bakın ki, ev'imden ayrılalı bugün tam 1 yıl oldu. Tam 1 yıl önce bugün 10 dakikada hazırladığım bavulu alıp, "üzerimde iyi duran bir hayatı" ve çocuklarımı geride bırakarak ev'den çıktım.
Favori yönetmenim Yasujiro Ozu'nun kendi sinemasını özetlediği çok sevdiğim bir sözü var:
"Filmlerimde tüm dramatik ögeleri dışarıda bırakarak; bir adamın hayatının nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorum."
Ozu gerçekten de filmlerinde bize dramatik hikayeler anlatmaz. Ölümler, savaşlar, düşüşler, kayıplar değildir anlattığı. Aşkla da pek ilgilenmez. Hayatın merkezine koymaz aşkı. Sadece konuşmalar arasındaki sessizlik ile, bir vazoyla ya da sadece kırmızı bir çaydanlıkla; dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir insanın içinden geçebilecek olan, "insani" bir şeyler geçirir içimizden. Ve biz o an filmdeki adamın içinde geçenleri hisseder, hiçbir şekilde bizim dünyamıza ait olmayan o adamla inanılmaz güçlü bir bağ kurarız. Aynı şeyi hissederiz! Fakat bu bağ da öyle halat gibi, sicim gibi bir şey değildir. Daha çok iki kişinin güzel manzarayı sessizce izlerken, asla tam olarak bilemeyeceğimiz şeyleri düşünerek, aynı anda iç çekmelerine benzer.
Tam 1 yıl önce bugün ev'den ayrıldım. Kalacak yerim yoktu. Kelimenin tam anlamıyla beş parasızdım. Kimseye yük olmak veya kimseden bir şey rica etmek istemedim. Ofisime gittim ve biraz düşündüm. Az olan paramı idareli kullanıp, hızlıca bir düzen kurmam gerektiğini farkettim. Hızlıca kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapıp; aşağıya indim ve yastık, yastık kılıfı, çarşaf, pike, ütü, askı, kahvaltılık, atıştırmalık ve meyve aldım. Ütü konusundaki öngörümü de sürekli takdir ediyorum.
Çünkü ütü önemlidir. İnsanlara perişan olduğunuz konusunda asla fırsat vermemelisiniz. Çok güçlü olabilirsiniz, çok iyi de olabilirsiniz. Ama onlar sizi sadece dış görünüşünüzle yargılarlar ve yaşama enerjinizi yok ederler. Hiç düşünmeden ahmakça sözlerle sizi bir anda çürütürler. Bu bir anlamda, hayatı yaşarken sadece iyi niyetin yetmediği, akıllı da olmak gerektiği fikrine benzer. O gün aldığım o ütüyü, bugün halen kendi ev'imde kullanıyorum.
Yaşadığım bu 1 yılda çok şeyler oldu. Ölümler, ihanetler, aptallıklar, dostluklar, vefalar, hayaller, hayal kırıklıkları, sevinçler, rüyaya benzeyen mutluluklar, ölüme benzer acılar, varlıklar, yokluklar. Bunların hepsi bana gerçek olmayan görüntüler gibi geliyor. Elbette önemli, elbette gerçekler, elbette üzüldüm,sevindim, elbette beni ben yapan şeyler yaşadıklarım. Ama dedim ya, tüm bu dramatik olaylar dışında, bir insanın hayatı nasıl bir şeydir, hep onu anlamaya çalıştım.
Yazmak bana hep iyi geldi. Yazmaktan nefret etsem de yazmadan yaşayamayacağımı kabulleneli çok oluyor. Yazmaya karşı aynı anda hissettiğim nefret ve bağımlılık, sayısız defa blog açıp kapatmama neden oldu. Belki de yazarken, tıpkı Ozu'nun filmlerindeki gibi birkaç kişiyle bile olsa, azıcık da olsa; o aynı insani şeyleri hissetmeyi istedim. Hissettiğim anlar da oldu.
Yazılarımı içimden geldiği gibi, içimi döker gibi yazmaya gayret ettim. Bazen içimdekileri yazamadım ve alıntılar yaptım. Tıpkı bir dostunuza derdinizi anlatamayıp, en azından kendinizde o an bu gücü hissedemeyip, politikacılara öfkelendiğiniz ya da akşamki maça sevindiğinizi anlattığınız, onun da bunu anlayıp, sizi dinlediği anlar gibiydi onlar da.
Postlarda saçmaladım, ağladım, güldüm, bilmişlik tasladım, sevindim, hayal kurdum, edepsizlik yaptım. Hepsini ben yaptım, bilerek yaptım. Çünkü hakikat olsun istedim, gerçek olsun istedim. Çünkü çok seviyorum ve nefes almak kadar ihtiyaç duyuyorum gerçeğin güzelliğine. Ama hiç kolay değil. Acıtıcı.
Bugün olduğum noktadan hayatıma baktığımda, hayatımın bir yolculuktan ibaret olduğunu çok net görebiliyorum. Bu yaşıma kadar sürekli yürüdüm ve kalan ömrümde, nefesim yettiğince, kendi menzilime varmaya, kendi kapımı bulmaya doğru yürümeye kararlıyım. Menzilime vardığımda, kapımı bulduğumda o kapının dışardan açılmayan bir kapı olduğunun da farkındayım. Ben yeter ki yolda olayım, kapıma gideyim, kim bilir belki bir gün kapıma ulaşırım, önünde beklemeye başlarım. Kapı açılır veya açılmaz o benim elimde olan bir şey değil. Bana düşen yolda olmak ve sadece yürümek.
58. postta Doğu'dan ve Batı'dan alıntı yaparım belki demiştim. Doğu'dan alıntım "Nazar ber kadem" olsun. Nazar ber kadem, kendi yolunu yürüyen yolculara nasihat babında; kelime anlamı olarak "Bakışın ayak ucunda olsun" demek. Şiirsel dille ise şöyle ifade etmişler:
"Ey Yolcu, Dikkatini kendi adımlarına yönelt. Bırak başkası koşsun, öteki geride kalsın. Ko yolun kenarında oturanlar otursun. Ko yoldan çıkanlar gitsin, dilediği yere. Sen adımlarını sabit, yürüyüşünü kavi kıl. Başkası laf ile güzaf."
Batı'dan alıntımı da Rilke'den yapacağımı söylemiştim. Rilke'nin "Malte Laurids Brigge’nin Notları" kitabındaki çok ama çok sevdiğim epigrafı gelsin:
" Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve mümkünse bir ömür boyu, manâ ve lezzet toplamalıydı, ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi hisler değil (his pek erken başlar) tecrübelerdir. Bir mısra için insan, bir çok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanınmalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı, o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlıyan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzden esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir, bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın, birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanların hatıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir, ve insanın, hâtıralar gelecek diye büyük bir sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar ancak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, isimsizleştikleri ve artık bizden ayırdedilemedikleri zaman, işte o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısranın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder."
İyi bir post genelde fotoğrafsız olmaz. Ben de bu postumu, sonradan kaldıracak olsam da, bahsettiğim o günlere ait fotoğraflarla ve meraklılarının mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm, Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine kitabındaki sözleri ile bitireyim:
"Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü aklından çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu anı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar."
Bir kamyon laf ediyor. Bütün savunma mekanizmalarını kullanmış. İçinde bahane bulma var, mantığa bürüme var, yansıtma var, önemsizleştirme var, meşrulaştırma var, idealize etme var, şantaj var, maske var, var oğlu var. Karşısındakini salak yerine koyma da var. Sadece bir şey yok:
Özür dilerim!
Oysa insanı insan yapan, onu yaratılmışların en şereflisi yapan, tek bir özelliği var:
Pişman olmak / Tövbe etmek / Özür dilemek
Bunun karşısındaki, buna engel olan duygunun da tek adı var:
Kibir.
Hani biliriz ya, "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmez" diye; bana öyle geliyor ki, özür dilemeyen de tövbe edemez.
"Kibir bütün günahların anasıdır, diğer günahlar tıpkı kökler ve saplar gibi ondan çıkar." demiş Johan Huizinga.
Eğer bir insan size "Benim hiç arkadaşım yok" diyorsa; bu sözü öpüp başınıza koyun. Ona çok ama çok içten teşekkür edin.
Sonra da topuklarınız götünüze vura vura ondan kaçın.
Sakalım var, bana bu konuda güvenin.
Yok ille de delil istiyorum derseniz, söyleyeyim:
“Mümin, cana yakındır. İnsanlarla iyi geçinemeyen, kendisiyle de iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (İbn Hanbel, II, 400)
Spotify listelerimi karıştırdım biraz. Ne demişti Aaron Levenstein :
"Statistics are like bikinis. What they reveal is suggestive, but what they conceal is vital."
"İstatistikler bikinilere benzer. Ortaya çıkardıkları şeyler düşündürücüdür, ama gizledikleri şeyler hayati önem taşır."
2021'de En Çok Dinlediğim
"Öykülerimi en basit şekilde yazmaya çalıştım, ne kadar becerebildim, bilmiyorum. Basit olduklarını iddia edemem; her şeyin, en belirgin niteliği karmaşıklık olan evreni önerdiği göz önüne alınırsa, yeryüzünde basit bir tek sayfa, bir tek sözcük yoktur.
Yalnızca açıklamak istediğim, bir zamanlar masal yazarı, mesel yayıcı denen veya bugünün deyimiyle politik bağımlılığı olan bir yazar asla olmadığımdır. Aisopos olma iddiasında da değilim.
Öykülerim, 1001 Gece Masalları gibi oyalamak ve coşturmak amacını taşıyorlar, inandırmak arayışında değiller. Böyle bir amaç, Hz. Süleyman imgesini kullanırsak, fildişi bir kuleye kapanmaya çalıştığım anlamına da gelmiyor."
(*) Borges'in "Brodie Raporu" kitabının önsözünden.
- ‘Brodie Raporu’ (El informe de Brodie) Borges’in son dönem eserlerinden biridir, ayrıca yirmi yıllık bir sessizlikten sonra yeniden öyküye/kurguya dönüşüdür.
Kum Kitabı gibi, Brodie Raporu'nu da eline alan okurun korku verici bir olguyu aklından çıkarmaması gerekir:
Öyküler hemen hemen bütünüyle kör bir adamın eseridir. Hepsini zihninde kurmuş ve birçok dosta yazdırmıştır, hiçbirinde sayfayla doğrudan bir bağlantı kurmamıştır; yine de, edebi olgunluk belirgindir. -
"Kişi kendisini yaralanmaya maruz bırakmadan başkasını göremez. Görmek incinebilir olmayı gerektirir. Diğer türlü, hep aynı şeyler tekrar eder. Duygululuk incinebilirliktir. Yaralanmaya görmenin hakikat anı denilebilir. Yaralanma olmadan hakikat yoktur, doğruyu almak, yani algılama da yoktur. Aynının cehenneminde hakikat yoktur." diyor Güzeli Kurtarmak kitabında Güney Koreli Byung-Chul Han.
Çiçekdağlı Neşet Ertaş da Yanık Kerem türküsünde;
Bu başlığın altına akşam bir şeyler yazmak istiyorum.
Belki içinde Batı'dan Rilke olur, Doğu'dan nazar ber kadem.
Biraz da ben.
Biraz zamana, biraz da demlenmesine ihtiyacım var.
Nasip.