* Sevişmeden sonra her canlı hüzünlüdür, anlamındaki Latince söz.
Aslında niyetim bugün hüzün'den bahsetmekti ama öyle olmadı. Ya da öyle oldu emin değilim.
Bu sabah hüzünlü uyandım. Evet, kahvemi yapıp, maillerimi cevapladım, evet, kahvenin yanında Çokoprens yedim ve şarkılar dinleyip güldüm ama ne bileyim işte hüzünlüydüm. Öylesine hoşuma gitti ki hüznüm, kaybetmek istemedim. Bana iyi geleceği gibi bir his oluştu içimde. Her şeyi entelektüelize etme, mizah kalkanının arkasına saklanma, duyguları değil de düşünceleri konuşmak yerine hüzünlü olmak ve sessiz kalmak bana daha dost canlısı, daha sıcacık geldi.
Cuma'ya gitmeden önce kaybetmeyeyim bunu, dedim. Yanımda götüreyim. Duama katayım. Dönüşte de hakkında yazarım belki.
Çok özel olacak ama anlatmadan edemeyeceğim. Yoksa başka türlü anlaşılmayacak söyleyeceklerim. Camiye girip sırtımı müezzin mahfiline dayadım. Vaizi dinlemeye başladım. Namazın başlamasına henüz vakit vardı. Ben bu bizim vaizin tarzından, doğrusunu söylemek gerekirse, pek hazzetmiyorum. Neden bilmiyorum, söyledikleri doğru olsa da sözleri kalbime ulaşmıyor. Malum insan kalbiyle düşünür, demiş İmam-ı Gazali (ks) Dolayısıyla düşündüremiyor beni bizim vaiz. Zaten oldum olası vaazlardan da hazzetmem. Sohbet severim ben. Doğal. Akışta.
Vaazdan sıkılınca gözüm etrafa daldı. Bakıyorum tanıdık kimse var mı diye. Birden gözüme artık görüşmediğimiz eşimin babası ilişti. Eskiden olsa hemen kan beynime sıçrar, hatta dayanamaz, kalkar çıkıp başka camiye giderdim. Ama bu sefer öyle olmadı. Sanırım hüzünlü olduğum için gayet sakin ve aklıselimle baktım adama. Dikkatlice inceledim. Sanki Rabbinden iyilik, güzellik, af dileyen bir kul olarak değil de bakanlıktan teftişe gelmiş bir müfettiş edasıyla oturuyor. Dimdik. Gergin. Gözleri sertçe izliyor hocayı. Kulakları tüm sözlerin eksiklerini kaydediyor. Bıraksan kavga edecek gibi bir hali var. Allahım dedim, Allahım, ölsün artık şu adam. Ölsün de şu kibri ve narsizmi ile perişan olmuş çocukları bir nefes alsın. Hepsinin hayatını mahvetti de, yine de bitmedi dünyayla kavgası. Versin artık sana hesabını.
Ama dediğim gibi, öfkeyle demedim bunları, tamamen hüzünle dedim. Sevmesem bile üzüldüm çocuklarına.
Camiden sonra, kitapçıya gittim. Muhit Dergisi'nin son sayısını aldım. Yakınlardaki bir çay bahçesine gidip, tost ve çay söyledim. Mesai günü, mesai saatinin ortası, kimseler yok. Tek müşteri bendim. Bir de oturunca bana miyav diyen bir kedi. Merhaba kedicik, diye selamladım. Biraz hırpalanmış ve sert görünüyordu. Bir şey demedi. Sadece bir kez daha miyavladı. Çay gelene kadar dergimi okudum.
Derginin bu sayısında psikiyatrist, düşünür ve yazar Prof. Dr. Erol Göka'ya vefa dosyası var. Hocayı takip eder ve severim. Hemen röportajını okumaya başladım. Ve aradığım şeyi buluverdim. Şöyle demiş Hoca:
"Dünya hayatını sorgulayan insanlara en çok yakışan duygu hüzündür. Kimilerine, özellikle acemi klinisyenlere bu hüzün “depresyon” olarak görünebilir ama değildir. Tam tersine, yeni bir dünyanın kapısını aralayacak olan, hüznün arkasındaki o sorgulayıcı ve eleştirel bilinçtir."
Tabi ya dedim, tabi ya! Ben de böyle düşünüyorum. Daha da bir ilgimi çekti söyleyecekleri. Röportajın tamamını ve Hoca hakkında dostlarının söylediklerini de hazmede hazmede, büyük bir keyifle okudum. Ne güzel dedim böyle yaşayabilmek, böylesine değerli sözlerle anılmak. İmrendim. Takdir ettim.
Okumalarım, tostum ve çayım bittikten sonra, bir süre daha, hiç bir şey yapmadan, sessizliğin ve gölgenin tadını çıkararak oturdum. Dedim ya hüzün iyi geldi bana. İçimde biryerleri sağalttı.
Eve dönüşte markete uğradım. Ekmek, karpuz, üç de sigara aldım. Dünden yarım kalan çamaşırları makineye attım. Aldığım karpuzu kesip dolaba koydum. Çayı demledim ve bir sigara yakıp TRT2 modunda bu faydasız yazıyı yazdım. "Belki / Uzak, kıraç bir ıssızlıkta / Bunalmış bir yolcu / Dibinde oturacağı, / Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye / Ferahlarsa / Bu yeter." dedim.
Hocanın Söyledikleri :
"Maalesef modern tıbba ve daha acıklısı modern psikiyatriye bugün biyolojik paradigma egemen. İnsanın normal ve anormal davranışlarının (psikopatolojinin) kökenleri yalnızca beden biyolojisinde ve nörokimyasal yapıda aranıyor. İşin tuhaf yanı, bu kökler henüz bulunamamış olsa bile, bir gün mutlaka bulunacağına dair sarsılmaz bir inanç besleniyor."
"Eskiler için ölüm, büyük bir öğretmendi; biz modernlerse ölümü çare bulunabilecek basit bir hastalık gibi görmeye giderek alışıyoruz... Kendimizi iyiden iyiye ölmeyecek, biz yaşarken ölüme çare bulunacak sanıyoruz."
“Tüketim toplumu” ya da “gösteri toplumu” adına ne dersek diyelim, günümüzde kendimizi, benliğimizi sadece yakınlarımıza değil, tüm herkese hem de planlı programlı bir biçimde sunmak durumundayız. Âdeta kendimizin “reklam ve organizasyon şirketi” gibi çalışıyoruz. Hakikat artık kendi başına bir değer taşımıyor; gerçeklik, var olan bir olgu değil, zihinlerde inşa edilen bir “ürün” gibi görülüyor. Böylesine yalanların baskısı altında ezilen, kendi hakikatinden ve sahihlikten uzaklaşarak sadece daha fazla kişi tarafından beğenilmek isteyen bir insanın, derin bir yalnızlık hissetmesinden ve bunun için sızlanıp durmasından daha doğal ne olabilir ki?... Her gün aynı insanların buluştuğu, aynı konuların konuşulduğu ve boş lafların edildiği o "atlıkarınca" partilerinin sürdürülmesi, bu yalnızlık korkusunu bastırmak içindir."
"İnsan hafızası nisyanla maluldür. Nisyan, kendi özünü görmezden gelmekle başlar, kendini kandırmak ve zulmünü kendinin bile görmeyeceği şekilde örtmekle, ne yaparsa yapsın kendisini haklı görmekle devam eder. Kendini hep haklı görüyorsan kardeş, bu aynı zamanda karşındakini her zaman haksız görüyorsun demektir ve bu, feci bir insanlık hâlidir. İnsanı mükerrem kılan hususlar üzerine konuşurken sürekli akla vurgu yapan bir alışkanlığımız var. Bence ya bundan vazgeçmeli ya da aklın içeriğini biraz değiştirmeliyiz. Bizden hep akletmemizin istendiği en açık hakikatlerdendir ama aklın sürekli olarak kalple birlikte anıldığına da dikkat çekmek isterim. Akleden kalp bize, nereden gelip nereye gittiiğimizi düşünmeyi; suçu başkalarına atmamayı ve kendi hatalarımıza odaklanmayı emreder. Elbette insan kişilik sahibidir ama kendini hep haklı görenler, kalplerini bu marazdan kurtaramazlarsa kişilik bozukluğuna sahip olurlar. Senin sorun da kişilik bozukluğu sahasında at koşturanlarla ilgili biraz. Söyle onlara, çıksınlar oradan, insana yakışmayan o yerlerden!"
Kemal Sayar'ın Erol Hoca İçin Söyledikleri :
"Dostluk, hoş görmektir. Gerçek dostluk, hesap kitap mantığını askıya alabilmektir. Faydaya değil, birlikte iyi olma hâline dayanır. Sessiz oturabildiğimiz, aynı hikâyeyi defalarca paylaşabildiğimiz insanlardır dostlar. Ve bütün bunları “zaman kaybı” olarak görmemek... Modern dünyanın en nadir sadakat biçimlerinden biridir. Bugün birçok insanın yaşadığı derin yalnızlık biraz da bundan kaynaklanıyor: Hayatlarımız bağlantılarla dolu ama aidiyet hissi gittikçe azalıyor. Evet, dostluk bazen sadece budur: Hayatın bütün yorgunluğuna rağmen birbirini aramaya, birbirine dönmeye devam eden insanların sessiz sadakati. Zamanın uçuculuğuna, her şeyin faydaya tahvil edilişine karşı samimi bir direniş. Gerçek dostluk, insana kendi hikâyesinin hâlâ sürdüğünü hatırlatır. Bir gönül yakınlığıdır. Çünkü dost, bizim unuttuğumuz taraflarımızı da taşır bazen. Çocukluğumuzu bilir, eski yaralarımızı bilir, nasıl değiştiğimizi ama özümüzde neyin aynı kaldığını bilir. Bu yüzden insan bazı dönemlerde dosta sadece konuşmak için değil, kendi benliğinin aynada silinmediğini görebilmek için ihtiyaç duyar. Dostun bakışı, insanın kendi hakikatine tutunabildiği son yerlerden biridir.
Erol Göka bizim için böyle bir dosttur; dost ve ağabeydir."
Gökhan Özcan'ın Erol Hoca İçin Söyledikleri :
"Erol abi bir meseleye girmişse boylamasına girmiştir; “Yanlış yaparım, kendimi zora sokarım, sonra söylediklerim falan aleyhime kullanılır” demez. Allah var her dediği de çıkmaz yani, kendisine teyit ettirdiğim için rahat konuşuyorum. Türkiye burası, adamla uğraşır bu memleket, söyleyeni söylediğine pişman eder. Bu yüzden ben hiç bold karakter konuşmam mesela, mevzuda ne zaman hararet artsa bir yerlere pusarım, hararet düşmeden de oradan çıkmam. Etrafa aleyhime delil saçmam. Erol abi hiç bakmaz, başını her zaman bile isteye belaya sokar, çünkü raconlu konuşur. Racon iddia ister, daha önemlisi söylediğinin altını doldurmak ister. Erol abi doldurur mu? El-Hak doldurur. Nasıl ikna olduğunuzu bilemezsiniz. Kolay değil bu işler, iyi birikim ister, çok yönlü donanım ister, lisan-ı münasip ister."
Murat Beyazyüz'ün Erol Hoca İçin Söyledikleri :
"Tanışmamızın ilk aşamalarına dair aklımda kalan anılardan birini burada mutlaka anlatmam lazım:
Hoca kelimelere, kelimelerin kökenlerine ve etimolojiye çok meraklıdır. Bu merak onda sadece entelektüel bir süs değil; kavramları ciddiye alışının, dili bir bilgi meselesi kadar bir dikkat ve nüans meselesi sayışının parçasıdır. O zamanlarda sık sık asistanlara bir kelimenin nereden geldiğini sorardı. Bir gün “drug-naive hasta”, yani “daha önce hiç ilaç almamış hasta” konusundan bahsederken hepimize birden “Naif mi, nahif mi?” diye sormuştu. Ben de “drug-naive” ifadesindeki “naive” kelimesinin Fransızca kökenli olduğunu, “deneyimsiz ve saf” anlamına geldiğini, Türkçede “naif” biçimine dönüştüğünü; “nahif” kelimesinin ise Arapça kökenli olup “hassas, ince ve kırılgan” anlamları taşıdığını söylemiştim. Gözlerini kocaman açıp “Bravo” demişti. Herhalde benimle ilgili kanaatinde bir dönüşümün başladığı anlardan biri buydu. Çünkü ondan sonra bana bakışında belirsiz bir şüphe değil, daha dikkatli bir kabul sezmeye başladım.
Siz konunun pek çok yönünü gördüğünüzü sanırsınız; o, kimsenin kolayca işaret etmediği bir damarı açar:
Bursa’da bir kongredeydik. Otelden çıkıp biraz yürüyelim dedik. Yol kenarında çok yaşlı, anıtsal çınarlar vardı. Üzerlerinde kaç yaşında olduklarını gösteren levhalar bulunuyordu. “Nasıl yaşamış, nasıl ayakta kalmış bunlar?” dedim. O, “Bu ağaç yedi yüz yaşında. Kaç kuşak insan bu ağaca hürmet etmiş. Ben o insanların ağaca verdiği değeri düşünüyorum ve düşünsene şimdi bunlar olsun olsun, 15-20 yıldır resmî bir koruma altında. Asırlarca böyle bir koruma da yok. Ağaca saygımız nasıl böyle değişebildi?” dedi.
Aynı nesneye bakıyorduk, ama o nesneden ilişkiye, yaşta donup kalmayan, kuşakların ağaca gösterdiği ihtimama giden bir yol açıyordu. Belki onun düşünme tarzını en kısa anlatan sahnelerden biridir bu."
Dergideki Ahmet Edip Başaran Şiiri'nden :
"Aradığımız gemiye ulaşamıyoruz kardeşlerim
İnsanın iç çekmediği yerler var hâlâ
.
Bilin ki şairlerin kalemi ayaklarıdır kardeşlerim
Soluksuz geçerler de bir denizi
Bir ırmağın tazeliğinde boğulurlar
Ve bir küpeşte gibi kullanırlar
Kalplerindeki üzgün üzengiyi.
.
Üzülmek bir peygamber mesleğidir kardeşlerim"
Arka Kapaktaki İbrahim Tenekeci Şiiri'nden :
"Eski günlerin yakın yerleri
Bazen duyarsın, konuşur kendi
Hüzünle beraber geliyor gelen
Gönlü kalmıştır, bilmezsin neden."
Bu Gönderinin Başlığına Dair YZ Tarafından Yazılmış Bilgisel :
"Post coitum omne animal triste est" (Sevişmeden sonra her canlı hüzünlüdür) ifadesi veya klinik adıyla Post-Coital Disfori (PCD), cinsel birlikteliğin veya orgazmın hemen ardından (birkaç dakika ile birkaç saat arasında) beliren, rasyonel bir nedeni olmayan derin bir hüzün, boşluk, anksiyete, irritabilite (asabiyet) ya da sebepsiz ağlama isteği ile karakterize nöro-psikolojik bir olgudur.
İnsanlık tarihi boyunca gözlemlenen bu durum; modern tıp ve nörobilim tarafından artık mistik bir lanet olarak değil, hormonal, nörolojik ve psikolojik mekanizmalarla açıklanmaktadır.
Edebiyat tarihinde PCD'yi Shakespeare'in 129. Sone'si kadar çıplak anlatan çok az metin vardır:
"Utanç kıraçlarında ruhun harcanmasıdır, şehvetin eyleme geçişi
Ve şehvet, eyleme geçinceye dek,
Yalan söyler, öldürür, kana susar, rezildir,
Yabanıldır, aşırıdır, kabadır, haindir, güvenilmez ona.
Aklın almayacağı kadar kovalar istediğini;
Elde eder etmez de, aklın alamayacağı kadar nefret eder ondan.
.
Tüm dünya çok iyi bilir bunu; ama hiç kimse
Bu cehenneme sürükleyen cennetten sakınmasını bilmez."
Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde isimli eserinde, insanın arzuladığı kişiye ulaştığı ya da bedensel bir tatmin yaşadığı anların hemen arkasından gelen o ani hüzün dalgasını ve illüzyonun bitişini psikolojik tahlillerle anlatır:
"Zevk anı geçip gittiğinde, ruhumuzda aniden beliren o yabancı melankoli, aslında kendimize söylediğimiz yalanların bir bedelidir. Bedenen en yakın olduğumuz anda bile, ruhumuzun o aşılmaz yalnızlığını ve arzuladığımız şeyin aslında o insan olmadığını anlarız."
Milan Kundera ise Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde şöyle der:
"Erotik dostlukların ya da görev icabı sevişmelerin en tehlikeli anı, o eylemin hemen sonrasıdır. Çünkü o an, partnerinizin yüzüne bakıp 'Benim bu insanla ne işim var?' sorusunun o soğuk ağırlığıyla baş başa kalırsınız. Cinsellik insanı bir anlığına hafifletir ama bittiği an, varolmanın o dayanılmaz ağırlığı eskisinden daha şiddetli bir biçimde göğsünüze çöker."
PCD’nin anatomisi, nedenleri ve bilimsel arka planı:
1. Nörobiyolojik ve Hormonal Mekanizma (The Hormonal Crash) :
Cinsel eylem ve orgazm sırasında insan beyni adeta bir nörokimyasal havuzuna döner. PCD'nin en güçlü biyolojik açıklaması, orgazm sonrasında bu havuzda yaşanan ani ve agresif nörokimyasal çöküştür:
Dopamin ve Oksitosin Çekilmesi: Uyarılma ve orgazm anında ödül, zevk ve bağlanma hormonları olan dopamin ve oksitosin zirve yapar. Orgazmın hemen ardından bu hormonların seviyesi dramatik bir hızla düşer. Bu ani düşüş, beyinde geçici bir yoksunluk ve boşluk hissi tetikler.
Prolaktin Patlaması: Orgazmdan hemen sonra beyin, dopamini baskılamak ve vücudu sakinleştirmek (refrakter döneme sokmak) için yüksek miktarda prolaktin hormonu salgılar. Prolaktin, cinsel doygunluğu sağlarken eşzamanlı olarak uykululuk, halsizlik ve bazı bünyelerde duygusal çökkünlük (disfori) yaratabilir.
Amigdala ve Stres Yanıtı: Nörogörüntüleme çalışmaları, orgazm sırasında beynin korku ve kaygı merkezi olan amigdalanın geçici olarak deaktive olduğunu (kapandığını) göstermektedir. Eylem bittikten sonra amigdalanın aniden "yeniden açılması", kişide farksız bir savunmasızlık, panik veya anksiyete atağı hissi uyandırabilir.
2. Psikolojik ve İlişkisel Dinamikler:
PCD sadece hormonal bir salınımdan ibaret değildir; zihnin en derin savunma mekanizmalarıyla ve bireyin mevcut ilişkisel gerçekliğiyle doğrudan göbekten bağlıdır:
Yer Değiştirme ve Bastırılmış Duygular (Displacement)
Eğer birey hayatında, evliliğinde ya da iç dünyasında büyük bir çatışma, tatminsizlik, suçluluk duygusu veya yalnızlık yaşıyorsa; cinsel eylem bu duyguları geçici olarak maskeler. Orgazm anındaki o yoğun odaklanma bittiği an, maske düşer. Bastırılmış olan tüm o kronik yalnızlık, hayal kırıklığı veya "yanlış yerde olma" hissi, cinsel birlikteliğin hemen ardından yoğun bir yabancılaşma ve hüzün olarak bilince sızar.
Bağlanma Şemaları ve Savunmasızlık (Vulnerability)
Cinsellik, insanın iki beden ve iki ruh arasında kurabileceği en çıplak, en savunmasız etkileşim alanıdır. Güvensiz veya kaçıngan bağlanma stiline sahip bireyler, bu yoğun yakınlaşma anından sonra egolarının bütünlüğünü korumak adına istemsizce geri çekilme ihtiyacı hissederler. Bu zihinsel geri çekilme, kendini partnere karşı öfke, soğukluk veya kendi içine dönük bir melankoli (PCD) olarak gösterir.
"Post-Coital Blues" ve Partner Uyumsuzluğu
Eğer yaşanan cinsellikte taraflar arasında gerçek bir ruhsal, entelektüel veya duygusal senkronizasyon yoksa; yani eylem sadece mekanik bir boşalımdan, bir görev bilincinden ya da zihinde bir başkasını hayal ederek (fantezi sığınarak) yapılan bir hırstan ibaretse, eylemin bitişiyle yaşanan "post-coital yalnızlık" yıkıcı olur. Birey, fiziksel olarak biriyle en yakın mesafedeyken, ruhsal olarak galaksiler kadar uzak olduğunu hisseder. Bu kontrast, akut bir hüzün doğurur.
3. Bilimsel Araştırmalar Ne Diyor?
Geçmişte PCD’nin sadece erkeklere özgü (refrakter döneme bağlı) bir durum olduğu sanılırdı; ancak modern klinik araştırmalar bunun tam tersini kanıtlamıştır:
İkizler ve Genetik Yatkınlık:
Journal of Sexual Medicine’da yayımlanan araştırmalar, PCD’nin genetik bir yatkınlık boyutunun da olabileceğini, bazı insanların nörokimyasal reseptör yapısı nedeniyle bu hormonal düşüşe (crash) karşı çok daha hassas olduğunu göstermektedir.
Kadınlar Arasındaki Yaygınlık:
Yapılan geniş çaplı anket ve klinik çalışmalarda, kadınların yaklaşık %46'sının hayatlarında en az bir kez PCD (Post-Coital Disfori) deneyimlediği, %5'inin ise bunu düzenli olarak yaşadığı ortaya çıkmıştır.
Erkeklerdeki Durum:
Erkekler üzerinde yapılan güncel araştırmalar da, erkeklerin cinsel birleşme sonrasında rasyonel bir sebep yokken hüzünlü, sinirli, pişmanlık dolu veya hırçın hissetmesinin son derece yaygın bir klinik tablo olduğunu doğrulamaktadır.
Özetle;
Post-Coital Tristesse, insan canlısının biyolojik dürtüleri ile ruhsal gerçekliği arasındaki o devasa makas aralığının bir tezahürüdür. Beden biyolojik doyuma ulaştığı an, zihin üzerindeki kimyasal sis perdesi kalkar ve insan kendi hayatının, ilişkisinin ve iç dünyasının en çıplak gerçeğiyle yatakta baş başa kalır. Eğer o gerçek loş, yalnız ve çatışmalıysa, PCD o odanın kaçınılmaz misafiri olur.
Dipnotlar :
* Sevişmedim. Hüznüm ondan değil. İnsan sadece PCD 'den dolayı hüzünlenmez ki. Bir gün birisi bana "Bir kolu diğerinden daha büyük yengeçler gibisin" demişti. Belki de hüzün benim büyük kolumdur. Bilemeyiz.
* Başlıktaki "Post coitum omne animal triste est" (Sevişmeden sonra her canlı hüzünlüdür) sözünün aslı, hekim ve filozof Bergamalı Galen'e aittir ve tamamı şöyledir:
"Triste est omne animal post coitum, præter mulierem gallumque"
(Her hayvan sevişmeden sonra hüzünlüdür; kadınlar ve horozlar hariç.)
Selam olsun sevişmeden sonra hüzünlenen kadınlara.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder