6 Haziran 2026 Cumartesi

34. Güzellik gerçektir, gerçeklik de güzellik

 

Alfred Eisenstaedt - İzmir (1989)

Robert Capa - İstanbul (1950)

Üniversiteye kayıt olmak için yaşadığım küçük şehirden Ankara'ya gelmiştim. Yanımda bana eşlik eden, benden 7-8 yaş büyük uzak bir akrabamız olan Zeki Abi vardı. Zeki Abi'nin Ankara Hukuk'ta 5. veya 6. senesiydi ve hiç acelesi yok gibi görünüyordu. Hayatımın o kısacık döneminde bende kalıcı izler bıraktı. İlk kez sinemaya da onunla gitmiştim. Film: "Evde Tek Başına" Ben, O ve onun kız arkadaşı üçümüz gitmiştik. Evde Tek Başına, asla Zeki Abi'nin izleyeceği bir film değildi. Hayatımın en büyük gizemlerinden biri de budur: Neden, Evde Tek Başına'ya gittik? Belki de bilgece bir tavırla, hiç risk almadan, hem beni, hem kız arkadaşını eğlendirmek istemişti. Söylediklerine göre dört, beş yıldır beraberlerdi. Meral Abla, Zeki Abi'nin karizmatik, entelektüel ve pesimist kişiliği ile taban tabana zıt, düzenli, planlı, sürekli tebessüm eden, hanımefendi, odağı bir an önce okulu bitirip hayata atılmak olan sakin, idealist biriydi. Sonradan öğrendiğime göre defalarca ayrılıp barışmışlardı. Okullarını bitirdikten sonra da ayrılıp barışma serüvenleri devam etti. Ve kaçınılmaz olarak bir gün gerçekten ayrıldılar. Zeki Abi başka birisiyle evlendi. Başarılı bir avukat oldu. 20 yıl kadar evli kaldı ve eşi kalp krizi nedeniyle öldü. Bazen çarşıya çıktığımda görüyorum. Benim için hala tanıdığım en karizmatik adamlardan biridir ve bütün hayat hikayesi de bundan ibarettir. Çok basit ama çok etkileyici.

O gün üniversiteye kayıt olurken yanımdaydı. Görevli memur verdiği listeden bir seçmeli ders seçmemi istedi. Belki Zeki Abi'den aldığım cesaretle, belki ona özendiğimden dolayı, ben de havalı olmak istedim. Görevli memura "Sadece bunlar mı var? Başka yok mu?" diye sordum. O da bana küçük bir liste daha çıkardı. Baktım o listede Fotoprafçılık diye bir ders var. Ben de yazdım gitti. Fotoğrafla tanışmam böyle oldu. Tarihsel gelişim, temel kavramlar ve en önemlisi uygulama. Okulun fotoğrafçılık dersliğinde, daha doğrusu karanlık odasında çektiğimiz fotoğrafları kendimiz banyo ediyorduk. İnanılmaz keyif alıyordum. Sadece çektiğim fotoğraflarla düşüncelerimi, duygularımı, hikayeleri anlatmakla kalmıyor, tüm bunları elle dokunulabilir bir hale getirebilmek içimde müthiş bir tatmin duygusu yaşatıyordu.

Fotoğrafa olan sevgim, bana düşünme ve iletişim biçimlerimi de öğretti, şekillendirdi. Düşünme boyutu, "bir nesneyi veya hikayeyi gördüğümde ona hangi açıdan bakacağım?", iletişim boyutu "çerçevenin içinde neler olacak? neyi göstereceğim?" sorularıyla şekillendi.

Yıllar içerisinde fotoğrafa olan sevgim ve ilgim hiç bitmedi. Hatta artarak devam etti. Ödüller bile aldım. Artık bir fotoğraf makinem yok. Cep telefonu ile çekiyorum. Bir makineye ihtiyaç da duymuyorum, bu kadarı artık benim için yeterli. Çünkü asıl olanın, gördüğüm bir hikayeyi basitçe anlatmak olduğunu gördüm. İleri teknik donanımla çekilmiş ve aslında gösteri dünyasına satılmış olan duygunun uzağındayım. O hikayeyi görmüş olmak beni daha çok heyecanlandırıyor.

Mesela geçen gün bir doktor arkadaşla oturuyorduk. Aynı zamanda idarecilik yapıyor. Yaşının ve bilgisinin getirdiği özgüvenle birsürü konulardan bahsediyordu. Sohbetin bir yerinde ona, o lise son sınıf öğrencisiyken, belki de on beş yıl önce çektiğim fotoğrafını buldum ve telefondan gösterdim. O kocaman adamın bir anda nasıl da çocuklaştığını tahmin edebilirsiniz. Bu yüzden günlük hayat içerisinde yakın çevremin, o anki alabildiğine sıradan hallerini çekmeyi severim. Kendimce bir tür belgesel fotoğrafçılık. O fotoğraflarıma hiç kimsenin ödül vermeyeceğini, teknik hatalarını ve eksikliklerini biliyorum. Ama bunun, o doktor arkadaşın, o an yaşadığı hislerle ne ilgisi var ki?

Fotoğraf bence büyüleyici bir sihir. Sanat mıdır, değil midir bir şey diyemem ama büyüleyici olduğu kesin. Hatta bana sorarsanız tam adı: Büyülü Gerçekçilik.

Düşünmek, öğrenmek, hissetmek için nasıl ki bir çok insan kitap okur, ben de fotoğraflara bakarım. İnternetin verdiği imkanlarla bu çok daha kolaylaştı. Artık neredeyse dünyanın her yerindeki usta fotoğrafçıların -ki bence usta fotoğrafçı demek usta hikaye anlatıcısı demektir- usta işi fotoğraflarını görebiliyoruz. Saatlerce sitelerde gezerim. Şaşırmayın, saatlerce kitap okumaktan hiç bir farkı yoktur bunun. Bazılarını kaydederim, bazen kaydettiklerime tekrar bakarım. Tıpkı bir kitabın içindeki altı çizili bazı satırları tekrar tekrar okumak gibi. Okudukça anlam açılır çünkü.

Bu uzun girişten sonra yukarıdaki fotoğrafların bana hatırlattığı John Keats dizelerini paylaşabilirim artık:

"Beauty is truth, truth beauty,—that is all
Ye know on earth, and all ye need to know."

Benim çevirimle Türkçesi:

"Güzellik gerçektir, gerçeklik de güzellik;
Tüm bildiğimiz ve bilmemiz gereken budur dünyada"

Evet, bu iki fotoğraf bana bu dizeleri hatırlattı. Basit, gerçek, güzel!


John Keats kimdir? 

25 yaşında ölen ve sadece 54 şiiri yayınlandığı halde İngiliz Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden birisi olarak kabul edilen John Keats kimdir? derseniz, aşağıya basitçe bıraktım.

1795'te Londra'da dünyaya geldi. Dört çocuğun en büyüğüydü. Annesi ona çok düşkündü. Babası çiftçiydi ve ailesini geçindirecek kadar kazanıyordu.

Sekiz yaşında okula başladı. Utangaç bir çocuk değildi. Kolayca arkadaş edinen, onları tutkuyla savunan, dışa dönük biriydi.

9 yaşında her şey değişti. Babası eve dönerken attan düştü ve ertesi gün öldü. İki ay sonra annesi yeniden evlendi. Evlilik felaketle sonuçlandı. Anne, çocuklarını bırakıp gitti. 1808'de hasta ve yıkılmış halde geri döndü. Mart 1809'da tüberkülozdan öldü. John, on beş yaşında ailenin en büyük erkeği olarak kardeşlerine sahip çıktı.

Okulda edebiyata olan sevgisi büyüdü. Yunan mitolojisiyle orada tanıştı. Kendi başına Virgil'in Aeneid'ini çevirdi. Onu asıl etkileyen kitap Edmund Spenser'ın Peri Kraliçesi oldu. Arkadaşı Charles Brown, "Spenser'ın peri diyarında büyülendi, yeni bir dünyayı soludu ve başka bir varlık haline geldi" diye yazdı.

1814'te ilk şiirini yazdı. Cerrahlık eğitimi alıyordu ama giderek şiire yöneldi. 1816'da ilk şiiri yayımlandı. O yıl Leigh Hunt ile tanıştı. Bu tanışma onun için bir dönüm noktasıydı.

1817'de ilk şiir kitabını yayımladı. Beklenen ilgiyi görmedi. Ama yılmadı. Uzun şiiri Endymion üzerinde çalışmaya başladı. Dört bin satırlık bu şiiri bir yıl içinde tamamladı.

1818 yazında kardeşi Tom'un verem olduğunu gördü. Hasta kardeşine bakarken bir yandan da Hyperion'u yazıyordu. Aynı yıl George adlı kardeşi Amerika'ya göç etti. Aralık ayında Tom öldü.

Bu sırada Fanny Brawne ile tanıştı. 1819'da nişanlandılar. Ama evlenemediler. Keats, şair olarak kendini kanıtlamadan evlenemeyeceğini düşünüyordu.

1819, Keats'in en verimli yılıydı. Bülbüle Kaside, Yunan Vazosu Üzerine Kaside, Melankoli Üzerine Kaside ve Sonbahara Kaside'yi yazdı.

Yunan Vazosu Üzerine Kaside'nin sonunda şu dizeler yer alır:

"Güzellik gerçektir, gerçeklik de güzellik,—dünyada
Tüm bildiğiniz ve bilmeniz gereken tek şey budur."

Keats bu sözlerle sanatın özüne işaret ediyordu. Ona göre güzellik, hayal gücümüzü genişleten ve bize gerçeği gösteren bir güçtü. Ama bu gerçek çoğu zaman acıyla birlikte geliyordu.

Şubat 1820'de boğazından kan geldiğini gördü. "Bu kan damlası benim ölüm fermanım" dedi. Doktorlar ona İtalya'nın daha sıcak havasını önerdi. Kasım 1820'de arkadaşı Joseph Severn ile Roma'ya gitti.

23 Şubat 1821'de, yirmi beş yaşında, Severn'in kollarında öldü. Son sözleri arkadaşını teselli etmek içindi. Roma'daki Protestan Mezarlığı'na gömüldü. Mezar taşına istediği gibi şu sözler yazıldı: "Burada adı suya yazılmış biri yatıyor."

Keats yaşarken çok az tanındı. Sadece elli dört şiir yayımladı. Şiirleri, güzellik ve acı, arzu ve ölüm, hayal gücü ve gerçeklik arasındaki gerilimi anlatır.

Onun için şair olmak, dünyanın kederini görmek ve yine de güzellik yaratmaktı.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu