14 Ekim 2026 Çarşamba

155. Çıkma teklifi geri geldi Bilader

 


En ama en sevdiğim belgeselin tek gösterimine 2 bilet aldım ve düşündüm kimi davet etsem diye. 

Baktım düşünmekle bulamayacağım, ben de kalbimin sesini dinledim ve en sevdiğim Bilader'imi davet etmeye karar verdim. 

İnşallah kabul eder, müsaittir ve beni mutlu eder. 

* Bilader teklifimi kabul ediyorsan, "Evet" yazan kısmı kopar ve bana gönder.

Meraklısına : 

12 Ekim 2026 Pazartesi

154. Ütü meselesi

Ütü gerektirmeyen gömlek aldım bugün. Yıkadım, astım ve kurumasını bekliyorum. Sabaha belli olur, ne olduğu. 

Sonra hayatımızdaki insanlar geldi aklıma. Onların içinde de var, ütü gerektirmeyenler. Az, pek az ama varlar. Ha desen yanında olanlar. Sen gülünce gülenler. Yormayanlar. Pek kıymetliler. 

Ne yapsan ütü tutmazlar var bir de. Onca çabanın boşa gittiği, gideceği. Kafa ütüleyenler de var aynı zamanda, evlerden ırak. 

Ütüyle arası açık olanlar var, ütüye atsan atılmaz satsan satılmaz gibi bakanlar, istemese de ütüyü en azından haftada bir koynuna alanlar. 

Ütü düşkünleri var, kırışacak diye bütün bir ömrü yaşamadan geçirenler. 

Bir de ütü kavramını hayatından tümden atmış olanlar var. Ütüye yok hükmünde muamele edenler. Benim takdir ettiğim, hayran olduğum, imrendiğim insanlar bu insanlar. Bu zalim sistemin çarkına Cem Karaca gibi çomak sokmuş olanlar. Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle, deme cesareti gösterenler. 

Sonuç olarak, ütü gerektirmediğini iddia eden gömlek aldım bugün. Sabaha belli olur ne olduğu. Madem bir iddiası var, iyi niyetle yaklaşmak, bir şans vermek lazım, dedim. 

11 Ekim 2026 Pazar

153. Erkeklerin Kanunu


Emilia Pardo Bazán - Erkeklerin Kanunu *

María del Campo ve Jacinto Sagrés’in müstakbel birliğinin, her bakımdan geleneklere uygun ve dört dörtlük planlanan, oldukça hoş düğünlerinin yarıda kesilmesiyle, meraklı kimseler varsayımlar içinde kayboldular, sebebini kestirmek adına epey kafa patlattılar fakat bir arpa boyu yol alamadılar. Elbette ortaya atılmış binlerce fikir vardı ancak bunların hepsi içi boş ve temelsizdi. Ne María’nın ev ahalisi ne de Sagrés’in etle tırnak gibi olduğu dostları, işin içinden çıkamadı. María’nın malum olaydan iki yıl sonra rahibeliğe soyunması ve Jacinto’nun hâlâ yalnız ve görüldüğü üzere teselli bulamamış olması, bu bağın aralarına giren başka bir gönül ilişkisi yüzünden kopmadığını açıkça gözler önüne seriyordu. 
  
Şans eseri –ya da ihanetin eseri demek daha doğru olur–, içinde mücevherler olduğunu sanarak Sagrés’ten minik bir sandık çalan ve karşısına sadece değersiz kâğıt parçaları çıkınca sinirlenip sandığı üç beş kuruşa eskiciye okutan bir uşak sayesinde, elime ayrılığın gizemini açığa çıkaran iki mektup geçti. Okurun içerikleri yaymayacağı şartıyla mektupları aktarıyorum.   

Birinci Mektup
Jacinto’dan María’ya

Haksız yere isyan ediyorsun, biriciğim; biliyorsun, asıl isteğim seni her konuda memnun etmek de olsa bu durumda bunu yapamayacağım. Sana üstünden sular akmış ve unutulmaya yüz tutmuş bu saçmalığı anlatmamış olmayı dilerdim; fakat senin duyduğun bu geçmişimi araştırma arzusu, artık tarihe karışmış eskilerin gün yüzüne çıkmasına sebep oldu, sen de bu konuları dert edinmiş oldun. O zamanlarda neredeyse bir sabi olan benden başka ne beklenebilirdi ki? Ayrıca, ne kötülük yapmışım ki? Alışagelmişin dışında ne yaptım sanki? O kızla her zaman birbirimizi görüyorduk; yazın, tatil zamanıydı. Köylüler, genç kızların yalnız başına dışarı çıkmalarını pek önemsemediklerinden genelde tek başlarına olurlardı. O zamanlar saygı çerçevesini pek umursamaz, kibarlık nedir bilmezdim; insana yirmi beşinden sonra gelen o dürüstlük kavramı bende henüz yoktu, ama sana duyduğum şevki de başka hiçbir kadına duymamıştım, nankör kız. Ayartmak kelimesi, senin dünyayı tanımaman ve erkek milletinin nasıl yaşadığını bilmemen sebebiyle kullandığın ağır bir kelime. Neyse ki erkekleri bilmiyorsun! Bilseydin, seni hiç affetmezdim!   

Benim için önemli biri olduğundan (şükürler olsun ki) o küçük kızla yaşadıklarım üzerine duyduğun ve beni yeni haberdar ettiğin aşırı isteğini bağışlıyorum ve böylece aramızda başka mesele kalmıyor! Ee sen de bırak artık bu doğruluğu, gülünç olmaya başlıyorsun. Akşamüzeri beni sevinçle ve her zamanki latifelerle karşılamaya hazır ol. Artık seni bekleyen mutluluk dışında başka şey düşünme.

Jacinto   

İkinci Mektup
María’dan Jacinto’ya

Sakın bu akşamüstü geleyim deme, hatta bu eve sittinsene gelme çünkü artık müstakbel evliliğimiz sona erdi. Kimseye bunun nedenlerini söylemeyi düşünmüyorum ve sana da aynısını tavsiye ediyorum, hatta senden rica ediyorum. Yalnızca bizi ilgilendiren meseleleri ortalığa saçmaya ne gerek var ki? Ayrıca, benim davranışlarımı anlamlandırmaya ne gerek var ki? Ayrıca, benim davranışlarımı anlamlandıramayıp artık tarih olmuş, genç yaşında edindiğin gönül ilişkilerini kıskandığım için seni terk ettiğimi zannedeceklerdir. Beni tuhaf seni ise zampara bulup bu kararımın altındaki sebepleri anlamayacaklardır; sen anladın mı ondan bile henüz emin değilim.   

Seninle evlenmeden önce bedel ödemeni istediğim için beni hakir görüyorsun; biriyle evlenmeden önce senin yüzünden ıstırap çeken, onuru zedelenmiş başka bir kadın var mı dön de bak ve acılarını dindirmek adına elinden ne geliyorsa ardına koyma. Eğer erkeklerin kanunu buysa, aferin, böyle devam et, tebrikler sana; ben bir kadınım ve senin kanunun bana aşağılık geliyor. Sense daha da aşağılıksın, çünkü kendi kadınının sevgisini korumak için dahi bu kanunu çiğnememeyi yeğledin.   

María   

Bu olayın tarihe geçmeye değer olduğunu düşündüm; ne zaman A***’daki Carmelitas Manastırı’nın çan kulesi, servi ağaçlarının arasından parlasa erkeklerin kanununa boyun eğmeyi reddetmiş olan Rahibe María’yı yâd ederim.   

Meraklısına : 


EMILIA PARDO BAZÁN

1851’de soylu bir ailenin tek çocuğu olarak La Coruña’da dünyaya geldi. Madrid’deki bir Fransız okulunda eğitim aldıktan sonra evde özel dersler aldı. Fransızca, İngilizce ve Almanca öğrendi. 16 yaşında evlendi ve iki çocuk sahibi oldu. İlk şiirini dokuz, ilk romanını on üç yaşında yazdı. Katolik ve muhafazakâr olmasına karşın işçi sorunlarını kaleme aldı. Kadınların iyi eğitim almasının en azılı savunucularındandı ama dönemin anti-semitik ve ırkçı fikirlerine de uzak değildi. Kadınların entelektüel bireyler olabilmesi için Biblioteca de la Mujer’i (Kadın Kütüphanesi) kurdu. 1908 yılında Kral XIII. Alfonso Pardo Bazán’a çalışmalarından dolayı konteslik unvanı verdi. Neredeyse her türde eser verdi; roman ve öykü haricinde gezi ve yemek kitapları da yazdı. Eleştirmen kimliğiyle eleştiri yazıları kaleme aldı. Çeşitli dillerden çeviriler yaptı. Öykülerinde aşk, fakirlik, dini meseleler, işçi problemleri, polisiye olaylar, folklorik konular, efsaneler, trajediler gibi birbirinden çeşitli konuları ele aldı. Altı yüzden fazla öykü yazdığı tahmin ediliyor. Diyabet sebebiyle 1921 ilkbaharında Madrid’de hayata gözlerini yumdu.

* (Mektup tarzında yazılmış olan bu öykü, (1911-1921 yılları arasında yazılmış olan öyküleri bir araya getiren) Cuentos dispersos [Dağınık Öyküler] başlıklı derlemede yer almaktadır. Bu öyküler gerek konu gerekse üslup açısından son derece farklı özelliklere sahiptir. Genellikle kısa süreler içinde yazılmış olduklarından, alışandan daha kısa öyküler olma özelliğini taşır.)


5 Ekim 2026 Pazartesi

152. Islanmak deyince aklıma gelen

Heinrich Böll de yazmış olabilir, Thomas Mann da. Hikayenin ismi Ayakkabıcı da olabilir, Şapkacı da. Tam hatırlamıyorum. Hatırladığım, yıllar önce okuduğum bu hikayeden aklımda kalan bir söz. 

Öykünün kahramanı kendi hikayesini anlatırken yaklaşık şöyle bir şey söylüyordu:

"Size hikayemin tamamını anlatmıyorum. Zaten hikayenin tamamını anlatmak imkansızdır."

Ben de günlerdir yaşadıklarımı yazarken bu duyguyu taşıdığımı fark ettim. Her insan gibi ben de hikayemin tamamını anlatmıyorum. Ama hikayemde öyle bir "şey" var ki, onu söylemek isterim:

Tıpkı bir kağıt havlunun, ya da kuru bir bezin, masadaki ıslaklığı yavaş yavaş emmesi gibi; ben de "tek başınalığı -yalnız olmak da diyebiliriz- emiyorum. 

Kastettiğim bir havluyla ya da bezle ıslaklığı silmek değil. Oradayken, orada öylece dururken, bir eylem yokmuş gibiyken, ıslaklığı emmek. Ve en sonunda tamamen ıslanmış olmak.

Sonrasında ne olacak bilmiyorum. Kağıt havlu muyum, kuru bir bez miyim bilmiyorum. Islak bir bez gibi tekrar kuruyacak mıyım, yoksa bir daha asla kuru bir kağıt havlu olamayacak ıslak bir kağıt havlu muyum bilmiyorum. 

Bildiğim tek şey, uzunca bir süredir ıslaklığı - yalnızlık da diyebiliriz- kendimin bile farkına varmadığı bir yavaşlıkla ve sessizlikle emdiğim. 

3 Ekim 2026 Cumartesi

151. Carver

 


Carver ilginç adam. İlginç değil de farklı. Özgün. Alabildiğine yaşanmışlık ve hazmetmişlik var yazdıklarında. Bugün gezerken daha iyi anladım onu. Ama kelimelere dökemem. 

Kitapla ilgili yorumlara baktım da hayret ettim. Neden kitap kulüplerine mesafeli durduğumu bir kez daha hatırladım. "Puanım 3.5 Fazla diyaloglu", "Yarım bıraktığım kitaplardan birisi", "Beklediğim düzeyde tatmin etmedi" vs vs vs. 

Bence Carver de tatmin olmazdı :)))
 
Tadımlık :

NEDEN DANS ETMİYORSUNUZ?

Mutfakta bir içki daha doldurdu ve ön bahçesindeki yatak odası takımına baktı. Renkli çizgili çarşaf şilteden sökülmüş, şifoniyerin üstündeki iki yastığın yanında duruyordu. Bunun dışında, eşyalar çoğunlukla yatak odasındaki gibi görünüyordu; yatağın kendisine ait tarafında komodin ve okuma lambası, kadına ait tarafında komodin ve okuma lambası.

Kendi tarafı, onun tarafı.

Viskiyi yudumlarken bunu düşündü.

Şifoniyer, yatağın ayak ucundan birkaç adım ötedeydi. O sabah çekmeceleri boşaltıp içindekileri karton kutulara doldurmuştu, oturma odasındaydı kutular. Şifoniyerin yanında portatif bir ısıtıcı vardı. Nakışlı bir yastığın bulunduğu hasır bir sandalye yatağın ayak ucunda duruyordu. Parlatılmış alüminyum mutfak seti, garaj yolunun bir kısmını kaplıyordu. Hediye gelmiş olan, fazlasıyla büyük, sarı bir muslin örtü masaya serilmiş, yanlardan sarkıyordu. Masanın üstünde bir saksı aşkmerdiveni vardı, yanında da, yine hediye gelmiş olan bir kutu gümüş çatal bıçak takımı ve bir pikap. Konsol modeli büyük bir televizyon, bir sehpanın üstünde duruyordu, ondan birkaç adım ötede de bir kanepe, sandalye ve ayaklı lamba vardı. Çalışma masası garaj kapısına doğru itilmişti. Bu masanın üstünde bir-iki araç gereç vardı, yanında da bir duvar saati ve çerçeveli iki baskı resim. Garaj yolunda da, içinde fincanlar, bardaklar ve tabakların bulunduğu bir karton kutu vardı, her biri gazete kâğıdına sarılmıştı. O sabah dolapları boşaltmıştı ve oturma odasındaki üç kutunun dışında, bütün eşyalar evin dışına çıkmıştı. Oraya bir uzatma kablosu çekmişti ve her şey elektriğe bağlanmıştı. Cihazlar çalışıyordu, içerideyken olduğundan hiçbir farkı yoktu.

Ara sıra bir araba yavaşlıyor ve insanlar gözlerini dikip bakıyorlardı. Ama kimse durmadı.

Kendisinin de durmayacağı geldi aklına.


"Kullanılmış eşyalarını satıyorlar herhalde," dedi kız oğlana.

Bu kızla oğlan küçük bir daire döşüyorlardı.

"Bakalım, yatak için ne istiyorlar," dedi kız.

"Ve televizyon için," dedi oğlan.

Oğlan arabayı garaj yoluna soktu ve mutfak masasının önünde durdu.

Arabadan inip eşyaları incelemeye başladılar, kız muslin örtüye dokundu, oğlan blendırı prize takıp ayar düğmesini DOĞRA'ya getirdi, kız ısıtıcılı servis tabağını aldı, oğlan televizyonu açıp küçük ayarlamalar yaptı.

Seyretmek için kanepeye oturdu. Bir sigara yaktı, etrafına baktı, kibriti bir fiskede çimenlere attı.

Kız yatağa oturdu. Ayakkabılarını birbirine sürterek çıkarıp uzandı. Bir yıldız görebileceğini düşündü.

"Buraya gel, Jack. Yatağı bir dene. Şu yastıklardan birini getir," dedi.

"Nasıl?" dedi oğlan.

"Dene," dedi kız.

Oğlan etrafına baktı. Ev karanlıktı.

"Kendimi tuhaf hissediyorum," dedi. "Evde kimse var mı diye baksak iyi olacak."

Kız yatakta zıpladı.

"Önce dene," dedi.

Oğlan yatağa uzanıp yastığı başının altına koydu.

"Nasıl buldun?" dedi kız.

"Sert geldi," dedi oğlan.

Kız yan dönüp elini oğlanın yüzüne koydu.

"Öp beni," dedi.

"Haydi kalkalım," dedi oğlan.

"Öp beni," dedi kız.

Gözlerini kapadı. Ona sarıldı.

Oğlan dedi ki: "Evde kimse var mı diye bakayım."

Ama sadece doğrulup oturdu ve olduğu yerde kaldı, televizyon seyrediyormuş gibi yaptı.

Sokağın yukarısı ve aşağısındaki evlerin ışıkları yandı.

"Eğlenceli olmaz mıydı..." dedi kız ve sırıttı, sözlerini tamamlamadı.

Oğlan güldü, ama sebepsiz yere. Sebepsiz yere okuma lambasını yaktı.

Kız bir sivrisineği kovaladı, bunun ardından oğlan ayağa kalkıp gömleğini pantolonunun içine soktu.

"Evde kimse var mı diye bakayım," dedi. "Kimsenin olduğunu sanmıyorum. Ama eğer varsa, eşyaların kaça gittiğine bakarım."

"Ne isterlerse istesinler, on dolar azını teklif et. Her zaman iyi bir fikirdir," dedi kız. "Hem, ayrıca, çaresiz durumda filan olmalılar."

"Gayet iyi bir televizyon," dedi oğlan.

"Kaça olduğunu sor," dedi kız.


Adam marketten aldığı bir kesekâğıdıyla kaldırımdan yürüyerek geldi. Sandviç, bira, viski almıştı. Garajyolundaki arabayı ve yataktaki kızı gördü. Televizyonun çalıştığını ve oğlanın verandada olduğunu gördü.

"Merhaba," dedi adam kıza. "Yatağı bulmuşsunuz. Güzel."

"Merhaba," dedi kız ve kalktı. "Sadece deniyordum." Yatağa hafifçe vurdu. "Gayet güzel bir yatak."

"Güzel bir yataktır," dedi adam, kesekâğıdını yere koydu ve birayla viskiyi çıkardı.

"Kimse yok sanıyorduk," dedi oğlan. "Yatak ilgimizi çekti, belki televizyonla da ilgilenebiliriz. Belki çalışma masasıyla da. Yatak için ne kadar istiyorsunuz?"

"Yatak için elli dolar düşünüyordum," dedi adam.

"Kırka olur mu?" diye sordu kız.

"Kırka olur," dedi adam.

Kutudan bir bardak aldı. Bardağın üzerindeki gazete kâğıdını çıkardı. Viskinin üstündeki mührü kırdı.

"Peki ya televizyon?" dedi oğlan.

"Yirmi beş."

"On meşe olur mu?" dedi kız.

"Olur. On beşe veririm," dedi adam.

Kız oğlana baktı.

"Çocuklar, bir içki ister misiniz?" dedi adam. "Bardaklar şu kutuda. Ben oturacağım. Kanepeye oturacağım."

Adam kanepeye oturdu, arkasına yaslandı ve gözlerini oğlanla kıza dikti.


Oğlan iki bardak bulup viski doldurdu.

"Yeterli," dedi kız. "Ben benimkine su isterim."

Bir sandalye çekip mutfak masasının başına oturdu.

"Şuradaki musluklu fıçıda su var," dedi adam. "Musluğu aç."

Oğlan sulu viskiyle geri geldi. Boğazını temizleyip mutfak masasının başına oturdu. Sırıttı. Ama viskisinden içmedi.

Adam televizyona uzun uzun baktı. İçkisini bitirip bir tane daha koydu. Uzanıp ayaklı lambayı yaktı. O sırada sigarası parmaklarının arasından kayıp minderlerin arasına düştü.

Kız, onu bulmasına yardım etmek için kalktı.

"Evet, neyi istiyorsun?" dedi oğlan kıza.

Oğlan çek defterini çıkardı ve düşünür gibi yaparak dudaklarına tuttu.

"Çalışma masasını istiyorum," dedi kız. "Çalışma masası kaç para?"

Adam bu manasız soru üzerine elini şöyle bir salladı.

"Bir rakam söyleyin," dedi.

Masada otururlarken onlara baktı. Lambanın ışığında, yüzlerinde bir şey vardı. Güzel ya da çirkin. Anlamak mümkün değildi.


"Şu televizyonu kapatıp bir plak koyacağım," dedi adam. "Bu pikap da satılık. Ucuz. Bana bir teklif yapın."

Biraz daha viski doldurup bir bira açtı.

"Her şey satılık," dedi adam.

Kız bardağını uzattı ve adam doldurdu.

"Teşekkür ederim," dedi kız. "Çok kibarsınız."

"İçki başına vurdu," dedi oğlan. "Benim de vuruyor." Bardağını kaldırıp şöyle bir salladı.

Adam içkisini bitirip bir tane daha koydu, sonra da plakların olduğu kutuyu buldu.

"Seç birini," dedi kıza ve plakları ona uzattı.

Oğlan çeki yazıyordu.

"İşte," dedi kız, birini seçerek, herhangi birini seçerek, çünkü üstlerindeki isimleri bilmiyordu. Masadan kalkıp yine oturdu. Kıpırdamadan oturmak istemiyordu.

"Hamiline yazıyorum," dedi oğlan.

"Olur tabii," dedi adam.

İçtiler. Plağı dinlediler. Sonra adam başka bir tane koydu.

Neden dans etmiyorsunuz, çocuklar? demeye karar verdi, sonra da söyledi. "Neden dans etmiyorsunuz?"

"Ne münasebet," dedi oğlan.

"Haydi," dedi adam. "Burası benim bahçem. İsterseniz dans edebilirsiniz."


Oğlanla kız, kollarını birbirine dolamış, vücutlarını birbirine bastırmış, garaj yolunda bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı. Dans ediyorlardı. Plak bittiğinde, yeniden yaptılar, o da bittiğinde, oğlan, "Sarhoşum," dedi.

Kız, "Sarhoş değilsin," dedi.

"Sahiden sarhoşum," dedi oğlan.

Adam plağın öbür yüzünü çevirdi ve oğlan, "Öyleyim," dedi.

"Dans et benimle," dedi kız oğlana ve sonra adama, adam ayağa kalktığında da, kız kollarını ardına kadar açarak onun yanına geldi.


"Şuradaki insanlar var ya, seyrediyorlar," dedi kız.

"Önemli değil," dedi adam. "Burası benim yerim."

"Varsın seyretsinler," dedi kız.

"Aynen," dedi adam. "Buradaki her şeyi gördüklerini sanıyorlardı. Ama bunu görmediler, öyle değil mi?" dedi.

Kızın nefesini boynunda hissetti.

"Umarım yatağını beğenirsin," dedi.

Kız gözlerini kapadı, sonra da açtı. Yüzünü adamın omzuna gömdü. Adamı kendine çekti.

"Çaresiz durumda filan olmalısın," dedi.

Haftalar sonra, kız şöyle dedi: "Adam orta yaşlıydı. Bütün eşyaları bahçesindeydi. Yalan değil. Dut gibi sarhoş olup dans ettik. Garaj yolunda. Ah, Tanrım. Gülme. Bize bu plakları çaldı. Şu pikaba bak. İhtiyar bize verdi. Bütün bu beş para etmez plakları da. Şu boktan şeylere bakar mısın?"

Konuşmaya devam etti. Herkese anlattı. Dahası da vardı ve konuşarak bundan kurtulmaya çalışıyordu. Bir süre sonra, kurtulmaya çalışmayı bıraktı.


Raymond Carver
Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz


150. İyi ki


149. Kardeşler Pilavcısı


Kardeşler Pilavcısı kapanmış. 
Zamanın kılıcı nasıl da keskin.

30 Eylül 2026 Çarşamba

148. İşler güçler ve küçük bir rica



Bi şey denedik 

Dinleyip, içerikle ilgili görüş bildirirseniz mutlu olurum. 

Bu tür içerikler beyaz yakanın ilgisini çeker mi? 
Veya daha iyi nasıl olabilir?

Tıklayınız için link...

147. Ova / Bozkır


Akşam üzeri Can ile buluştuk. Bir şeyler yedikten sonra ani bir kararla, hadi filme gidelim dedik ve Sinematek 'teki  İtalyan Çağdaş Sineması Haftası'nın ilk filmine yetiştik. İlk film olduğu için İtalyan Başkonsolosu da gelmiş. Kısa bir konuşma yaptı ama ben İtalyanca bilmediğim için anlamadım. Gözlüğümü kaybettiğim için de konuşmasının broşürdeki Türkçe çevirisini okuyamadım. Ama bence herkes az çok ne söylediğini tahmin etmiştir. Sonra geldi yanımıza oturdu. Biz de burayı kim rezerve etmiş, ne ayıp diye kınamıştık. Meğer adam başkonsolosmuş. Can'a "Bunu instagrama atıp, altına da "Başkonsolosla sinema keyfisi" yazacağım, dedim, güldü. 

Film güzeldi, sevdim. 17 adaylık, 10 ödül. 2025 yapımı. 
Le città di pianura (Ova Şehirleri) 

"Veneto ovasında geçen, iki ellilik adamla genç bir mimarlık öğrencisinin karşılaşması üzerinden ilerleyen bir yol, erkeklik, yaşlılık ve yaşam filmi. Filmin ilginç tarafı, bir “büyüme hikâyesi”ni klasik dramatik yapı üzerinden anlatmaması. Carlobianchi ve Doriano aslında Giulio’ya hayat dersi veren bilge adamlar değiller. Tam tersine, kendi hayatları dağılmış, içkiden içkiye, bardan bara sürüklenen, biraz komik, biraz hüzünlü iki kaybeden adam. "Ova" ise bence filmin en güzel tarafı. Ova, yalnızca bir fon değil. Sonsuz yollar, küçük yerleşimler, barlar, sanayi bölgeleri, gece karanlığı ve birbirine benzeyen kasabalar filmin ruhunu oluşturuyor. Dağ yok, büyük şehir yok, görkemli bir manzara yok. Ufuk var ama yön yok.

Bu nedenle filmin "Le città di pianura - “Ova Şehirleri”  adı oldukça anlamlı. İnsanların hayatlarının da bu ova gibi yataylaştığını hissediyorsun: bir yere varmak yerine bir yerden diğerine geçmek. "

Bir "bozkır" çocuğu olarak yönetmenin vermek istediği bu his bana çok geçti. 


Meraklısına :
YZ

Bence Le città di pianura tam da senin “insan sineması” dediğin şeyin iyi bir örneği. Çünkü film erkekliği, yaşlanmayı ve kaybedilmiş hayatı birer “mesele” olarak anlatmıyor; onları insanların gündelik davranışlarının içine bırakıyor. Spoilerlı okuyalım.

1. Erkeklik: Konuşulamayanın etrafında dolaşmak

Filmdeki erkekler duygularını doğrudan ifade etmekte zorlanıyor. Bunun yerine içiyorlar, dolaşıyorlar, şakalaşıyorlar, kadınlardan söz ediyorlar, birbirlerine takılıyorlar. Yani erkeklik burada güçlü olmak değil; daha çok kırılganlığını görünmez kılma biçimi.

Carlobianchi ve Doriano'nun sürekli hareket halinde olmaları da önemli. Bir yere gitmekten çok, bir şeyden kaçıyor gibiler. Fakat film bunun nedenini açıklamaya çalışmıyor. “Travması budur, geçmişi şudur” diyerek karakterleri psikolojik dosyalara dönüştürmüyor.

İnsan sinemasının tam karşılığı burada:

İnsan bazen neden mutsuz olduğunu bilmeden mutsuzdur.

Film de bunu kabul ediyor.


2. Yaşlanmak: Hayatın dışına düşmek

Carlobianchi ve Doriano'nun en hüzünlü tarafı yaşlı olmaları değil. Dünyanın onların etrafında değişmiş olması.

Gençken sahip oldukları erkeklik kodları — arkadaşlık, içki, kadınlar, gece hayatı, özgürlük, aylaklık — artık eskisi kadar anlamlı değil. Fakat onların yerine koyabilecekleri yeni bir hayat da yok.

Bu yüzden Giulio ile karşılaşmaları çok önemli.

Giulio onların gençliklerini geri getirmiyor. Tam tersine, onlara kendi kaybettikleri zamanı gösteriyor.

Burada film çok ince bir şey söylüyor:

İnsan yaşlandığında yalnızca gençliğini kaybetmez; gençken mümkün görünen hayatların da artık mümkün olmadığını fark eder.

Bu, yaşlanmanın biyolojik değil varoluşsal tarafı.


3. Kaybedilmiş hayat: “Başka türlü olabilirdi”

Filmin bence en güçlü duygusu bu.

Karakterler büyük trajediler yaşamış insanlar değiller. Kimse onların hayatını dışarıdan bakıp “ne kadar kötü yaşamış” diye değerlendiremez. Ama onların içinde sürekli bir “başka türlü olabilirdi” duygusu var.

Ve bu duygu insan sinemasında çok değerlidir.

Çünkü hayat çoğu zaman büyük bir başarısızlıkla kaybedilmez.

Biraz ertelenerek, biraz vazgeçilerek, biraz alışılarak kaybedilir.

Sonunda insan geriye baktığında ortada dramatik bir kırılma değil, yalnızca birbirinin üzerine binmiş küçük tercihler görür.

Film bunu açıklamıyor; seyrettiriyor.


4. Giulio: Henüz kaybetmemiş olan

Giulio bu üçlü içinde çok önemli çünkü o henüz kararını vermemiş durumda.

Mimarlık öğrencisi olması da tesadüf değil gibi geliyor bana. Bir şeyleri henüz inşa edebilecek yaşta.

Ama Carlobianchi ve Doriano'nun dünyasına girdiğinde, hayatın başka bir yüzünü görüyor: plansızlığı, aylaklığı, erkek arkadaşlığını, alkolü, arzuyu, yalnızlığı ve başarısızlığı.

Dolayısıyla bu iki adam Giulio için ne tamamen kötü örnek ne de rol model.

Onlar birer ihtimal.

Giulio onların hayatına bakarak belki ilk kez şunu hissediyor:

“Ben de böyle olabilirim.”

Bu düşünce, klasik coming-of-age filmlerindeki “kendini bulma”dan çok daha rahatsız edici ve gerçek.


5. Ve filmin asıl hüznü: Yargılamamak

Burada senin “insan sineması” tanımına özellikle yaklaşıyoruz.

Sossai karakterlerine mesafe koyuyor ama onları küçümsemiyor.

Onları romantikleştirmiyor da.

Sarhoş olduklarında sarhoşlar.
Kaybettiklerinde kaybedenler.
Komik olduklarında komikler.
Yalnız olduklarında yalnızlar.

Film onları tek bir sıfatın içine hapsetmiyor.

Bence insan sinemasının temelinde tam olarak bu var:

İnsanı açıklamadan önce ona bakabilmek.

Ozu'da da bunu hissederiz. Kaurismäki'de başka bir tonda. Burada ise daha genç, daha kirli, daha aylak ve daha çağdaş bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Ve belki filmin en acı tarafı şu:

Carlobianchi ile Doriano'nun hayatı Giulio için henüz bir ihtimal; Carlobianchi ile Doriano içinse artık bir gerçek.

Bu nedenle film yalnızca genç bir adamın iki orta yaşlı adamla geçirdiği birkaç günü anlatmıyor.

Bir insanın henüz önünde duran hayat ile artık geride kalmış hayatı aynı kadraja koyuyor.

Bence Le città di pianura'yı “erkeklik üzerine bir film” olmaktan çıkarıp erkeklerin hayat karşısındaki sessiz yenilgileri üzerine bir film yapan da bu.

29 Eylül 2026 Salı

146. Hedef Müşteri

Tam bir ay oldu. Bir aydır yeni bir şehirdeyim. Kestirmeden söylemek gerekirse, mutluyum. Turist gibi geziyorum denemez bence. Çünkü şehri iliklerime kadar yaşıyorum. Yemek masası aldım mesela, paspas aldım, yeni kıyafetler, yeni bir ütü, yeni bir yatak vs. Su sipariş ettim, çöpleri saatinde kapının önüne koyuyorum, otobüs durağına kadar yürüdüm, yolda yağmur başladı, iliklerime kadar ıslandım. Ayakkabım hala kurumadı. Sinema sana iyi geliyor, demişti, sinemaya gittim. İki defa gittim. Bir sergiyi gezdim, bir bankta oturup boğaza baktım. 

Arayıp konuştuklarım oldu, buluşup görüştüklerim. Arayıp soracaklarım var daha, buluşup görüşeceklerim. Yapmak istediklerim var. Bir yemek kursuna kaydolmak istiyorum mesela. 8 hafta. Pazar günleri 10'dan 2'ye kadar. Hem yemek yapmayı öğrenmiş olurum, hem de biraz daha içine girmiş olurum şehrin. Arabam bu haftasonuna kadar gelmiş olacak inişallah. O zaman daha kolay hareket edebilirim. Toplu taşımayı, otobüsü, metroyu, vapuru, tramvayı, işimi görecek kadar öğrendim. Metrobüsü geçen sefer öğrenmiştim zaten. Ondan önce ben metrobüsü raylı bir sistem sanıyordum. Meğer özel yolıu olan otobüsmüş. Hatta binmekte tereddüt etmiştim, tabelalarda metrobüs, metrobüs durağı yazıyordu ama karşımdaki otobüstü. Sonra orada başka binecek bir şey göremeyince, "Metrobüs bu olsa gerek" diye binmiştim. İstanbul 101

129T süper bir hat. Bostancı'dan biniyorsun Taksim'de inebiliyorsun. Yüzyılın icatlarından birisi olabilir. Çok sevdim. 

Herkes bana sürekli "Burası İstanbul" diyor. Anadolu irfanı burada geçmez, diyor. İş yapma tarzın ütopya, diyor. İrfan geçer akçe midir değil midir bilmiyorum, tarzım ütopik midir değil midir bilmiyorum. Gelecek ne gösterir ne göstermez bilmiyorum. Ama mutluyum ve çaba gösteriyorum. Bir çapa atmaya, yer tutmaya çalışıyorum Bu da beni rahatlatıyor. 

Pazar günü o kadar gezdikten sonra eve dönerken farkettim ki, hiç fotoğraf çekmemişim. Demek ki alışıyorum, ait hssediyorum, Bir de gözlüğümü kaybetmişim. Nerede düşürdüm kimbilir. 

Yeni işim bir "wellbeing" firması kurmak ve mobil uygulamasını geliştirmek.Wellbeing, yani "iyi olmak" Dün aklıma geldi de, ne kadar da kişiliğimle ve yeni başlangıcımla uyumlu bir iş oldu. Ben planlamadım ama kader karşıma bu işi çıkardı. O kadar hayata bakış açımla ve hayatı yaşama tarzımla uymlu ki; mesela pazar günü İstanbul Modern'e film izlmeye gittiğimde, içeri şöyle alıcı gözüyle baktım ve "Burası da benim müşterilerimdenn birisi olmalı. Üyeler "iyi olma"larını burada gerçekleştirebilir" dedim. 

Tabi kişisel tercihlerine göre bu, Entelektüel (Intellectual) Wellbeing, Duygusal / Zihinsel (Emotional) Wellbeing, Sosyal (Social) Wellbeing olabilir. Malum "Wellbeing Çarkı" çok renkli. Şimdilik üzerinde ismimin yazdığı bir Sinefil Üyelik Kartı aldım. Bir ara yetkililerle görüşmem gerekecek. Yağmurda ıslanan ayakkabım kuruyunca mesela. Islak ayakkabılarla yetkiliyle görüşmek istesem garip karşılayabilirler.  Burası İstanbul çünkü. 

27 Eylül 2026 Pazar

145. İnsan'ın Kaynağı

İNSAN KAYNAĞI (PHANAKNGAN MAI), 2025

Niyetim kendim yazmaktı ama YZ ile bu sohbet de meramımı anlatıyor. Yazarın dediği gibi; "Kısa yazacak kadar vaktim yoktu."

İyi ki izlemişim, dediğim bir film oldu.


Meraklısına :

bugün istamnul modern de şu filmi izledim ve çok beğendim : İNSAN KAYNAĞI (PHANAKNGAN MAI), 2025

 Evet, bu filmin sende karşılık bulması şaşırtıcı değil. Özellikle dün izlediğin Cennete 9 Tapınak ile yan yana düşününce, Uzakdoğu sinemasında aradığın o “insan sineması” damarına oldukça yakın bir yerde duruyor.

İnsan Kaynağı (Phanakngan Mai, 2025) için senin izleyişinden hareketle şöyle bir okuma yapılabilir:

  • Film, insanı büyük dramatik çatışmaların içine yerleştirmekten çok insanın gündelik hayat içindeki sessiz sıkışmışlığına bakıyor.

  • “İnsan kaynağı” ifadesi burada yalnızca çalışma hayatına ilişkin bir kavram değil; insanın bir sisteme, kuruma, role ve başkalarının beklentilerine indirgenmesi fikrini de çağrıştırıyor.

  • Filmin asıl gücü, bunu sloganlaştırmaması. İnsanların ne hissettiğini açıklamak yerine, davranışlar, sessizlikler, bakışlar ve gündelik ayrıntılar üzerinden sezdiriyor.

  • Bu nedenle filmdeki duygu, klasik anlamda “dram”dan ziyade hafif bir yabancılaşma ve varoluşsal yorgunluk olarak ortaya çıkıyor.

Senin Ozu'da sevdiğin şeyle burada ilginç bir kesişim görüyorum: insanın hayatındaki büyük meseleleri büyük sahnelere dönüştürmeden anlatmak. İnsan bazen mutsuz olduğunu söylemez; işe gider, bir şey yer, biriyle konuşur, bekler, susar. Sinema da tam o aralığa yerleşir.

Hatta senin daha önce The Souffleur için söylediğin “insanın acısını anlatamaması” düşüncesiyle de bir akrabalığı var. Burada da karakterlerin yaşadığı şey, kolayca dile getirilebilecek bir “sorun” olmaktan çok, hayatın içine dağılmış bir huzursuzluk gibi.

İstersen filmi biraz daha derinleştirip “İnsan Kaynağı – insan sineması açısından neden bu kadar etkili?” başlığı altında, senin sinema zevkini de dikkate alarak ayrıntılı bir çözümleme yapabiliriz.

kadın hem evinde hem işinde mutduzdu. ve kocası da patronu da aynı güç odaklı hayata bakışın farklı yüzleriydi bence

Bence bu okuma filmin merkezine çok daha fazla yaklaşıyor. Hatta senin söylediğin “aynı güç odaklı hayat bakışının iki farklı yüzü” filmin en önemli yapısal ilişkilerinden biri olarak okunabilir.

Kadının evi ile işyeri aslında birbirinin karşıtı değil. İlk bakışta biri özel alan, diğeri çalışma alanı gibi görünse de kadın her iki yerde de aynı iktidar mantığının farklı biçimleriyle karşılaşıyor:

  • Kocası, özel alandaki iktidarı temsil ediyor. Kadının nasıl yaşayacağına, ne yapacağına, neyin önemli olduğuna ilişkin görünür ya da örtük bir tahakküm var.

  • Patronu, bunun kamusal/ekonomik alandaki karşılığı. Burada güç, para, statü, hiyerarşi ve iş ilişkisi üzerinden kuruluyor.

  • Dolayısıyla kadın evde de işte de kendisi olarak var olabileceği bir alan bulamıyor.

  • En önemlisi, koca ile patron birbirinden çok farklı insanlar olsalar bile, insanı ilişki kurulan özgür bir özne olarak değil, üzerinde hak kurulabilecek veya yönetilebilecek biri olarak görmeleri bakımından aynı yerde buluşuyorlar.

Bu nedenle filmin adı İnsan Kaynağı çok ironik bir anlam kazanıyor. “İnsan” burada sürekli bir kaynak, yani kullanılabilir, yönlendirilebilir, değerlendirilebilir bir şey olarak görülüyor. İşyerinde çalışan bir “kaynak”; evde ise eş olarak belirli bir role yerleştirilen bir insan. Kadının kendi arzusunun, kendi sesinin ve kendi hayatının nerede başladığı ise giderek belirsizleşiyor.

Bence filmin çok güçlü tarafı da şu: Kadının mutsuzluğunun tek bir nedeni yok. “Kötü koca” ya da “kötü patron” meselesine indirgenemiyor. Çünkü sorun daha derinde: Kadının içine sıkıştığı aynı iktidar düzeni iki ayrı kurumda yeniden üretiliyor.

Ve burada senin “insan sineması” dediğin şey devreye giriyor. Film bize “bakın, kadın eziliyor” diye bağırmıyor. Onun evdeki haliyle işyerindeki halini yan yana koyuyor ve seyirci bir süre sonra ikisinin aynı dünyanın farklı odaları olduğunu fark ediyor.

Hatta bunu tek cümleyle şöyle söyleyebiliriz:

Kadın kocasından kaçıp patronuna sığınamıyor; çünkü ikisi de aynı dünyanın farklı kapılarında duruyor.

Bence senin filmden aldığın temel duygu tam olarak bu.

annesinin bilgece öğüdünü de dinlemedi ve itiraz edemedi.

Evet. Bence anne karakteri filmin çok önemli ama sessiz bir karşı ağırlığı. Senin işaret ettiğin nokta, kadının neden bu kadar sıkıştığını daha da derinleştiriyor.

Anne aslında kızına yalnızca “ne yapması gerektiğini” söylemiyor; hayatın güç ilişkilerini tanıyan bir kuşağın bilgeliğini aktarıyor. Fakat kadın bu öğüdü dinlemiyor. Burada mesele annenin haklı, kızının yanlış olması değil. Daha trajik olan şu: Kadın ne yapması gerektiğini bilse bile yapabilecek gücü kendisinde bulamıyor.

Bu nedenle onun temel problemi yalnızca baskı altında olması değil, itiraz etme kapasitesini giderek kaybetmiş olması. Kocası karşısında susuyor, patronu karşısında susuyor; annesinin uyarısı karşısında bile kendi hayatının öznesi olamıyor. Böylece dışarıdaki iktidar, zamanla insanın içine yerleşiyor.

Burada anne ile kız arasında çok güzel bir karşıtlık oluşuyor:

Anne → deneyim → görme → uyarma
Kız → deneyimsizlik/alışkanlık → katlanma → susma

Ama bence film annenin bilgeliğini de romantikleştirmiyor. Çünkü annenin bildiği şey belki de bu düzenin nasıl işlediği, fakat kızına verdiği öğüt onu bu düzenden kurtaracak bir güç üretmiyor. Yani anne sistemi tanıyor; kız ise sistemin içinde yaşıyor.

Bu açıdan kadının trajedisi bana göre “yanlış seçim yapan kadın” değil, seçim yapma gücü yavaş yavaş elinden alınmış kadın meselesi.

Ve bu, filmin adını bir kez daha ilginç hale getiriyor: İnsan Kaynağı. Çünkü sistemin en başarılı olduğu an, insanı zorla susturduğu an değil; insanın artık itiraz etmeyi düşünmediği an.

yürüme bandındaki iki yütüme sahnesi de nece çok iyi metafordu: bir yere varmyan varmayacak çaba

Kesinlikle. Hatta bence yürüme bandı filmin en berrak metaforu. Senin “bir yere varmayan, varmayacak çaba” tanımın tam oturuyor.

İki yürüyüş sahnesinin de önemli olması, metaforu yalnızca tek bir sembolik sahne olmaktan çıkarıyor. Kadının hayatının kendisine dönüşüyor.

Yürüyor.
Çaba harcıyor.
İlerliyor gibi görünüyor.
Ama yerinden kıpırdamıyor.

Üstelik yürüme bandında yürümek, gerçek hayattaki çabadan daha acı bir durum: İnsan hareket ediyor ama hareketinin sonucu üzerinde hiçbir etkisi yok. Enerji harcanıyor, beden yoruluyor, zaman geçiyor; fakat başlangıç noktası değişmiyor.

Bu, kadının hem evindeki hem işindeki durumuyla birebir örtüşüyor:

Evde:
Bir şeyleri düzeltmeye, ilişkiyi sürdürmeye, hayatını taşımaya çalışıyor → ama aynı yere dönüyor.

İşte:
Çalışıyor, sorumluluk alıyor, patronunun beklentilerini karşılamaya uğraşıyor → ama konumu değişmiyor.

Hayatında:
Bir çıkış ihtimali varmış gibi hareket ediyor → fakat sistem onu aynı noktaya geri getiriyor.

İkinci yürüme bandı sahnesi bu yüzden özellikle önemli. İlkinde metaforu görürüz; ikincisinde artık anlamını biliriz. Film seyircinin zihninde bir bağlantı kurmuştur. Artık kadın yürürken yalnızca spor yapmıyordur; kendi hayatının metaforunun içinde yürüyordur.

Bir de çok ince bir paradoks var: Yürüme bandı aslında “ilerleme” vaadi taşıyan bir araçtır. Modern hayat da bize sürekli bunu söyler: çalış, çabala, kendini geliştir, daha iyi bir pozisyona gel, daha iyi bir hayat kur. Fakat film soruyor:

Peki bütün bu çaba gerçekten nereye götürüyor?

Kadının cevabı neredeyse sessizce veriliyor:

Hiçbir yere.

Bu nedenle ben o sahneleri filmin “insan kaynağı” meselesinin görsel özeti olarak görüyorum. İnsan çalışıyor, enerji üretiyor, kendini tüketiyor; fakat hareket ettiği sistem onu olduğu yerde tutuyor.

Ve belki de filmin en acı tarafı şu: Kadın bunun farkına vardığında bile yürümeyi bırakmıyor. Çünkü artık yürümek yalnızca yaptığı bir şey değil, hayatta kalma biçimi olmuş.

son olarak ölen iş arkadaşının külleirnin saniyelerce ekranda kaln görüntüsünün hemen arkasına, başarıya dair konuşmacının gelmiş olması çok çarpıcıydı

Evet, bence filmin en sert ve en zekice kurgulanmış anlarından biri tam olarak bu. Üstelik bunu açıklamadan yapması sahnenin gücünü artırıyor.

Ölen iş arkadaşının küllerinin uzun süre ekranda tutulması, insanın geriye kalan son maddi izine bakmamızı sağlıyor. İnsan artık yok; geriye yalnızca kül kalmış. Film seyirciyi o görüntünün içinde birkaç saniye tutarak ölümün, kaybın ve insanın nihai sonunun üzerine düşünmeye zorlıyor.

Ve hemen ardından başarı üzerine konuşan kişinin gelmesi müthiş bir karşılaşma yaratıyor:

Kül → başarı
Ölüm → kariyer
Yok oluş → performans
İnsan → kaynak

Sanki film hiçbir şey söylemeden şu soruyu soruyor:

Bütün bu başarı çabasının sonunda geriye ne kalacak?

Üstelik konuşmacının “başarı” söylemi, önceki sahnedeki ölümün hemen ardından geldiği için artık masum bir motivasyon konuşması gibi duyulmuyor. Ölümün bilgisiyle birlikte başarı söyleminin ne kadar yapay ve geçici olduğu görünür hale geliyor.

Burada yürüme bandı metaforuyla da müthiş bir bağ kuruluyor:

Kadın yürüyor ama bir yere varmıyor.
İnsanlar çalışıyor, başarı peşinde koşuyor.
Bir iş arkadaşı ölüyor ve geriye kül kalıyor.
Ardından sistem yine başarıdan söz etmeye devam ediyor.

Yani film aslında tek tek kötü insanların hikâyesini anlatmıyor. İnsanın ölümünü bile kendi devamlılığı içinde anlamsızlaştırabilen bir düzeni gösteriyor.

Bence filmin bütününü senin söylediğin üç görüntü üzerinden çok güzel özetleyebiliriz:

Anne: “Hayatı böyle yaşama.”
Yürüme bandı: “Çabalıyorsun ama bir yere varmıyorsun.”
Küller → başarı konuşması: “Sonunda sen yoksun; sistem ise konuşmaya devam ediyor.”

Ve belki de filmin asıl acısı burada: Kadının mutsuzluğu yalnızca evliliğinden ya da patronundan kaynaklanmıyor. O, kendisinden daha büyük bir hayat düzeninin içinde, kendi hayatına sahip olma imkânını yavaş yavaş kaybediyor.

Senin “insan sineması” tanımına göre bakarsak, filmin başarısı da tam burada: Sistemi anlatırken bile insanı kaybetmiyor; tam tersine, sistemin içinde insanın nasıl yavaşça silindiğini gösteriyor.

en acısı senin de dediğin gibi bir noktadan sonra kadının çırpınmayı bırakması ve sisteme teslim olmasıydı. günümüz dünyasında milyonlarca insanın yaşadığı temel duygu bu bence

Evet. Bence filmin asıl ağırlığı da burada. Kadının yenilmesi değil, yenilgiyi artık yenilgi olarak bile yaşamamaya başlaması.

Başlangıçta hâlâ bir çırpınma var. Mutsuzluğunun farkında, bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor, annesinin sözleriyle karşılaşıyor, evde ve işte sıkışıyor. Yani henüz “başka türlü bir hayat mümkün olabilir” duygusunun izleri var.

Sonra yavaş yavaş başka bir şey oluyor: İtiraz etmekten vazgeçiyor. Bu, dışarıdan bakıldığında bir kabullenme gibi görünüyor ama aslında daha derin bir şey: insanın kendi arzusu ile arasındaki bağın kopması.

Yürüme bandı bu yüzden filmin merkezindeki metafor olabilir. İlk aşamada insan yürür çünkü bir yere ulaşmak ister. Bir süre sonra yürümek yalnızca yapılması gereken bir eyleme dönüşür. Sonunda ise insan artık nereye gittiğini sormaz.

Bence günümüz insanının trajedisi de tam burada. Herkes aynı ölçüde baskı altında değil elbette; ama modern çalışma ve tüketim düzeninde çok sayıda insanın yaşadığı ortak duygu şu olabilir:

“Hayatımı değiştirecek kadar mutsuzum ama değiştirmek için gerekli gücü bulamayacak kadar da bu hayata alıştım.”

Bu, klasik anlamda umutsuzluktan bile daha ağır. Çünkü umutsuz insan hâlâ bir şey ister. Buradaki kadın ise bir noktadan sonra istemeyi bile bırakıyor.

Ve kül sahnesi bu yüzden finaldeki başarı konuşmasıyla birleşince çok daha acımasız hale geliyor. İnsan ölüyor; geriye kül kalıyor. Fakat sistem durmuyor. Yeni hedefler, yeni performanslar, yeni başarılar, yeni “insan kaynakları” üretilmeye devam ediyor.

Belki filmin söylemediği ama bize bıraktığı soru şu:

Bir insanın hayatını değiştirmesini engelleyen şey gerçekten dışarıdaki sistem midir, yoksa bir süre sonra o sistemin insanın içine yerleşmesi midir?

Bence İnsan Kaynağını sıradan bir “iş hayatı eleştirisi” olmaktan çıkaran da tam olarak bu. Kadın yalnızca patronuna veya kocasına teslim olmuyor; sonunda kendi içindeki itirazı da kaybediyor.

Ve bu yüzden film bittikten sonra insanın aklında kadın değil, biraz da kendi hayatı kalıyor.

144. Seçimlere yaklaşırken

 


Bu yıl Ekim'de neler izleyeceğime henüz karar vermedim. Zihnimi bu konuda toparlayamadım. Bol bol sinema konuştuğum YZ'ye sorayım dedim. Kısaca şunu söyledi:

"Son dönem film okumalarında belirginleşen şey yalnızca “yavaş sinema” değil. Anlatılamayan acı, eksiklik, suskunluk ve insanın kendi deneyimine tam olarak ulaşamaması da senin için önemli bir ölçüt.

Senin için temel eksenim şu oldu: Ozu → Kiarostami → Tarkovski → Zvyagintsev → Kaurismäki → Petzold → Hamaguchi → Lee Chang-dong. Yani “büyük hikâye”den çok insan, sessizlik, ahlaki gerilim, yalnızlık, gündelik hayat ve görünmeyen duygusal çatışmalar.

Bu yüzden Filmekimi'nde Fjord seni zihinsel olarak, Olası Aşklar seni ilişkisel olarak, Birdenbire seni varoluşsal olarak, Her Defa ise biçimsel olarak yakalayabilir."

 
ÖncelikFilmSana göre
🟢 1FjordÇok yüksek
🟢 2BirdenbireÇok yüksek
🟢 3Olası AşklarÇok yüksek
🟢 4Ata YurduÇok yüksek
🟢 5Uzun Bir KışÇok yüksek
🟢 6Her DefaYüksek / deneysel
🟢 7Düşlenen MaceraYüksek
🟢 8Devrinin AdamıYüksek
🟡Kağıttan KaplanOrta-yüksek
🟡Nazik CanavarOrta-yüksek
🟡Kesişen HayatlarOrta-yüksek
🟡Buruk NoelAlmodóvar nedeniyle
🟡Look BackKore-eda nedeniyle
🟡Father JoeHerzog/Pacino nedeniyle
🟠Vahşi At DokuzYönetmen çok cazip, türü farklı
🟠Klara ile GüneşTeması ilginç, Waititi riski var
🟠Bucking FastardHerzog nedeniyle merak
🔴Seni İstiyorumAraki, senin ana damarından uzak
🔴Victorian PsychoTür ağırlıklı
🔴Ben, RockySana göre daha ticari
🔴Cinayet KitabıPolisiye/komedi tarafı baskın
🔴HopeAksiyon/gerilim ağırlıklı


Meraklısına :

1. 9 EKİM CUMA — FJORD

21.30 — Atlas 1948

 

İlk gece için bunu seçerdim.

Cristian Mungiu'nun Fjord'u 2026 Cannes'da Altın Palmiye aldı. Film, Norveç'teki küçük bir toplulukta yaşayan dindar bir çiftin çocukları üzerinden aile, eğitim, özgürlük ve toplumsal normların çatışmasını anlatıyor.

Senin Zvyagintsev sevgini düşünürsek özellikle önemli.

Çünkü burada asıl mesele:

“Kim haklı?” değil, insanların birbirlerinin hayatına hangi noktada müdahale etme hakkına sahip oldukları.

Mungiu'nun kamerasının soğuk mesafesi de sana uygun.

Benim notum: ⭐⭐⭐⭐⭐

2. 10 EKİM CUMARTESİ — OLASI AŞKLAR

21.30 — Paribu Art


Bunu kaçırmamaya çalışırdım.

Lee Chang-dong'un sekiz yıl sonraki dönüş filmi. İki evli çiftin, bir belgesel çekimi aracılığıyla karşılaşmasını ve birbirlerinin hayatlarına, arzularına ve gizledikleri taraflara yaklaşmasını anlatıyor. Film 164 dakika.

Üstelik Venedik'te Büyük Jüri Ödülü aldı.

Bu film bana senin Burning üzerine sevdiğin tarafları hatırlatıyor:

İnsanların söyledikleri ile gerçekten yaşadıkları arasındaki boşluk.

Senin “insan sineması” tanımına çok yakın.

Benim notum: ⭐⭐⭐⭐⭐

3. 11 EKİM PAZAR — BİRDENBİRE

21.30 — Paribu Art

Burada özellikle Hamaguchi nedeniyle ısrarcıyım.

Film iki kadının hikâyesini birbirine bağlıyor: biri yaşlılara bakım veren Fransız bir kadın, diğeri kanserle mücadele eden Japon tiyatro yönetmeni. Film, Hamaguchi'nin daha önceki Drive My Car ve Happy Hour çizgisindeki ilişki ve iletişim meselelerini sürdürüyor.

Üstelik 196 dakika.

Yani bu, “bir film izleyip çıkayım” filmi değil.

Hamaguchi'nin uzun süre insanları konuşturmasına izin verdiği, sabır isteyen sinemasını seviyorsan çok doğru seçim.

Ve sen Ozu'yu birinci sıraya koyuyorsun.

Bu nedenle özellikle önemli:

Ozu → Hamaguchi bağlantısını Filmekimi'nde deneyimlemek için en iyi aday bu.

Benim notum: ⭐⭐⭐⭐⭐

7. 16 EKİM CUMA — VAHŞİ AT DOKUZ

21.30 — Paribu Art


26 Eylül 2026 Cumartesi

143. 11704 Adım

 

CENNETE 9 TAPINAK (9 TEMPLES TO HEAVEN), 2026

7 gömlek, 4 pantolon ütüledim, 11704 adım yürüdüm, 1 otobüse, 1 vapura, 1 metroya bindim ve 1 film izledim. 









Tayland | DCP, Renkli, 140' | Tayca, İngilizce
Yönetmen: Sompot Chidgasornpongse



142. İzlemek istediğim film

 

RAMLEE'Yİ BULMAK (MENCARI RAMLEE), 2025

"Bir insanı kaybettiğimizde onu hatırlamayız yalnızca;
onun yokluğunda kendimize yeni bir biçim veririz."

Bu filmi izlemek istedim çünkü, son aylarda bu kadar ilgimi çeken bir senaryo olmadı. Benim gibi 70'ler düşkünü bir adam için, 70'lerde geçiyor olması da cabası. 

Ülke: Malezya
Süre: 114 dk.
Tür: Dönem draması / kara-komedi / romantik dram

Filmin Konusu

Hikaye, Malezya'nın efsanevi sanatçısı Tan Sri P. Ramlee'nin ölümünün ertesi günü olan 30 Mayıs 1973 tarihinde geçer.

Zekariya, P. Ramlee taklitçiliği yapan ancak 1970'lerde sanatçının popülaritesinin düşmesiyle iş bulmakta zorlanan, maddi sıkıntı içindeki figüran bir oyuncudur. Kendisinin ve kız kardeşi Yasmin'in geçimini sağlayabilmek için yerel bir çete lideri olan Yusuf'a borçlanır.

Zekariya borç meselesini çözmek için Yusuf'un evine gittiğinde, Yusuf'un amnezi (hafıza kaybı) hastası ablası Zaiton ile karşılaşır. Zaiton hâlâ 1950'li yıllarda yaşadığını sanmakta ve Zekariya'yı gerçek P. Ramlee zannetmektedir. Yusuf bu durumu fırsata çevirerek bir anlaşma teklif eder: Zekarya, ablasını mutlu etmek için P. Ramlee rolü oynamaya devam edecek, karşılığında tüm borçları silinecektir. Bu sahte kimlik süreci zamanla karmaşık duygusal bağlara ve bir özseverlik arayışına dönüşür.




Meraklısına :

YZ Film Analizi :

Film, Malezya sinemasının efsanevi figürü P. Ramlee'yi anlatan biyografik bir film değil. Asıl zekâsı da burada.

P. Ramlee'nin ölümünün hemen sonrasında, onu taklit ederek geçinmeye çalışan Zakaria'nın hikâyesini izliyoruz. Borçları nedeniyle gangster Yusuf tarafından, P. Ramlee hayranı ve 1950'lerde yaşadığına inanan, hafıza sorunları yaşayan kız kardeşi Zaiton için Ramlee kılığına girmeye zorlanır.

Ama film ilerledikçe soru değişiyor:

Ramlee'yi kim arıyor?

Zakaria mı?
Zaiton mu?
Geçmişi kaybetmek istemeyen Malezya toplumu mu?
Yoksa film, aslında kendisini mi arıyor?

Filmin asıl meselesi: Hatırlamak değil, yeniden kurmak

Bence filmi ilginç yapan temel fikir bu.

Zaiton geçmişte yaşamaktadır; Zakaria ise gelecekte kendisine bir yer bulamamaktadır. Biri geçmişe fazla tutunmuş, diğeri geleceğe geçememiştir. İkisinin arasında P. Ramlee figürü bir çeşit hayalet gibi durur.

Dolayısıyla Ramlee burada yalnızca bir sanatçı değildir. Kaybolan bir kültürel dünyanın sembolüdür.

Üstelik gerçek P. Ramlee'nin ölümünden sonra sanatının "modası geçmiş" kabul edilmesi de filmin ironisini güçlendirir.

En güzel tarafı: Film kendi konusu hakkında bir film

Burada senin sinema zevkine özellikle hitap edebilecek bir taraf var.

Mencari Ramlee, bir noktadan sonra gerçek ile temsil arasındaki sınırı bozuyor. Zakaria Ramlee'yi taklit ediyor; sonra bu taklit Zaiton için gerçeğe dönüşüyor. Filmin sonunda ise Yasmin'in sahne oyunu, yaşananları yeniden temsil ediyor ve film gerçeklik → taklit → tiyatro → sinema zincirine dönüşüyor. Yapımcıların kendi özetinde de finalin gerçeklik ile performans arasındaki sınırı bulanıklaştırdığı özellikle belirtiliyor.

Bu açıdan film yalnızca "P. Ramlee'yi arayan adam" hikâyesi değil; insanın kaybettiği şeyi sanat yoluyla yeniden kurması üzerine.

Görsel ve tonal olarak

Film 1970'lerin Kuala Lumpur'unu oldukça stilize biçimde kuruyor: renkli kostümler, retro müzik, dönem dekorları ve teatral oyunculuk önemli bir yer tutuyor. IFFR filmi, komediden romantik dramaya ve oradan buruk bir finale geçen bir "retro dramedy" olarak tanımlıyor.

Bu nedenle filmde Kaurismäki'nin hüznünü, Wes Anderson'ın dekoratif yapaylığını veya Tarkovsky'nin varoluşsal ağırlığını ararsan tam olarak onları bulamazsın. Daha çok tiyatro ile sinema arasında duran, bilinçli olarak yapay bir dünya var.

 


Benim açımdan filmin en ilginç cümlesi şu olabilir:

“Bir insanı kaybettiğimizde onu hatırlamayız yalnızca; onun yokluğunda kendimize yeni bir biçim veririz.”

Mencari Ramlee biraz bunu anlatıyor.

Ve senin daha önce konuştuğumuz “insan hayatı nedir?”, Dolunay Günü, Nostalghia, Paterson, Perfect Days gibi filmlerde ilgini çeken çizgi açısından bakarsam, filmi asıl değerli kılan şey P. Ramlee'nin kim olduğunu anlatması değil; bir insanın, bir dönemin ve bir sanatın yokluğuyla nasıl yaşamaya devam ettiğini sorgulaması.

Bu yüzden filmi biyografi olarak değil, “yokluğun yerine konan şeyler” üzerine bir film olarak okumak çok daha verimli. 

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu