10 Haziran 2026 Çarşamba

39. Nasıl oluyor da oluyor?


Fotoğrafları düzenliyorum. Daha doğrusu düzenleyebileceğimi düşündüm. Ama işin içinden çıkamadım. Binlerce fotoğraf var. Baktım olacak gibi değil, "ne olacaksa olsun" deyip açtım Claude'un ajan modunu, verdim yetkiyi. "Al kardeş bilgisayarım sana teslim. Düzenle şu fotoğrafları" dedim. Sağolsun girdi pc'ye, açtı fotoğrafları, didik didik etti, klasörler oluşturdu, önce yıllara göre, yılların içinde de konularına göre düzenleyiverdi. Hataları oldu mu? Oldu. Anlam kaymaları var mıydı? Vardı. Ama işimi gördü sonuçta. 

Ve fakat benim dikkatimi çeken şey şu oldu: 

Bu fotoğraflardaki adamların hepsi, nasıl olurda hep ben olabilirim?









EDIT : 





















Karantina döneminde Türk Ressamlarının tablolarını canlandırma projesi vardı.
Biz de hemşehrimiz Fikret Otyam'ın tablosu ile katılmıştık ve çok beğenilmişti. 


9 Haziran 2026 Salı

38. Mini ders ya da siz hangi elementsiniz?


Bence temel bilimler dersleri okulda bize doğru bir yöntemle anlatılmıyor. Temel Bilimlerden kastımın, matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi olduğunu anlamışsınızdır

Gerçi bu dediğim tüm dersler için geçerli ama hayatı yaşarken içinde bulunduğumuz dünyayı tanımak, anlamlandırmak için çok önemli temel bilimler. Bu konun önemi anlatılırken nedense hep, sadece matematik üzerinden örnek verilir. Mesela derler ki, "Matematik bilmeden marketten nasıl alışveriş yapabilirsin? El-Hak doğrudur. Ama bence daha güzel örnekler de verilebilir. Bir tane vereyim şimdi size. Bir taneden bir şey olmaz :))

Kimya'dan girelim konuya. Elementleri birer insan gibi, özelliklerini de kişilik özelliği olarak düşünelim.  Mesela "Oksijen (O)" den başlayalım. 

Nasıl bir şeydir bu oksijen?

1. Yüksek Elektronegatiflik: Diğer elementlerle bağ kurmaya çok isteklidir ancak bunu kontrollü ve kararlı bir şekilde yapar. 
2. Oksitleyicillik :  Maddeleri başka bir şeye veya enerjiye dönüştürme yeteneği.
3. Yaşam Destekleyici: Organik yaşamın temel taşıdır. 

 Şimdi bir de Hidrojen'e (H) bakalım :

1. Düşük Yoğunluk: En hafif ve en hareketli elementtir. 
2. Yüksek Yanıcılık: Anında patlama potansiyeli taşır. 
3. Bağ Kurma İsteği: En kararlı bileşiklerini  diğer elementlere tutunarak oluşturur.  

Örneklerimiz çoğaltılabilir ama 3 elementle sabit tutalım ve son olarak Flor'a (F) bakalım:

1. En Yüksek Reaktivite: Doğadaki en saldırgan elementtir, hiçbir engel tanımaz.  
2. İstisnasız Tepkime: Her şeyle, en soğuk koşullarda bile agresif tepkimeye girer. 
3. Koroziflik: Temas ettiği her yapıyı aşındırır ve zayıflatır.  

İkinci aşamada, bunları birbirleriyle tepkimeye sokalım. Arkadaşlık, sevgililik, evlilik gibi sanki. Bakalım ne olacak

Hidrojen ve Flor (H&F) :

1. Hidrojen Florür (HF) Bileşiği:
Bu, tepkime Hidroflorik Asit adını alır. Bu asit, kimya dünyasının en "tehlikeli" ve "istisnai" maddelerinden biridir; çünkü camı bile aşındırabilme özelliğine sahiptir.

2. Isı Patlaması:
Hidrojen ve Flor birleştiğinde ortaya inanılmaz miktarda enerji çıkar. Bu tepkime o kadar hızlı ve şiddetlidir ki, genellikle bir kıvılcım veya katalizör bile gerektirmez. 

3. Aşırı Zehirlilik ve Korozif Etki
Hidrojen florür, temas ettiği canlı doku üzerinde çok sinsi ve derin bir tahribat yaratır; kalsiyumla tepkimeye girdiği için kemiklere kadar nüfuz eden bir zehirlenme etkisi yapar.

Şimdi de aynı Hidrojen'i Oksijen'le tepkimeye sokalım (HO) :

1. Su (H2O) Molekülü
Tek başlarına uçucu ve yanıcı olan iki elementin, birleşerek hayati bir denge oluşturmasıdır.

2. Hidrojen Bağları (Moleküler Denge):
Su molekülleri kendi aralarında "hidrojen bağları" kurarlar. Bu bağlar, suyun sıvı kalmasını, yüzey gerilimi oluşturmasını ve doğada düzenli bir yapıda sürekli olarak bulunmasını sağlar.

3. Enerjinin Dönüşümü :
Hidrojen ve oksijenin birleşmesi de ekzotermiktir (enerji açığa çıkarır), ancak bu enerji flor tepkimesindeki gibi bir patlama değil, "ısı ve ışık" şeklinde kontrollü bir enerji salınımıdır.

 Aynı Hidrojen, Oksijen'le bir araya gelince "yaşam" , Flor'la bira araya gelince "ölüm" ortaya çıktı. Siz siz olun reaksiyona gireceğiniz elemente dikkat edin, derim. 

Peki siz hangi elementsiniz? 

Meraklısına :

Bu yazı beni kesmedi, biraz daha okumak istiyorum, ek ders almak istiyorum hocam, diyenler için bir link bırakıyorum : 

8 Haziran 2026 Pazartesi

37 Kız Meselesi

 


Sabah 8'de evden çıkmıştım, şimdi eve geldim. Üzerimden silindir geçmiş gibi hissediyorum. Rahatlayabilmek, yaşadıklarımı anlamlandırabilmek ve en önemlisi "yaşadıklarımdan ne öğrendim"i kayıt altına alabilmek amacıyla yazıyorum. Bir gün bir molla -evet bildiğiniz klasik medrese eğitimi almış, sarıklı cübbeli bir molla- "ben size yazmanızı öneririm" demişti. Yazıyorum işte. 

Bağlam ve Kavramsal Çerçeve :

Yazdıklarım dağınık görünüyor ama hiç önemli değil, bana iyi geliyor. Kendi hayat yolumda ve günlük yaşantımda iyi olanı, insana yakışır bir estetikte olanı olanı, faydalı ve merhametli olanı kendime yol olarak belirlemeye çalışıyorum. Aslında bütün derdim de, yüküm de bu. O yüzden yazdıklarım karışık ve dağınık. Çünkü hem bir yandan iyinin, doğrunun, estetiğin, faydanın ve merhametli olanın ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum; hem de bir yandan da bunu içselleştirip hayatıma uygulamaya çalışıyorum. Eskilerin okuyarak öğrenme, ötesi görerek öğrenme, onun da ötesi yaşayarak öğrenme dedikleri şeye benzer bir durum. 

Temel Kavramlar: 

Bu kavramsal çerçeveden sonra bu postta yazacağım temel kavramdan da bahsetmek isterim. Uzun yıllardır blog yazmama rağmen blogger'ın profil kısmını pek öenmsemezdim. İlk defa bu sefer profilimdeki en sevdiğiniz kitaplar kısmına Nasrettin Hoca Fıkraları yazdım. Neden böyle yazdım izah edeyim. DIKW Hiyerarşisi diye bir şey var malum. D (Data / Veri), I (Information / Malumat), K (Knowledge / Bilgi) , W (Wisdom / Bilgelik). Veri, işlenmemiş, bağlamdan yoksun ham gerçekler. Bilgi, malumatın deneyim, sentez ve analizle birleşerek eyleme dönüştürülebilir hale gelmesi. Bilgelik ise, bilginin doğru zamanda, doğru ve ahlaki şekilde ve stratejik bir temelde uygulanması. Nasrettin Hoca bilgedir. En basit bir dataya dahi bilgelik penceresinden - eskilerin deyimiyle hakikat penceresinden- bakar ve konuşur. Ve bunu o kadar kolay ve herkesin anlayabileceği basitlikte yapar ki, şaşa kalırız. Yani inşallah şaşa kalıyoruzdur, yoksa gülüp geçiyorsak Hoca'yı standupçı sanıyoruz demektir. 

Derler ki; zamanın emiri Hocanın maharetlerini duyunca onu huzuruna çağırmış. Demiş ki "Senden bu eşeğe okuma öğretmeni istiyorum." Hoca da "Hay hay, ama bana 1 yıl süre verin" demiş. Dışarı çıkınca arkadaşları, "Aman Hocam sen ne yaptın? Sen nasıl bu eşeğe okuma öğreteceksin? Bu adam seni öldürür!" demişler. Hoca da gayet sakin, "Amaaaan demiş, Bir yıla kadar ya ben ölürüm, ya o ölür, ya da eşek ölür zaten."

Dünyanın en önemli liderlerine - en önemli diyorum dikkatinizi çekerim- danışmanlık ve koçluk yapan Peter Hawkins diye bir İngiliz Profesör  ve onun "Nasrettin Hoca'nın Liderlik Rehberi" diye bir kitabı var. Kitabında bu fıkraya yönelik özet olarak diyor ki; "Evet, Hoca haklı! Tüm sorunları konuşarak, iletişim kurarak, hatta tüm iyiniyetli ve doğru çabalarınızla çözemezsiniz. Hayatta elinizden bir şey gelmeyen durumlar, çözemeyeceğiniz sorunlar vardır."  

Olay / Data - 1

Baştada söyledim, sabah 8 gibi dışarı çıktım. Sabahları dışarı çıkmak son zamanlarki en büyük kişisel hedefim ve başarım. Çıkabildiğim zamanlarda kendimi takdir ediyor, ve irademi öpüp başımın üzerine koyuyorum. Detaya girmeye gerek yok, çok su kaldırır konular. Börekçiye gittim, çay söyledim ve kahvaltı yapmak için arkadaşlarımın gelmesini beklemeye başladım. Tam çayımı içip, sabahın duruluğunun keyfini çıkarırken sokağın karşısındaki köfteciden, Neşet Ertaş "Heeeeeeeeeeey" diye bir bağırıyor ki, yıkıyor ortalığı. "Gözünü seveyim Neşet Baba, ben de bozkırdanım, ben de çok seviyorum bu türküyü ama canına yanına yandığım lütfen lütfen lütfen sus. Kafam bir milyon zaten" diye yalvarıyorum içimden. Farkettim ki, Neşet Baba'nın beni duyacağı yok, kaptırmış kendini. Gideyim köfteciden incanca rica edeyim, lütfen sesini biraz kısar mısınız? diyeyim diye aklıma geldi. Ama sonra düşündüm ki, "herkes benim gibi olmak, benim içimde bulunduğum ruh halini yaşamak zorunda değil ki. Belli ki adam, pazartesi sabahı neşelenmiş, kendince coşkunluğunu yaşıyor. Bu kadarcık da tolerans da olmasın mı toplum içinde?" Türkü bitti. Neşet Baba diyeceğini dedi. Köfteci arkasına, bu sefer de bir ablayı açtı. Abla da yıkıyor ortalığı "Haydindi hopla da gel / Şalvarı topla da gel" diye. Güldüm. Dedim, söyleyin lan! Hepiniz söyleyin! Karışmıyorum neşenize." O türkü de bitince, sessizlik oldu. Bir daha yeni türkü açmadı köfteci. Sokak bir anda eski sessizliğine geri döndü. "Ne oldu şimdi?" dedim. "Ne çabuk bitti? İki türkülük müydü sevincimiz? Bunun için miydi onca yaygara? Afedersin erken boşalma gibi. Çok az. Çok çok az. Zamane insanı işte. Ne yapsa bulaşmış, gitmiyor içindeki keder. 

Hadi şimdi Nasrettin Hoca gibi, bu Data'dan yola çıkarak bir "Bilgelik" çıkaralım: 

Bizim Eczacı arkadaş bizden daha genç malum. Okulu bitirip Ankara'dan memlekete geldiğinde, aklında bir soru vardı: Eczanemi memlekette mi açayım yoksa Ankara'da mı açayım? Kafasındaki kendince değerlendirmelerle, karar vermeye çalışıyordu. Tam o günlerde, Belediye'nin önünden çarşıya doğru yürürken, önünden bir kamyonet geçmiş ve arkasında şu yazıyormuş: "Sensiz hep eksik kalacak bu şehir." 

Bu zeka küpü arkadaşımız da - çok iyi bir fen lisesinden ve sayılı bir üniversiteden mezundur- bu sözü kendine işaret kabul edip, eczanesini memlekette açmaya karar vermiş. Çok da iyi bir karar vermiş aylık 15-20 mio arası satış yapıyor. Benim de aklıma geldi, "Acaba dedim, Neşet Baba aslında sabahın o saatinde beni rahatsız ediyor gibi görünüyor ama bu bana bir işaret olabilir mi? -meraklıları, uzmanları bilir, şizofreni böyle böyle masum işaretlerle başlar.- 

Analizi bir kenara bırakıp, acaba bu bana bir işaret mi dediğim, her duyduğumuzda bize ironik bir şekilde göbek attıran türkünün bilgece ve o çok güzel sözlerini aşağıya bırakıyorum: 

Heeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey
Kenardan geçeyim, yol sizin olsun 
Zehirleri içeyim, bal sizin olsun 

Heeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey
Bozkır dedikleri, şirin kasaba 
Çektiğim cefalar, gelmez hesaba 

Olay / Data - 2

Ben arkadaşlarımı beklemeye devam edip, çayımı keyifli keyifli içerken, bir de baktım halaoğlu geldi. Halamın oğlu oto sanayide motor ustasıdır. Benden gençtir. Uzmanlık alanı da Lada arabalardır. İyi bir usta olsa da, mütevazi bir dükkanı vardır. Onunla akarabalık ilişkilerimizin dışındaki en büyük ortak alanımız benim Lada'nın "Keçi" diye anılan "Niva" modelidir. Bilirsiniz Niva tam bir dağ keçisidir. Sıfır konforlu, ama maksimum zorlu şartlara uyum donanımlı bir arabadır. Gezgin, maceracı ruhlara hitap eder. Çünkü onlara dağa çıktıklarında lazım olan şey, koltuk ısıtma değil, donmamak, ABS değil, derin çamurlardan çıkabilmektir. Yoksa doğa şamar oğlanı eder sizi iki dakikada. Ben zaman zaman bakarım Niva ilanlarına ve gösteririrm ona. O da ısrarla almaz bana istediğim Niva'yı. Hatta en sonunda tehdit etti. "Valla billa getirirsen bakmam Niva'na Abi. Git konforlu bir araba al." dedi. 

Bu halaoğlumun bir de kendi oğlu var. Sordum, resmi işlemlerini, yazışmalarını, tüm kurumlardan tüm kabullerini vs tamamlamış; bu yıl inşallah Almanya'da hukuk okumaya gidecek. Adam bunu dert etti kendine, sordu soruşturdu, zorladı, buldu, karar verdi, eyleme geçti ve oğlu için bir kariyer yol haritası hazırladı. Dikkatinizi çekerim, sanayide Lada ustası bir adam bu. Eğitimi falan da yok. Vardır bizim ailede böyle tipler. Hiç beklemeyeceğiniz adamlar hiç beklenmedik işler yaparlar. 

Mesela birisi bilgisayarların Türkiye'de ilk kez kullanılmaya başlandığı dönemlerde mousepad yapmıştı. Gitti, buldu ettti, mousepad yapmaya başladı. Herkesin compüterler gelecekte bizi köle mi yapacak diye saçma sapan şeyleri tartıştığı dönemde, adam mousepad yaptı. Öyle basit bir de değil. Büyük kurumsal firmalara, bankalara, şunlara bunlara sattı. Deli gibi para kazandı, çünkü ondan başka mousepad yapan yoktu ülkede. Daha önce ne iş yapıyordu derseniz, kamyon şöförüydü.

Bir başkası -ki bence o zirvedir- ,ilk patchwork halı'yı yapıp satanlardan birisidir. Tabi o  zamanlar daha popüler bile değil patchwork halılar. Büyük şehirlerde çok üst düzey iç mimarların, dekorasyoncuların, üst ve ultra üst segmente sattığı bir ürün. Bu, nereden gördü nereden buldu bilmiyorum, İstanbul'da ünlü bir iç mimarla tanışmış., demiş ben bunları yaparım. Adamın tüm sosyeteyi beslediği yetmedi, üstüne bir de ihracata başladı. Avrupa, Amerika. Kim gelirse önüne yapıştırıyor halıyı. Halı dediği de, eski püskü teknik ve estetik olarak halıcıların halı bile demeyeceği şeyleri, kesip biçiyor, traşlıyor, boyuyor, yıkıyor, eskitiyor, ütülüyor, piyasaya salıyor. Hikayenin ilginç olan kısmı şu: Bu adamın mesleği çiftçilik. Birkaç baş koyunu ve birazcık pancar tarlası var. Bütün bu söylediğim işleri de koyunlarını satıp boşalttığı  mandırasında yapıyor. Bir gün yakın arkadaşım olan, bir kaç yabancı dili ve bir kaç yüksek lisansı olan, uluslararası dış ticaret yapan birisini bu mandıraya götürüp işleri gösterdim. Adam baktı, baktı, dedi ki, "Bu İstanbullarda, televizyonlarda, sosyal medyada, başarı hikayeleri anlatan, yol gösterenleri, getirip şurayı göstereceksin. Adam ahırdan dünyaya üst segment ürün ihraç ediyor. Hayran kaldım, destek olmak lazım. Dubai de bu sektörü domine eden Hintli arkadaşım var, tanıştırayım da, onlara da satsın." 

Data'dan Bilgeli'ğe: 

Bazen size bazı şeyler daha fazla verilmiş olabilir. Bu övünülecek değil bir şey olamdığı gibi, aksine hesabı olan bir sınav haline gelebilir. O yüzden, en doğru ve güzel tutum, "Ben bana verilen bu "şey"le kendime ve insanlara nasıl fayda sağladım?" sorusunu sormaktır. 

Olay / Data - 3

A. geldi. A. benim en yakın arkadaşım. En sevdiğim. En "ikizim" Avukatlık yapıyor. Geldi çayını içti vs, hoş beş ediyoruz, telefonu çaldı. Karşıdakine "Konsolosluk, noter vs." bir şeyler söylüyor. Kardeşim, diyor, Ben sana yardımcı olacağım, diyor. Çok cesaretlendirici, sakinleştirici ve destekleyici konuşuyor. Sonra bana bir telefon numarası söyledi, bu hangi konsolosluğun telefonu bakabilir misin? diye sordu. Ben de baktım, Kabil'in dedim, bastım kahkahayı. Hikaye çok komik. 

Bizim bu börekçi buluşmamızdan yıllar önce yine aynı sokakta olan bir Simitçi buluşmalarımız vardı. Belki , belki  yıl önce. Orada bulaşıkları yıkayan, çayları dolduran bir Afganlı Kız çocuğu çalışırdı. Kız çocuğu diyorum ama aslında gençten, iki çocuğu olan evli bir kadın. Ama öyle zayıf, öyle sessiz, öyle mahzun ki, kız çocuğu gibi duruyor. İsmini şimdi hatırlamıyorum. Bu birara çok durgunlaşmıştı. Bizim A. buna sormuş, "senin derdin ne?" diye. O da yakın bulmuş söylemiş, "Kocam İran'a gitmişti. iki haftadır eve gelmiyor" demiş. Tabi bizimki hemen anlamış mevzuyu. "Sen demiş, kocan geldiğinde bana haber ver." Kız da kocası gelince o sabah haber vermiş, "Geldi evde uyuyor" demiş. Biiizmkisi hemen ilgili yerleri telefonla arayıp, haberi uçurmuş. Haberi alınca polisler bir baskın, adam uyuşturularla birlikte yakalandı, hapse girdi ve deport edildi. Kızın da yüzü güldü. Ama işte komik olan bu değil, komik olan bugün telefonda arayan bu adam. Bırakmış bu işleri ve Türkiye'ye dönmek için bizimkinden hukuki destek alıyor. O da sanki içeri attıran o değilmiş gibi, bütün samimiyeti ile destek oluyor. Satranç oynarken kaç hamle sonrasını görebilmek başarıdır, derler. Gel de İspanyol Açılışı gör Ruy Lopez.

Data'dan Bilge'liğe :

Her data da ayrı bilgelik çıkaracak halim yok sevgili okuyucu. Bir önceki ile aynı işte. Asıl soru sana verilen ile sen ne yaptın?

Olay / Data - 4

Masaya gelen başka bir arkadaşımız da şöyle bir şey anlattı: Kız kardeşi aralarına mesafe koymuş. Annesi de bu konuyu kız kardeşi ile konuşmuş ve hatalı davrandığını abisinden özür dilemese bile artık böyle davranmaması gerektiğini söylemiş. Bu konuşmayı da annesi, arkadaşına anlatmış. "Yorum yapmadan dinledim annemi" diyor. "Ve dedim ki anneme: Anne sana sadece bir kaç şey soracağım: Bu kız kaç yaşında? 48 Uzmanlık alanı ne? İnsan psikolojisi. Ünvanı ne? Profesör. Bu konuşmayı sen ona daha önce kaç defa yaptın? 1? 2? 3? 5? 7? 9? Değişiklik oldu mu? Hayır! Ben artık geç de olsa şunu öğrendim ve kabul ettim: İnsanların sana karşı sınırlara saygı duymak lazım. Bu kardeş de olsa, anne baba da olsa, evlat da olsa aynı. Benn artık onun bana karşı koyduğu sınıra saygı duyuyorum. 

Data'dan Bilge'liğe:

Gayet açık değil mi? İzaha gerek var mı?

Olay / Data - 5

A. ile işimiz bittikten sonra, nereden aklına geldiyse bizim börekçinin aklına bana destek olmak gelmiş olmalı ki; adam birden bana odaklanıp sorular sormaya başladı. Depresyon, mepresyon, bilmem ne, hiç sevmediğim yerlerden konuşmaya başladı. "Ben dedi, 11 defa iflas ettim. Her seferinde tekrar yağa kalktım ve yeniden başladım. Ama son iflasımda artık umudum kalmamıştı ve evden çıkamıyordum. Sizleri tam o günlerde tanıdım. Dünyada böyle insanlar da varmış, bir çıkar için değil de, kıymet verdiği için arkadaşlık yapanlar da varmış, dedim. Arkadaşlığınızla bana umut oldunuz,. Tekrar hayata bağlandım. Küs olduklarımı tek tek affedip gidip barıştım, işlerimi yoluna koydum. Çocuklarıma meğer hiç bağım yokmuş, onlarla konuşarak gerçek bağlar kurdum. Şimdi ben sana destek olmazsam bu yanlış olur, bu güzel olmaz." Sonra başladı, şöyle yap, böyle yap diye anlatmaya. Allahım o kadar çok anlattı ki, üzerimden silindir geçmiş gibi peltem çıktı. Anlattıkları yetmiyormuş gibi bir de "Sen çok zeki ve çok duygusalsın. Sadece birisi bile hayatı yaşamakta insanı çok zorlayan şeyler. Ama Rabbim bütün bunların üstüne sana bir de yanazlık vermiş, derman yetmiyor. Laf dinlemiyorsun." (Bkz. Yanaz: Anadolu'da inatçı, ters, huysuz, aksi, hırçın anlamındaki söz.)

Bu yumuşak tutumumu daha önce E. de eleştirmişti. "Sen, demişti, yaşanan bu zorluklar karşısında çok kadınsı oldun. Oysa daha güçlü, daha erkek olman gerekirdi." diye kendince bana yol göstermişti. 

Börekçi daha bir sürü bir şeyler de söyledi. "Sen istiyorsun ki, ben bir şey demeyeyim, herkes beni anlasın. Böyle bir dünya yok. İnsanlar bu hassasiyette değiller. Hatta hassasiyet hiç umurlarında değil. Öfkeni sürekli kendine yönlendiriyorsun." Ulan adama bak, sanki bizim börekçi değil de, ileri düzey mentör, MCC, dedim içimden. (MCC: Master Certified Coach - Uzman Sertifikalı Koç). Dedim ki, "Son bir yılda kızlarımı sadece 3 defa gördüm. 3 ay, 3 hafta, 3 gün demiyorum. 3 defa. Son altı aydır aramızdaki tek iletişim whatsapptan harçlık gönderdiğimi yazdığım mesaja koydukları "okey" anlamındaki parmak işareti. Tüm bu süreci onlara arada kalmışlık hissi vermeden, annelerini ya da beni seçmek zorunluluğu hissettirmeden, geleceğe yönelik duygu durumlarına ve erkeklere bakışlarına zararı dokunmadan, ajite etmeden, tüm sevgimle doğru yönetebilmek için çaba sarfediyorum. Aama ne yaparsam yapayım, manipülasyondan dolayı çabalarım boşa çıkıyor. Görüşmelerimiz çok mutlu, değerli, içeirği dolu dolu geçmesine, hatta beraber gelecek günler için planlar yapmamıza rağmen, yazışmaları Flash TV'nin Üvey Babası Halil'le yapıyor gibiler. Ona da tamam dedim ama 6 aydır artık o da bitti. Hayatta bazı şeyleri konuşarak, iletişim kurarak, ya da doğru stratejik hamleleri atarak çözemiyorsun. Sadece tüm iyi niyetinle ve sabırla beklemen gereken durumlar da oluyor." 

Şimdi düşünüyorum da, belkide Yumuşak Güç / Soft Power dedikleri şey budur. "Hadi bakalım senin güçlü yanın buydu, nasıl kullanacaksın bunu?" dendi bana. Belki de "Benim güçlü yanım falan yok Allahım. Tövbe ediyorum. Güç ve yardım ancak sendendir" demem gerekiyor. 2025 yapımı "Sırat" filmi, belki de bu yüzden beni etkiledi. Bu yüzden defalarca izledim. Sert ve erkeksi görünen onca insan arasından, o tombul adamın sabretme ve vazgeçme iradesi bu yüzden beni sarstı ve kendimle özdeşleştirdim. Müzikleri de efso. Baba-Kız ilişkilerine dair Trier'in Sentimental Value / Manevi Değer filmi de iyi ama nasıl desem, içinden çok popülist, festivalci kokular geldi burnuma. Sırat onun aksine çok daha gerçek ve samimi. 

Kızlar diyordum, en son dün gece ortanca olan bana mesaj göndermiş. Kullandığı cep telefonu paketinin taahhüt süresi bittiğinden, yüksek faturalar geliyormuş. Yeni bir pakete geçmemiz gerektiğini, abonelik benim üzerime olduğundan benim yapmamı rica etmiş. Ben de "Merhaba kızım, ilgileneyim" yazdım. O da yine o parmak işaretini koymuş. Hafif bir çitirti oldu içimde o parmağa karşı. Olmadı desem yalan olur. 

Sonuç ve Çıkarım :

Nasrettin Hoca, "Bir yıla kadar ya ben ölürüm, ya o ölür ya da eşek ölür" derken mizah yapmıyordu. Lafı şeyinden anlamayalım. Bir hakikate işaret ediyordu. Ondan yüzlerce yıl sonra da, binlerce kilometre öteden bir uzman, bu bilgeliği görüyor ve hakkında kitap yazacak kadar sahipleniyordu Hoca'ya. 

Eğer buraya kadar okuduysanız; size içten teşekkür ederim. Hem de aynı zamanda sizi kendime yakın bulurum. Sanki bana gül atmışınız kabul ederim. Evet, bunca yazının tek bir sebebi vardı, başta da söylemiştim: Kız Meselesi :)


İlgili bir kaç link: 

1. Neşet Ertaş'ın o hem güldüren hem ağlatan türküsü Bozkır... 

2. Lada Niva...

3. Nasrettin Hoca'nın hayranı Prof. Peter Hawkins'in Forbes dergisindeki yazısı...


Son Olarak:

Yazmak bana iyi geldi. Bunun tadını çıkarmak istiyorum. Yazım yanlışlarım, hoşunuza gitmeyen ifadeler, düşük cümlelerim varsa da affola. Düzetmeyeceğim. 

7 Haziran 2026 Pazar

36. Pazar öğleden sonra

1 litre Süt
2 adet Ekmek
1 adet Eti burçak tuzlu bisküvi - çörek otlu
1 adet Eti nero bisküvi - kakaolu kremalı
1 adet Eti crax - baharatlı
1 adet Eti canga
2 adet Dr. Oetker puding - Kakaolu
1 adet Milka - fındıklı
1 adet Mavi beyaz havlu - dev rulo
1 adet Ace çamaşır suyu - limon tazeliği
0.502 kg Kuru pasta - tuzlu
0.188 kg Türk kahvesi - taze çekilmiş
0.180 kg Leblebi - beyaz
0.870 kg Tulum peyniri
0.400 kg Kültür mantarı
1.110 kg Domates - salkım
0.408 kg Köy biberi
0.710 kg Salatalık - Çengelköy

Ben inanmıyorum, bence salatalık da inanmıyor Çengelköy olduğuna. Çengelköy olsa, köprü görünürdü. Çay içilirdi. Sohbet edilirdi. Gülünürdü, anlatılırdı. Güneş batardı. En azından fotoğraf çekinilirdi. Bunun yok. Dümdüz salatalık.

Ama başardılar, ikna ettiler beni. Sırf Çengelköy yazdığı için diğer salatalığı değil de bunu seçtim.

Bir adam gelmiş Konya'ya. Demiş, "Ben Şemsi gördüm. Nerede olduğunu biliyorum." Mevlana Hz.leri de, sevinçle çıkarmış cübbesini vermiş adama. Adam gidince etrafındakiler, "Aman efendim yalan söylüyor" demişler. Biliyorum, demiş. "Gerçek söylese, herşeyimi verirdim."

Öyle.

Çekmiştim

Edit: 

1 adet   Polo naneli şeker - delikli
2 paket Sigara -  LD slims

35. Pazar öğleden önce

Üzerimde hırkayla uyuyakalmışım dün gece. Sabaha karşı dört buçuk gibi uyandım. Kalktım elimi yüzümü yıkadım. Sabah namazımı kıldım. Dua ettim. Çayı demledim. Dün geceden bugün için kavurma yapmıştım. Onu ısıttım. Yanına soğan ve domatesle söğüş yaptım. Biraz peyaz peynir, dünden kalan patates kızartması ve karpuz vardı, onları da koydum masaya. Masa dediğim yemek masası değil. Yemek masam yok. Kapattığım ofisimden getirdiğim, L şeklinde, büyükçe bir çalışma masam var. Hem yemek, hem çalışmak, hem de internette gezmek için kullanıyorum. Sonra bulaşıkları yıkadım. Bir şeyler okudum. Müzik dinledim. Balkonu yıkadım. Çiçeğimi balkona çıkardım. Instagramda gezindim. 

S.'nin paylaşımını gördüm. Çevre Festivaline katılmış. Vegan Aktivizmi ile ilgili yazdığı kitabı konuşmuşlar. Paylaşalım ama kimseyi kurban etmeyelim, diyor. Kahvaltıda kuru soğanla yediğim kavurmayı düşündüm. Söylesem ne kahkaha atardı. Böyle değildi bu kız biliyorum. Post-doktora yaptığı zamanlardan beri tanırım. Tamam et yemezdi ama kitap yazacak kadar da hayatının odağına koymazdı bunları. Gerçi zorla gıda terörüne ilişkin filmler izletirdi bize ama pek de dert etmezdik. Ara sıra buluşur konuşurduk. Daha insani dertleri vardı. Sonra ne oldu bilmiyorum. O adamdan sonra oldu sanırım. Bir şeyler değişti. Saygı yaşamdan daha uzundu o zamanlar. Hala öyle olsun istiyorum. 

Kaydırmaya devam ettim. E.'nin paylaşımına denk geldim. Tallinn'e gitmiş. Çok güzel fotoğraflar çekmiş. Nasıl dingin, nasıl sessiz. Kendi gibi. Ortaokuldan beri arkadaşım. Önümdeki sırada otururdu. Öğretmen anne babanın simsiyah, dümdüz, tertemiz saçlı kızı. Ve bembeyaz kumaştan çiçekli bir toka. Hiç evlenmedi. Çok okudu. Çok gezdi. Çok fotoğrafladı. Bu yaşa geldi ama hep o dingin, o mütebessim, o dile getirmeyen kız. Sever beni bilirim. Ben de onu severim. Yıllardır ama ara sıra instagramdan karşılıklı hoşumuza giden sessiz, hüzünlü, dingin fotoğraflarımızı beğeniyoruz. Mubi'den ve Spotify'dan da takip ediyor listelerimi. Bir de bir söz paylaşmış, çok hoşuma gitti: "Yazabileceğiniz bir öyküyü sakın kimselere anlatmayın ki; büyüsü bozulmasın." 

Saat 11 oldu. İnsanlar pazar kahvaltısındalar. Öğleden sonra ne yapsam diye düşünüyorum. Belki dedim, Ankara'ya giderim. Arabam var sonuçta. Hiç binmek, sürmek içimden gelmese de, istediğim zaman basıp gidebileceğim bir arabam var. Ya da çayımı alıp, sandalyemde sigaramı içerim. Her istediğimi yapabilirim yani. 

Ağaç değilim ya. 

Tallinn - E.'nin Fotoğrafı

Duru Kolonya - E'nin Fotoğrafı

Ağaç Değilim Ya

6 Haziran 2026 Cumartesi

34. Güzellik gerçektir, gerçeklik de güzellik

 

Alfred Eisenstaedt - İzmir (1989)

Robert Capa - İstanbul (1950)

Üniversiteye kayıt olmak için yaşadığım küçük şehirden Ankara'ya gelmiştim. Yanımda bana eşlik eden, benden 7-8 yaş büyük uzak bir akrabamız olan Zeki Abi vardı. Zeki Abi'nin Ankara Hukuk'ta 5. veya 6. senesiydi ve hiç acelesi yok gibi görünüyordu. Hayatımın o kısacık döneminde bende kalıcı izler bıraktı. İlk kez sinemaya da onunla gitmiştim. Film: "Evde Tek Başına" Ben, O ve onun kız arkadaşı üçümüz gitmiştik. Evde Tek Başına, asla Zeki Abi'nin izleyeceği bir film değildi. Hayatımın en büyük gizemlerinden biri de budur: Neden, Evde Tek Başına'ya gittik? Belki de bilgece bir tavırla, hiç risk almadan, hem beni, hem kız arkadaşını eğlendirmek istemişti. Söylediklerine göre dört, beş yıldır beraberlerdi. Meral Abla, Zeki Abi'nin karizmatik, entelektüel ve pesimist kişiliği ile taban tabana zıt, düzenli, planlı, sürekli tebessüm eden, hanımefendi, odağı bir an önce okulu bitirip hayata atılmak olan sakin, idealist biriydi. Sonradan öğrendiğime göre defalarca ayrılıp barışmışlardı. Okullarını bitirdikten sonra da ayrılıp barışma serüvenleri devam etti. Ve kaçınılmaz olarak bir gün gerçekten ayrıldılar. Zeki Abi başka birisiyle evlendi. Başarılı bir avukat oldu. 20 yıl kadar evli kaldı ve eşi kalp krizi nedeniyle öldü. Bazen çarşıya çıktığımda görüyorum. Benim için hala tanıdığım en karizmatik adamlardan biridir ve bütün hayat hikayesi de bundan ibarettir. Çok basit ama çok etkileyici.

O gün üniversiteye kayıt olurken yanımdaydı. Görevli memur verdiği listeden bir seçmeli ders seçmemi istedi. Belki Zeki Abi'den aldığım cesaretle, belki ona özendiğimden dolayı, ben de havalı olmak istedim. Görevli memura "Sadece bunlar mı var? Başka yok mu?" diye sordum. O da bana küçük bir liste daha çıkardı. Baktım o listede Fotoprafçılık diye bir ders var. Ben de yazdım gitti. Fotoğrafla tanışmam böyle oldu. Tarihsel gelişim, temel kavramlar ve en önemlisi uygulama. Okulun fotoğrafçılık dersliğinde, daha doğrusu karanlık odasında çektiğimiz fotoğrafları kendimiz banyo ediyorduk. İnanılmaz keyif alıyordum. Sadece çektiğim fotoğraflarla düşüncelerimi, duygularımı, hikayeleri anlatmakla kalmıyor, tüm bunları elle dokunulabilir bir hale getirebilmek içimde müthiş bir tatmin duygusu yaşatıyordu.

Fotoğrafa olan sevgim, bana düşünme ve iletişim biçimlerimi de öğretti, şekillendirdi. Düşünme boyutu, "bir nesneyi veya hikayeyi gördüğümde ona hangi açıdan bakacağım?", iletişim boyutu "çerçevenin içinde neler olacak? neyi göstereceğim?" sorularıyla şekillendi.

Yıllar içerisinde fotoğrafa olan sevgim ve ilgim hiç bitmedi. Hatta artarak devam etti. Ödüller bile aldım. Artık bir fotoğraf makinem yok. Cep telefonu ile çekiyorum. Bir makineye ihtiyaç da duymuyorum, bu kadarı artık benim için yeterli. Çünkü asıl olanın, gördüğüm bir hikayeyi basitçe anlatmak olduğunu gördüm. İleri teknik donanımla çekilmiş ve aslında gösteri dünyasına satılmış olan duygunun uzağındayım. O hikayeyi görmüş olmak beni daha çok heyecanlandırıyor.

Mesela geçen gün bir doktor arkadaşla oturuyorduk. Aynı zamanda idarecilik yapıyor. Yaşının ve bilgisinin getirdiği özgüvenle birsürü konulardan bahsediyordu. Sohbetin bir yerinde ona, o lise son sınıf öğrencisiyken, belki de on beş yıl önce çektiğim fotoğrafını buldum ve telefondan gösterdim. O kocaman adamın bir anda nasıl da çocuklaştığını tahmin edebilirsiniz. Bu yüzden günlük hayat içerisinde yakın çevremin, o anki alabildiğine sıradan hallerini çekmeyi severim. Kendimce bir tür belgesel fotoğrafçılık. O fotoğraflarıma hiç kimsenin ödül vermeyeceğini, teknik hatalarını ve eksikliklerini biliyorum. Ama bunun, o doktor arkadaşın, o an yaşadığı hislerle ne ilgisi var ki?

Fotoğraf bence büyüleyici bir sihir. Sanat mıdır, değil midir bir şey diyemem ama büyüleyici olduğu kesin. Hatta bana sorarsanız tam adı: Büyülü Gerçekçilik.

Düşünmek, öğrenmek, hissetmek için nasıl ki bir çok insan kitap okur, ben de fotoğraflara bakarım. İnternetin verdiği imkanlarla bu çok daha kolaylaştı. Artık neredeyse dünyanın her yerindeki usta fotoğrafçıların -ki bence usta fotoğrafçı demek usta hikaye anlatıcısı demektir- usta işi fotoğraflarını görebiliyoruz. Saatlerce sitelerde gezerim. Şaşırmayın, saatlerce kitap okumaktan hiç bir farkı yoktur bunun. Bazılarını kaydederim, bazen kaydettiklerime tekrar bakarım. Tıpkı bir kitabın içindeki altı çizili bazı satırları tekrar tekrar okumak gibi. Okudukça anlam açılır çünkü.

Bu uzun girişten sonra yukarıdaki fotoğrafların bana hatırlattığı John Keats dizelerini paylaşabilirim artık:

"Beauty is truth, truth beauty,—that is all
Ye know on earth, and all ye need to know."

Benim çevirimle Türkçesi:

"Güzellik gerçektir, gerçeklik de güzellik;
Tüm bildiğimiz ve bilmemiz gereken budur dünyada"

Evet, bu iki fotoğraf bana bu dizeleri hatırlattı. Basit, gerçek, güzel!


John Keats kimdir? 

25 yaşında ölen ve sadece 54 şiiri yayınlandığı halde İngiliz Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden birisi olarak kabul edilen John Keats kimdir? derseniz, aşağıya basitçe bıraktım.

1795'te Londra'da dünyaya geldi. Dört çocuğun en büyüğüydü. Annesi ona çok düşkündü. Babası çiftçiydi ve ailesini geçindirecek kadar kazanıyordu.

Sekiz yaşında okula başladı. Utangaç bir çocuk değildi. Kolayca arkadaş edinen, onları tutkuyla savunan, dışa dönük biriydi.

9 yaşında her şey değişti. Babası eve dönerken attan düştü ve ertesi gün öldü. İki ay sonra annesi yeniden evlendi. Evlilik felaketle sonuçlandı. Anne, çocuklarını bırakıp gitti. 1808'de hasta ve yıkılmış halde geri döndü. Mart 1809'da tüberkülozdan öldü. John, on beş yaşında ailenin en büyük erkeği olarak kardeşlerine sahip çıktı.

Okulda edebiyata olan sevgisi büyüdü. Yunan mitolojisiyle orada tanıştı. Kendi başına Virgil'in Aeneid'ini çevirdi. Onu asıl etkileyen kitap Edmund Spenser'ın Peri Kraliçesi oldu. Arkadaşı Charles Brown, "Spenser'ın peri diyarında büyülendi, yeni bir dünyayı soludu ve başka bir varlık haline geldi" diye yazdı.

1814'te ilk şiirini yazdı. Cerrahlık eğitimi alıyordu ama giderek şiire yöneldi. 1816'da ilk şiiri yayımlandı. O yıl Leigh Hunt ile tanıştı. Bu tanışma onun için bir dönüm noktasıydı.

1817'de ilk şiir kitabını yayımladı. Beklenen ilgiyi görmedi. Ama yılmadı. Uzun şiiri Endymion üzerinde çalışmaya başladı. Dört bin satırlık bu şiiri bir yıl içinde tamamladı.

1818 yazında kardeşi Tom'un verem olduğunu gördü. Hasta kardeşine bakarken bir yandan da Hyperion'u yazıyordu. Aynı yıl George adlı kardeşi Amerika'ya göç etti. Aralık ayında Tom öldü.

Bu sırada Fanny Brawne ile tanıştı. 1819'da nişanlandılar. Ama evlenemediler. Keats, şair olarak kendini kanıtlamadan evlenemeyeceğini düşünüyordu.

1819, Keats'in en verimli yılıydı. Bülbüle Kaside, Yunan Vazosu Üzerine Kaside, Melankoli Üzerine Kaside ve Sonbahara Kaside'yi yazdı.

Yunan Vazosu Üzerine Kaside'nin sonunda şu dizeler yer alır:

"Güzellik gerçektir, gerçeklik de güzellik,—dünyada
Tüm bildiğiniz ve bilmeniz gereken tek şey budur."

Keats bu sözlerle sanatın özüne işaret ediyordu. Ona göre güzellik, hayal gücümüzü genişleten ve bize gerçeği gösteren bir güçtü. Ama bu gerçek çoğu zaman acıyla birlikte geliyordu.

Şubat 1820'de boğazından kan geldiğini gördü. "Bu kan damlası benim ölüm fermanım" dedi. Doktorlar ona İtalya'nın daha sıcak havasını önerdi. Kasım 1820'de arkadaşı Joseph Severn ile Roma'ya gitti.

23 Şubat 1821'de, yirmi beş yaşında, Severn'in kollarında öldü. Son sözleri arkadaşını teselli etmek içindi. Roma'daki Protestan Mezarlığı'na gömüldü. Mezar taşına istediği gibi şu sözler yazıldı: "Burada adı suya yazılmış biri yatıyor."

Keats yaşarken çok az tanındı. Sadece elli dört şiir yayımladı. Şiirleri, güzellik ve acı, arzu ve ölüm, hayal gücü ve gerçeklik arasındaki gerilimi anlatır.

Onun için şair olmak, dünyanın kederini görmek ve yine de güzellik yaratmaktı.








5 Haziran 2026 Cuma

33. Gün Keçdi - Gün Geçti (1971)

 



Rejissor: Arif Babayev
Senari müəllifi: Anar Rzayev
Bəstəkar: Emin Sabitoğlu
Rollarda: Leyla Şıxlinskaya (Əsmər), Həsən Məmmədov (Oqtay )
İstehsalçı: Azərbaycanfilm
İlk baxış tarixi: 12.02.1971
Janr: Lirik-psixoloji dram

32. Post coitum omne animal triste est*

 * Sevişmeden sonra her canlı hüzünlüdür, anlamındaki Latince söz.


Aslında niyetim bugün hüzün'den bahsetmekti ama öyle olmadı. Ya da öyle oldu emin değilim. 

Bu sabah hüzünlü uyandım. Evet, kahvemi yapıp, maillerimi cevapladım, evet, kahvenin yanında Çokoprens yedim ve şarkılar dinleyip güldüm ama ne bileyim işte hüzünlüydüm. Öylesine hoşuma gitti ki hüznüm, kaybetmek istemedim. Bana iyi geleceği gibi bir his oluştu içimde. Her şeyi  entelektüelize etme, mizah kalkanının arkasına saklanma, duyguları değil de düşünceleri konuşmak yerine hüzünlü olmak ve sessiz kalmak bana daha dost canlısı, daha sıcacık geldi. 

Cuma'ya gitmeden önce kaybetmeyeyim bunu,  dedim. Yanımda götüreyim. Duama katayım. Dönüşte de hakkında yazarım belki. 

Çok özel olacak ama anlatmadan edemeyeceğim. Yoksa başka türlü anlaşılmayacak söyleyeceklerim. Camiye girip sırtımı müezzin mahfiline dayadım. Vaizi dinlemeye başladım. Namazın başlamasına henüz vakit vardı. Ben bu bizim vaizin tarzından, doğrusunu söylemek gerekirse, pek hazzetmiyorum. Neden bilmiyorum, söyledikleri doğru olsa da sözleri kalbime ulaşmıyor. Malum insan kalbiyle düşünür, demiş İmam-ı Gazali (ks) Dolayısıyla düşündüremiyor beni bizim vaiz. Zaten oldum olası vaazlardan da hazzetmem. Sohbet severim ben. Doğal. Akışta. 

Vaazdan sıkılınca gözüm etrafa daldı. Bakıyorum tanıdık kimse var mı diye. Birden gözüme artık görüşmediğimiz eşimin babası ilişti. Eskiden olsa hemen kan beynime sıçrar, hatta dayanamaz, kalkar çıkıp başka camiye giderdim. Ama bu sefer öyle olmadı. Sanırım hüzünlü olduğum için gayet sakin ve aklıselimle baktım adama. Dikkatlice inceledim. Sanki Rabbinden iyilik, güzellik, af dileyen bir kul olarak değil de bakanlıktan teftişe gelmiş bir müfettiş edasıyla oturuyor. Dimdik. Gergin. Gözleri sertçe izliyor hocayı. Kulakları tüm sözlerin eksiklerini kaydediyor. Bıraksan kavga edecek gibi bir hali var. Allahım dedim,  Allahım, ölsün artık şu adam. Ölsün de şu kibri ve narsizmi ile perişan olmuş çocukları bir nefes alsın. Hepsinin hayatını mahvetti de, yine de bitmedi dünyayla kavgası. Versin artık sana hesabını. 

Ama dediğim gibi, öfkeyle demedim bunları, tamamen hüzünle dedim. Sevmesem bile üzüldüm çocuklarına. 

Camiden sonra, kitapçıya gittim. Muhit Dergisi'nin son sayısını aldım. Yakınlardaki bir çay bahçesine gidip, tost ve çay söyledim. Mesai günü, mesai saatinin ortası, kimseler yok. Tek müşteri bendim. Bir de oturunca bana miyav diyen bir kedi. Merhaba kedicik, diye selamladım. Biraz hırpalanmış ve sert görünüyordu. Bir şey demedi. Sadece bir kez daha miyavladı. Çay gelene kadar dergimi okudum. 

Derginin bu sayısında psikiyatrist, düşünür ve yazar Prof. Dr. Erol Göka'ya vefa dosyası var. Hocayı takip eder ve severim. Hemen röportajını okumaya başladım. Ve aradığım şeyi buluverdim. Şöyle demiş Hoca:

"Dünya hayatını sorgulayan insanlara en çok yakışan duygu hüzündür. Kimilerine, özellikle acemi klinisyenlere bu hüzün “depresyon” olarak görünebilir ama değildir. Tam tersine, yeni bir dünyanın kapısını aralayacak olan, hüznün arkasındaki o sorgulayıcı ve eleştirel bilinçtir."

Tabi ya dedim, tabi ya! Ben de böyle düşünüyorum. Daha da bir ilgimi çekti söyleyecekleri. Röportajın tamamını ve Hoca hakkında dostlarının söylediklerini de hazmede hazmede, büyük bir keyifle okudum. Ne güzel dedim böyle yaşayabilmek, böylesine değerli sözlerle anılmak. İmrendim. Takdir ettim. 

Okumalarım, tostum ve çayım bittikten sonra, bir süre daha, hiç bir şey yapmadan, sessizliğin ve gölgenin tadını çıkararak oturdum. Dedim ya hüzün iyi geldi bana. İçimde biryerleri sağalttı. 

Eve dönüşte markete uğradım. Ekmek, karpuz, üç de sigara aldım. Dünden yarım kalan çamaşırları makineye attım. Aldığım karpuzu kesip dolaba koydum. Çayı demledim ve bir sigara yakıp TRT2 modunda bu faydasız yazıyı yazdım. "Belki / Uzak, kıraç bir ıssızlıkta / Bunalmış bir yolcu / Dibinde oturacağı, / Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye / Ferahlarsa / Bu yeter." dedim.

Hocanın Söyledikleri :

"Maalesef modern tıbba ve daha acıklısı modern psikiyatriye bugün biyolojik paradigma egemen. İnsanın normal ve anormal davranışlarının (psikopatolojinin) kökenleri yalnızca beden biyolojisinde ve nörokimyasal yapıda aranıyor. İşin tuhaf yanı, bu kökler henüz bulunamamış olsa bile, bir gün mutlaka bulunacağına dair sarsılmaz bir inanç besleniyor."

"Eskiler için ölüm, büyük bir öğretmendi; biz modernlerse ölümü çare bulunabilecek basit bir hastalık gibi görmeye giderek alışıyoruz... Kendimizi iyiden iyiye ölmeyecek, biz yaşarken ölüme çare bulunacak sanıyoruz."

“Tüketim toplumu” ya da “gösteri toplumu” adına ne dersek diyelim, günümüzde kendimizi, benliğimizi sadece yakınlarımıza değil, tüm herkese hem de planlı programlı bir biçimde sunmak durumundayız. Âdeta kendimizin “reklam ve organizasyon şirketi” gibi çalışıyoruz. Hakikat artık kendi başına bir değer taşımıyor; gerçeklik, var olan bir olgu değil, zihinlerde inşa edilen bir “ürün” gibi görülüyor. Böylesine yalanların baskısı altında ezilen, kendi hakikatinden ve sahihlikten uzaklaşarak sadece daha fazla kişi tarafından beğenilmek isteyen bir insanın, derin bir yalnızlık hissetmesinden ve bunun için sızlanıp durmasından daha doğal ne olabilir ki?... Her gün aynı insanların buluştuğu, aynı konuların konuşulduğu ve boş lafların edildiği o "atlıkarınca" partilerinin sürdürülmesi, bu yalnızlık korkusunu bastırmak içindir."

"İnsan hafızası nisyanla maluldür. Nisyan, kendi özünü görmezden gelmekle başlar, kendini kandırmak ve zulmünü kendinin bile görmeyeceği şekilde örtmekle, ne yaparsa yapsın kendisini haklı görmekle devam eder. Kendini hep haklı görüyorsan kardeş, bu aynı zamanda karşındakini her zaman haksız görüyorsun demektir ve bu, feci bir insanlık hâlidir. İnsanı mükerrem kılan hususlar üzerine konuşurken sürekli akla vurgu yapan bir alışkanlığımız var. Bence ya bundan vazgeçmeli ya da aklın içeriğini biraz değiştirmeliyiz. Bizden hep akletmemizin istendiği en açık hakikatlerdendir ama aklın sürekli olarak kalple birlikte anıldığına da dikkat çekmek isterim. Akleden kalp bize, nereden gelip nereye gittiiğimizi düşünmeyi; suçu başkalarına atmamayı ve kendi hatalarımıza odaklanmayı emreder. Elbette insan kişilik sahibidir ama kendini hep haklı görenler, kalplerini bu marazdan kurtaramazlarsa kişilik bozukluğuna sahip olurlar. Senin sorun da kişilik bozukluğu sahasında at koşturanlarla ilgili biraz. Söyle onlara, çıksınlar oradan, insana yakışmayan o yerlerden!"

Kemal Sayar'ın Erol Hoca İçin Söyledikleri :

"Dostluk, hoş görmektir. Gerçek dostluk, hesap kitap mantığını askıya alabilmektir. Faydaya değil, birlikte iyi olma hâline dayanır. Sessiz oturabildiğimiz, aynı hikâyeyi defalarca paylaşabildiğimiz insanlardır dostlar. Ve bütün bunları “zaman kaybı” olarak görmemek... Modern dünyanın en nadir sadakat biçimlerinden biridir. Bugün birçok insanın yaşadığı derin yalnızlık biraz da bundan kaynaklanıyor: Hayatlarımız bağlantılarla dolu ama aidiyet hissi gittikçe azalıyor. Evet, dostluk bazen sadece budur: Hayatın bütün yorgunluğuna rağmen birbirini aramaya, birbirine dönmeye devam eden insanların sessiz sadakati. Zamanın uçuculuğuna, her şeyin faydaya tahvil edilişine karşı samimi bir direniş. Gerçek dostluk, insana kendi hikâyesinin hâlâ sürdüğünü hatırlatır. Bir gönül yakınlığıdır. Çünkü dost, bizim unuttuğumuz taraflarımızı da taşır bazen. Çocukluğumuzu bilir, eski yaralarımızı bilir, nasıl değiştiğimizi ama özümüzde neyin aynı kaldığını bilir. Bu yüzden insan bazı dönemlerde dosta sadece konuşmak için değil, kendi benliğinin aynada silinmediğini görebilmek için ihtiyaç duyar. Dostun bakışı, insanın kendi hakikatine tutunabildiği son yerlerden biridir. 

Erol Göka bizim için böyle bir dosttur; dost ve ağabeydir."

Gökhan Özcan'ın Erol Hoca İçin Söyledikleri :

"Erol abi bir meseleye girmişse boylamasına girmiştir; “Yanlış yaparım, kendimi zora sokarım, sonra söylediklerim falan aleyhime kullanılır” demez. Allah var her dediği de çıkmaz yani, kendisine teyit ettirdiğim için rahat konuşuyorum. Türkiye burası, adamla uğraşır bu memleket, söyleyeni söylediğine pişman eder. Bu yüzden ben hiç bold karakter konuşmam mesela, mevzuda ne zaman hararet artsa bir yerlere pusarım, hararet düşmeden de oradan çıkmam. Etrafa aleyhime delil saçmam. Erol abi hiç bakmaz, başını her zaman bile isteye belaya sokar, çünkü raconlu konuşur. Racon iddia ister, daha önemlisi söylediğinin altını doldurmak ister. Erol abi doldurur mu? El-Hak doldurur. Nasıl ikna olduğunuzu bilemezsiniz. Kolay değil bu işler, iyi birikim ister, çok yönlü donanım ister, lisan-ı münasip ister."

Murat Beyazyüz'ün Erol Hoca İçin Söyledikleri :

"Tanışmamızın ilk aşamalarına dair aklımda kalan anılardan birini burada mutlaka anlatmam lazım:

Hoca kelimelere, kelimelerin kökenlerine ve etimolojiye çok meraklıdır. Bu merak onda sadece entelektüel bir süs değil; kavramları ciddiye alışının, dili bir bilgi meselesi kadar bir dikkat ve nüans meselesi sayışının parçasıdır. O zamanlarda sık sık asistanlara bir kelimenin nereden geldiğini sorardı. Bir gün “drug-naive hasta”, yani “daha önce hiç ilaç almamış hasta” konusundan bahsederken hepimize birden “Naif mi, nahif mi?” diye sormuştu. Ben de “drug-naive” ifadesindeki “naive” kelimesinin Fransızca kökenli olduğunu, “deneyimsiz ve saf” anlamına geldiğini, Türkçede “naif” biçimine dönüştüğünü; “nahif” kelimesinin ise Arapça kökenli olup “hassas, ince ve kırılgan” anlamları taşıdığını söylemiştim. Gözlerini kocaman açıp “Bravo” demişti. Herhalde benimle ilgili kanaatinde bir dönüşümün başladığı anlardan biri buydu. Çünkü ondan sonra bana bakışında belirsiz bir şüphe değil, daha dikkatli bir kabul sezmeye başladım.

Siz konunun pek çok yönünü gördüğünüzü sanırsınız; o, kimsenin kolayca işaret etmediği bir damarı açar: 

Bursa’da bir kongredeydik. Otelden çıkıp biraz yürüyelim dedik. Yol kenarında çok yaşlı, anıtsal çınarlar vardı. Üzerlerinde kaç yaşında olduklarını gösteren levhalar bulunuyordu. “Nasıl yaşamış, nasıl ayakta kalmış bunlar?” dedim. O, “Bu ağaç yedi yüz yaşında. Kaç kuşak insan bu ağaca hürmet etmiş. Ben o insanların ağaca verdiği değeri düşünüyorum ve düşünsene şimdi bunlar olsun olsun, 15-20 yıldır resmî bir koruma altında. Asırlarca böyle bir koruma da yok. Ağaca saygımız nasıl böyle değişebildi?” dedi. 

Aynı nesneye bakıyorduk, ama o nesneden ilişkiye, yaşta donup kalmayan, kuşakların ağaca gösterdiği ihtimama giden bir yol açıyordu. Belki onun düşünme tarzını en kısa anlatan sahnelerden biridir bu."

Dergideki Ahmet Edip Başaran Şiiri'nden : 

"Aradığımız gemiye ulaşamıyoruz kardeşlerim
İnsanın iç çekmediği yerler var hâlâ
.
Bilin ki şairlerin kalemi ayaklarıdır kardeşlerim
Soluksuz geçerler de bir denizi
Bir ırmağın tazeliğinde boğulurlar
Ve bir küpeşte gibi kullanırlar
Kalplerindeki üzgün üzengiyi.
.
Üzülmek bir peygamber mesleğidir kardeşlerim"

Arka Kapaktaki İbrahim Tenekeci Şiiri'nden : 

"Eski günlerin yakın yerleri
Bazen duyarsın, konuşur kendi
Hüzünle beraber geliyor gelen
Gönlü kalmıştır, bilmezsin neden."

Bu Gönderinin Başlığına Dair YZ Tarafından Yazılmış Bilgisel :

"Post coitum omne animal triste est" (Sevişmeden sonra her canlı hüzünlüdür) ifadesi veya klinik adıyla Post-Coital Disfori  (PCD), cinsel birlikteliğin veya orgazmın hemen ardından (birkaç dakika ile birkaç saat arasında) beliren, rasyonel bir nedeni olmayan derin bir hüzün, boşluk, anksiyete, irritabilite (asabiyet) ya da sebepsiz ağlama isteği ile karakterize nöro-psikolojik bir olgudur.

İnsanlık tarihi boyunca gözlemlenen bu durum; modern tıp ve nörobilim tarafından artık mistik bir lanet olarak değil, hormonal, nörolojik ve psikolojik mekanizmalarla açıklanmaktadır. 

Edebiyat tarihinde PCD'yi Shakespeare'in 129. Sone'si kadar çıplak anlatan çok az metin vardır:

"Utanç kıraçlarında ruhun harcanmasıdır, şehvetin eyleme geçişi
Ve şehvet, eyleme geçinceye dek,
Yalan söyler, öldürür, kana susar, rezildir,
Yabanıldır, aşırıdır, kabadır, haindir, güvenilmez ona.
Aklın almayacağı kadar kovalar istediğini; 
Elde eder etmez de, aklın alamayacağı kadar nefret eder ondan.
.
Tüm dünya çok iyi bilir bunu; ama hiç kimse
Bu cehenneme sürükleyen cennetten sakınmasını bilmez."

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde isimli eserinde, insanın arzuladığı kişiye ulaştığı ya da bedensel bir tatmin yaşadığı anların hemen arkasından gelen o ani hüzün dalgasını ve illüzyonun bitişini psikolojik tahlillerle anlatır: 

"Zevk anı geçip gittiğinde, ruhumuzda aniden beliren o yabancı melankoli, aslında kendimize söylediğimiz yalanların bir bedelidir. Bedenen en yakın olduğumuz anda bile, ruhumuzun o aşılmaz yalnızlığını ve arzuladığımız şeyin aslında o insan olmadığını anlarız."

Milan Kundera ise Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde şöyle der: 

"Erotik dostlukların ya da görev icabı sevişmelerin en tehlikeli anı, o eylemin hemen sonrasıdır. Çünkü o an, partnerinizin yüzüne bakıp 'Benim bu insanla ne işim var?' sorusunun o soğuk ağırlığıyla baş başa kalırsınız. Cinsellik insanı bir anlığına hafifletir ama bittiği an, varolmanın o dayanılmaz ağırlığı eskisinden daha şiddetli bir biçimde göğsünüze çöker."

PCD’nin anatomisi, nedenleri ve bilimsel arka planı:

1. Nörobiyolojik ve Hormonal Mekanizma (The Hormonal Crash) :

Cinsel eylem ve orgazm sırasında insan beyni adeta bir nörokimyasal havuzuna döner. PCD'nin en güçlü biyolojik açıklaması, orgazm sonrasında bu havuzda yaşanan ani ve agresif nörokimyasal çöküştür: 

Dopamin ve Oksitosin Çekilmesi: Uyarılma ve orgazm anında ödül, zevk ve bağlanma hormonları olan dopamin ve oksitosin zirve yapar. Orgazmın hemen ardından bu hormonların seviyesi dramatik bir hızla düşer. Bu ani düşüş, beyinde geçici bir yoksunluk ve boşluk hissi tetikler.

Prolaktin Patlaması: Orgazmdan hemen sonra beyin, dopamini baskılamak ve vücudu sakinleştirmek (refrakter döneme sokmak) için yüksek miktarda prolaktin hormonu salgılar. Prolaktin, cinsel doygunluğu sağlarken eşzamanlı olarak uykululuk, halsizlik ve bazı bünyelerde duygusal çökkünlük (disfori) yaratabilir.

Amigdala ve Stres Yanıtı: Nörogörüntüleme çalışmaları, orgazm sırasında beynin korku ve kaygı merkezi olan amigdalanın geçici olarak deaktive olduğunu (kapandığını) göstermektedir. Eylem bittikten sonra amigdalanın aniden "yeniden açılması", kişide farksız bir savunmasızlık, panik veya anksiyete atağı hissi uyandırabilir.

2. Psikolojik ve İlişkisel Dinamikler:

PCD sadece hormonal bir salınımdan ibaret değildir; zihnin en derin savunma mekanizmalarıyla ve bireyin mevcut ilişkisel gerçekliğiyle doğrudan göbekten bağlıdır:

Yer Değiştirme ve Bastırılmış Duygular (Displacement)
Eğer birey hayatında, evliliğinde ya da iç dünyasında büyük bir çatışma, tatminsizlik, suçluluk duygusu veya yalnızlık yaşıyorsa; cinsel eylem bu duyguları geçici olarak maskeler. Orgazm anındaki o yoğun odaklanma bittiği an, maske düşer. Bastırılmış olan tüm o kronik yalnızlık, hayal kırıklığı veya "yanlış yerde olma" hissi, cinsel birlikteliğin hemen ardından yoğun bir yabancılaşma ve hüzün olarak bilince sızar.

Bağlanma Şemaları ve Savunmasızlık (Vulnerability)
Cinsellik, insanın iki beden ve iki ruh arasında kurabileceği en çıplak, en savunmasız etkileşim alanıdır. Güvensiz veya kaçıngan bağlanma stiline sahip bireyler, bu yoğun yakınlaşma anından sonra egolarının bütünlüğünü korumak adına istemsizce geri çekilme ihtiyacı hissederler. Bu zihinsel geri çekilme, kendini partnere karşı öfke, soğukluk veya kendi içine dönük bir melankoli (PCD) olarak gösterir.

"Post-Coital Blues" ve Partner Uyumsuzluğu
Eğer yaşanan cinsellikte taraflar arasında gerçek bir ruhsal, entelektüel veya duygusal senkronizasyon yoksa; yani eylem sadece mekanik bir boşalımdan, bir görev bilincinden ya da zihinde bir başkasını hayal ederek (fantezi sığınarak) yapılan bir hırstan ibaretse, eylemin bitişiyle yaşanan "post-coital yalnızlık" yıkıcı olur. Birey, fiziksel olarak biriyle en yakın mesafedeyken, ruhsal olarak galaksiler kadar uzak olduğunu hisseder. Bu kontrast, akut bir hüzün doğurur.

3. Bilimsel Araştırmalar Ne Diyor?

Geçmişte PCD’nin sadece erkeklere özgü (refrakter döneme bağlı) bir durum olduğu sanılırdı; ancak modern klinik araştırmalar bunun tam tersini kanıtlamıştır:

İkizler ve Genetik Yatkınlık: 
Journal of Sexual Medicine’da yayımlanan araştırmalar, PCD’nin genetik bir yatkınlık boyutunun da olabileceğini, bazı insanların nörokimyasal reseptör yapısı nedeniyle bu hormonal düşüşe (crash) karşı çok daha hassas olduğunu göstermektedir.

Kadınlar Arasındaki Yaygınlık: 
Yapılan geniş çaplı anket ve klinik çalışmalarda, kadınların yaklaşık %46'sının hayatlarında en az bir kez PCD (Post-Coital Disfori) deneyimlediği, %5'inin ise bunu düzenli olarak yaşadığı ortaya çıkmıştır.

Erkeklerdeki Durum: 
Erkekler üzerinde yapılan güncel araştırmalar da, erkeklerin cinsel birleşme sonrasında rasyonel bir sebep yokken hüzünlü, sinirli, pişmanlık dolu veya hırçın hissetmesinin son derece yaygın bir klinik tablo olduğunu doğrulamaktadır.

Özetle;
Post-Coital Tristesse, insan canlısının biyolojik dürtüleri ile ruhsal gerçekliği arasındaki o devasa makas aralığının bir tezahürüdür. Beden biyolojik doyuma ulaştığı an, zihin üzerindeki kimyasal sis perdesi kalkar ve insan kendi hayatının, ilişkisinin ve iç dünyasının en çıplak gerçeğiyle yatakta baş başa kalır. Eğer o gerçek loş, yalnız ve çatışmalıysa, PCD o odanın kaçınılmaz misafiri olur.

Dipnotlar : 

* Sevişmedim. Hüznüm ondan değil. İnsan sadece PCD 'den dolayı hüzünlenmez ki. Bir gün birisi bana "Bir kolu diğerinden daha büyük yengeçler gibisin" demişti. Belki de hüzün benim büyük kolumdur. Bilemeyiz. 

* Başlıktaki "Post coitum omne animal triste est" (Sevişmeden sonra her canlı hüzünlüdür) sözünün aslı, hekim ve filozof Bergamalı Galen'e aittir ve tamamı şöyledir: 

"Triste est omne animal post coitum, præter mulierem gallumque" 
(Her hayvan sevişmeden sonra hüzünlüdür; kadınlar ve horozlar hariç.)

Selam olsun sevişmeden sonra hüzünlenen kadınlara. 





Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu