14 Ekim 2026 Çarşamba

155. Çıkma teklifi geri geldi Bilader

 


En ama en sevdiğim belgeselin tek gösterimine 2 bilet aldım ve düşündüm kimi davet etsem diye. 

Baktım düşünmekle bulamayacağım, ben de kalbimin sesini dinledim ve en sevdiğim Bilader'imi davet etmeye karar verdim. 

İnşallah kabul eder, müsaittir ve beni mutlu eder. 

* Bilader teklifimi kabul ediyorsan, "Evet" yazan kısmı kopar ve bana gönder.

Meraklısına : 

12 Ekim 2026 Pazartesi

154. Ütü meselesi

Ütü gerektirmeyen gömlek aldım bugün. Yıkadım, astım ve kurumasını bekliyorum. Sabaha belli olur, ne olduğu. 

Sonra hayatımızdaki insanlar geldi aklıma. Onların içinde de var, ütü gerektirmeyenler. Az, pek az ama varlar. Ha desen yanında olanlar. Sen gülünce gülenler. Yormayanlar. Pek kıymetliler. 

Ne yapsan ütü tutmazlar var bir de. Onca çabanın boşa gittiği, gideceği. Kafa ütüleyenler de var aynı zamanda, evlerden ırak. 

Ütüyle arası açık olanlar var, ütüye atsan atılmaz satsan satılmaz gibi bakanlar, istemese de ütüyü en azından haftada bir koynuna alanlar. 

Ütü düşkünleri var, kırışacak diye bütün bir ömrü yaşamadan geçirenler. 

Bir de ütü kavramını hayatından tümden atmış olanlar var. Ütüye yok hükmünde muamele edenler. Benim takdir ettiğim, hayran olduğum, imrendiğim insanlar bu insanlar. Bu zalim sistemin çarkına Cem Karaca gibi çomak sokmuş olanlar. Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle, deme cesareti gösterenler. 

Sonuç olarak, ütü gerektirmediğini iddia eden gömlek aldım bugün. Sabaha belli olur ne olduğu. Madem bir iddiası var, iyi niyetle yaklaşmak, bir şans vermek lazım, dedim. 

11 Ekim 2026 Pazar

153. Erkeklerin Kanunu


Emilia Pardo Bazán - Erkeklerin Kanunu *

María del Campo ve Jacinto Sagrés’in müstakbel birliğinin, her bakımdan geleneklere uygun ve dört dörtlük planlanan, oldukça hoş düğünlerinin yarıda kesilmesiyle, meraklı kimseler varsayımlar içinde kayboldular, sebebini kestirmek adına epey kafa patlattılar fakat bir arpa boyu yol alamadılar. Elbette ortaya atılmış binlerce fikir vardı ancak bunların hepsi içi boş ve temelsizdi. Ne María’nın ev ahalisi ne de Sagrés’in etle tırnak gibi olduğu dostları, işin içinden çıkamadı. María’nın malum olaydan iki yıl sonra rahibeliğe soyunması ve Jacinto’nun hâlâ yalnız ve görüldüğü üzere teselli bulamamış olması, bu bağın aralarına giren başka bir gönül ilişkisi yüzünden kopmadığını açıkça gözler önüne seriyordu. 
  
Şans eseri –ya da ihanetin eseri demek daha doğru olur–, içinde mücevherler olduğunu sanarak Sagrés’ten minik bir sandık çalan ve karşısına sadece değersiz kâğıt parçaları çıkınca sinirlenip sandığı üç beş kuruşa eskiciye okutan bir uşak sayesinde, elime ayrılığın gizemini açığa çıkaran iki mektup geçti. Okurun içerikleri yaymayacağı şartıyla mektupları aktarıyorum.   

Birinci Mektup
Jacinto’dan María’ya

Haksız yere isyan ediyorsun, biriciğim; biliyorsun, asıl isteğim seni her konuda memnun etmek de olsa bu durumda bunu yapamayacağım. Sana üstünden sular akmış ve unutulmaya yüz tutmuş bu saçmalığı anlatmamış olmayı dilerdim; fakat senin duyduğun bu geçmişimi araştırma arzusu, artık tarihe karışmış eskilerin gün yüzüne çıkmasına sebep oldu, sen de bu konuları dert edinmiş oldun. O zamanlarda neredeyse bir sabi olan benden başka ne beklenebilirdi ki? Ayrıca, ne kötülük yapmışım ki? Alışagelmişin dışında ne yaptım sanki? O kızla her zaman birbirimizi görüyorduk; yazın, tatil zamanıydı. Köylüler, genç kızların yalnız başına dışarı çıkmalarını pek önemsemediklerinden genelde tek başlarına olurlardı. O zamanlar saygı çerçevesini pek umursamaz, kibarlık nedir bilmezdim; insana yirmi beşinden sonra gelen o dürüstlük kavramı bende henüz yoktu, ama sana duyduğum şevki de başka hiçbir kadına duymamıştım, nankör kız. Ayartmak kelimesi, senin dünyayı tanımaman ve erkek milletinin nasıl yaşadığını bilmemen sebebiyle kullandığın ağır bir kelime. Neyse ki erkekleri bilmiyorsun! Bilseydin, seni hiç affetmezdim!   

Benim için önemli biri olduğundan (şükürler olsun ki) o küçük kızla yaşadıklarım üzerine duyduğun ve beni yeni haberdar ettiğin aşırı isteğini bağışlıyorum ve böylece aramızda başka mesele kalmıyor! Ee sen de bırak artık bu doğruluğu, gülünç olmaya başlıyorsun. Akşamüzeri beni sevinçle ve her zamanki latifelerle karşılamaya hazır ol. Artık seni bekleyen mutluluk dışında başka şey düşünme.

Jacinto   

İkinci Mektup
María’dan Jacinto’ya

Sakın bu akşamüstü geleyim deme, hatta bu eve sittinsene gelme çünkü artık müstakbel evliliğimiz sona erdi. Kimseye bunun nedenlerini söylemeyi düşünmüyorum ve sana da aynısını tavsiye ediyorum, hatta senden rica ediyorum. Yalnızca bizi ilgilendiren meseleleri ortalığa saçmaya ne gerek var ki? Ayrıca, benim davranışlarımı anlamlandırmaya ne gerek var ki? Ayrıca, benim davranışlarımı anlamlandıramayıp artık tarih olmuş, genç yaşında edindiğin gönül ilişkilerini kıskandığım için seni terk ettiğimi zannedeceklerdir. Beni tuhaf seni ise zampara bulup bu kararımın altındaki sebepleri anlamayacaklardır; sen anladın mı ondan bile henüz emin değilim.   

Seninle evlenmeden önce bedel ödemeni istediğim için beni hakir görüyorsun; biriyle evlenmeden önce senin yüzünden ıstırap çeken, onuru zedelenmiş başka bir kadın var mı dön de bak ve acılarını dindirmek adına elinden ne geliyorsa ardına koyma. Eğer erkeklerin kanunu buysa, aferin, böyle devam et, tebrikler sana; ben bir kadınım ve senin kanunun bana aşağılık geliyor. Sense daha da aşağılıksın, çünkü kendi kadınının sevgisini korumak için dahi bu kanunu çiğnememeyi yeğledin.   

María   

Bu olayın tarihe geçmeye değer olduğunu düşündüm; ne zaman A***’daki Carmelitas Manastırı’nın çan kulesi, servi ağaçlarının arasından parlasa erkeklerin kanununa boyun eğmeyi reddetmiş olan Rahibe María’yı yâd ederim.   

Meraklısına : 


EMILIA PARDO BAZÁN

1851’de soylu bir ailenin tek çocuğu olarak La Coruña’da dünyaya geldi. Madrid’deki bir Fransız okulunda eğitim aldıktan sonra evde özel dersler aldı. Fransızca, İngilizce ve Almanca öğrendi. 16 yaşında evlendi ve iki çocuk sahibi oldu. İlk şiirini dokuz, ilk romanını on üç yaşında yazdı. Katolik ve muhafazakâr olmasına karşın işçi sorunlarını kaleme aldı. Kadınların iyi eğitim almasının en azılı savunucularındandı ama dönemin anti-semitik ve ırkçı fikirlerine de uzak değildi. Kadınların entelektüel bireyler olabilmesi için Biblioteca de la Mujer’i (Kadın Kütüphanesi) kurdu. 1908 yılında Kral XIII. Alfonso Pardo Bazán’a çalışmalarından dolayı konteslik unvanı verdi. Neredeyse her türde eser verdi; roman ve öykü haricinde gezi ve yemek kitapları da yazdı. Eleştirmen kimliğiyle eleştiri yazıları kaleme aldı. Çeşitli dillerden çeviriler yaptı. Öykülerinde aşk, fakirlik, dini meseleler, işçi problemleri, polisiye olaylar, folklorik konular, efsaneler, trajediler gibi birbirinden çeşitli konuları ele aldı. Altı yüzden fazla öykü yazdığı tahmin ediliyor. Diyabet sebebiyle 1921 ilkbaharında Madrid’de hayata gözlerini yumdu.

* (Mektup tarzında yazılmış olan bu öykü, (1911-1921 yılları arasında yazılmış olan öyküleri bir araya getiren) Cuentos dispersos [Dağınık Öyküler] başlıklı derlemede yer almaktadır. Bu öyküler gerek konu gerekse üslup açısından son derece farklı özelliklere sahiptir. Genellikle kısa süreler içinde yazılmış olduklarından, alışandan daha kısa öyküler olma özelliğini taşır.)


5 Ekim 2026 Pazartesi

152. Islanmak deyince aklıma gelen

Heinrich Böll de yazmış olabilir, Thomas Mann da. Hikayenin ismi Ayakkabıcı da olabilir, Şapkacı da. Tam hatırlamıyorum. Hatırladığım, yıllar önce okuduğum bu hikayeden aklımda kalan bir söz. 

Öykünün kahramanı kendi hikayesini anlatırken yaklaşık şöyle bir şey söylüyordu:

"Size hikayemin tamamını anlatmıyorum. Zaten hikayenin tamamını anlatmak imkansızdır."

Ben de günlerdir yaşadıklarımı yazarken bu duyguyu taşıdığımı fark ettim. Her insan gibi ben de hikayemin tamamını anlatmıyorum. Ama hikayemde öyle bir "şey" var ki, onu söylemek isterim:

Tıpkı bir kağıt havlunun, ya da kuru bir bezin, masadaki ıslaklığı yavaş yavaş emmesi gibi; ben de "tek başınalığı -yalnız olmak da diyebiliriz- emiyorum. 

Kastettiğim bir havluyla ya da bezle ıslaklığı silmek değil. Oradayken, orada öylece dururken, bir eylem yokmuş gibiyken, ıslaklığı emmek. Ve en sonunda tamamen ıslanmış olmak.

Sonrasında ne olacak bilmiyorum. Kağıt havlu muyum, kuru bir bez miyim bilmiyorum. Islak bir bez gibi tekrar kuruyacak mıyım, yoksa bir daha asla kuru bir kağıt havlu olamayacak ıslak bir kağıt havlu muyum bilmiyorum. 

Bildiğim tek şey, uzunca bir süredir ıslaklığı - yalnızlık da diyebiliriz- kendimin bile farkına varmadığı bir yavaşlıkla ve sessizlikle emdiğim. 

3 Ekim 2026 Cumartesi

151. Carver

 


Carver ilginç adam. İlginç değil de farklı. Özgün. Alabildiğine yaşanmışlık ve hazmetmişlik var yazdıklarında. Bugün gezerken daha iyi anladım onu. Ama kelimelere dökemem. 

Kitapla ilgili yorumlara baktım da hayret ettim. Neden kitap kulüplerine mesafeli durduğumu bir kez daha hatırladım. "Puanım 3.5 Fazla diyaloglu", "Yarım bıraktığım kitaplardan birisi", "Beklediğim düzeyde tatmin etmedi" vs vs vs. 

Bence Carver de tatmin olmazdı :)))
 
Tadımlık :

NEDEN DANS ETMİYORSUNUZ?

Mutfakta bir içki daha doldurdu ve ön bahçesindeki yatak odası takımına baktı. Renkli çizgili çarşaf şilteden sökülmüş, şifoniyerin üstündeki iki yastığın yanında duruyordu. Bunun dışında, eşyalar çoğunlukla yatak odasındaki gibi görünüyordu; yatağın kendisine ait tarafında komodin ve okuma lambası, kadına ait tarafında komodin ve okuma lambası.

Kendi tarafı, onun tarafı.

Viskiyi yudumlarken bunu düşündü.

Şifoniyer, yatağın ayak ucundan birkaç adım ötedeydi. O sabah çekmeceleri boşaltıp içindekileri karton kutulara doldurmuştu, oturma odasındaydı kutular. Şifoniyerin yanında portatif bir ısıtıcı vardı. Nakışlı bir yastığın bulunduğu hasır bir sandalye yatağın ayak ucunda duruyordu. Parlatılmış alüminyum mutfak seti, garaj yolunun bir kısmını kaplıyordu. Hediye gelmiş olan, fazlasıyla büyük, sarı bir muslin örtü masaya serilmiş, yanlardan sarkıyordu. Masanın üstünde bir saksı aşkmerdiveni vardı, yanında da, yine hediye gelmiş olan bir kutu gümüş çatal bıçak takımı ve bir pikap. Konsol modeli büyük bir televizyon, bir sehpanın üstünde duruyordu, ondan birkaç adım ötede de bir kanepe, sandalye ve ayaklı lamba vardı. Çalışma masası garaj kapısına doğru itilmişti. Bu masanın üstünde bir-iki araç gereç vardı, yanında da bir duvar saati ve çerçeveli iki baskı resim. Garaj yolunda da, içinde fincanlar, bardaklar ve tabakların bulunduğu bir karton kutu vardı, her biri gazete kâğıdına sarılmıştı. O sabah dolapları boşaltmıştı ve oturma odasındaki üç kutunun dışında, bütün eşyalar evin dışına çıkmıştı. Oraya bir uzatma kablosu çekmişti ve her şey elektriğe bağlanmıştı. Cihazlar çalışıyordu, içerideyken olduğundan hiçbir farkı yoktu.

Ara sıra bir araba yavaşlıyor ve insanlar gözlerini dikip bakıyorlardı. Ama kimse durmadı.

Kendisinin de durmayacağı geldi aklına.


"Kullanılmış eşyalarını satıyorlar herhalde," dedi kız oğlana.

Bu kızla oğlan küçük bir daire döşüyorlardı.

"Bakalım, yatak için ne istiyorlar," dedi kız.

"Ve televizyon için," dedi oğlan.

Oğlan arabayı garaj yoluna soktu ve mutfak masasının önünde durdu.

Arabadan inip eşyaları incelemeye başladılar, kız muslin örtüye dokundu, oğlan blendırı prize takıp ayar düğmesini DOĞRA'ya getirdi, kız ısıtıcılı servis tabağını aldı, oğlan televizyonu açıp küçük ayarlamalar yaptı.

Seyretmek için kanepeye oturdu. Bir sigara yaktı, etrafına baktı, kibriti bir fiskede çimenlere attı.

Kız yatağa oturdu. Ayakkabılarını birbirine sürterek çıkarıp uzandı. Bir yıldız görebileceğini düşündü.

"Buraya gel, Jack. Yatağı bir dene. Şu yastıklardan birini getir," dedi.

"Nasıl?" dedi oğlan.

"Dene," dedi kız.

Oğlan etrafına baktı. Ev karanlıktı.

"Kendimi tuhaf hissediyorum," dedi. "Evde kimse var mı diye baksak iyi olacak."

Kız yatakta zıpladı.

"Önce dene," dedi.

Oğlan yatağa uzanıp yastığı başının altına koydu.

"Nasıl buldun?" dedi kız.

"Sert geldi," dedi oğlan.

Kız yan dönüp elini oğlanın yüzüne koydu.

"Öp beni," dedi.

"Haydi kalkalım," dedi oğlan.

"Öp beni," dedi kız.

Gözlerini kapadı. Ona sarıldı.

Oğlan dedi ki: "Evde kimse var mı diye bakayım."

Ama sadece doğrulup oturdu ve olduğu yerde kaldı, televizyon seyrediyormuş gibi yaptı.

Sokağın yukarısı ve aşağısındaki evlerin ışıkları yandı.

"Eğlenceli olmaz mıydı..." dedi kız ve sırıttı, sözlerini tamamlamadı.

Oğlan güldü, ama sebepsiz yere. Sebepsiz yere okuma lambasını yaktı.

Kız bir sivrisineği kovaladı, bunun ardından oğlan ayağa kalkıp gömleğini pantolonunun içine soktu.

"Evde kimse var mı diye bakayım," dedi. "Kimsenin olduğunu sanmıyorum. Ama eğer varsa, eşyaların kaça gittiğine bakarım."

"Ne isterlerse istesinler, on dolar azını teklif et. Her zaman iyi bir fikirdir," dedi kız. "Hem, ayrıca, çaresiz durumda filan olmalılar."

"Gayet iyi bir televizyon," dedi oğlan.

"Kaça olduğunu sor," dedi kız.


Adam marketten aldığı bir kesekâğıdıyla kaldırımdan yürüyerek geldi. Sandviç, bira, viski almıştı. Garajyolundaki arabayı ve yataktaki kızı gördü. Televizyonun çalıştığını ve oğlanın verandada olduğunu gördü.

"Merhaba," dedi adam kıza. "Yatağı bulmuşsunuz. Güzel."

"Merhaba," dedi kız ve kalktı. "Sadece deniyordum." Yatağa hafifçe vurdu. "Gayet güzel bir yatak."

"Güzel bir yataktır," dedi adam, kesekâğıdını yere koydu ve birayla viskiyi çıkardı.

"Kimse yok sanıyorduk," dedi oğlan. "Yatak ilgimizi çekti, belki televizyonla da ilgilenebiliriz. Belki çalışma masasıyla da. Yatak için ne kadar istiyorsunuz?"

"Yatak için elli dolar düşünüyordum," dedi adam.

"Kırka olur mu?" diye sordu kız.

"Kırka olur," dedi adam.

Kutudan bir bardak aldı. Bardağın üzerindeki gazete kâğıdını çıkardı. Viskinin üstündeki mührü kırdı.

"Peki ya televizyon?" dedi oğlan.

"Yirmi beş."

"On meşe olur mu?" dedi kız.

"Olur. On beşe veririm," dedi adam.

Kız oğlana baktı.

"Çocuklar, bir içki ister misiniz?" dedi adam. "Bardaklar şu kutuda. Ben oturacağım. Kanepeye oturacağım."

Adam kanepeye oturdu, arkasına yaslandı ve gözlerini oğlanla kıza dikti.


Oğlan iki bardak bulup viski doldurdu.

"Yeterli," dedi kız. "Ben benimkine su isterim."

Bir sandalye çekip mutfak masasının başına oturdu.

"Şuradaki musluklu fıçıda su var," dedi adam. "Musluğu aç."

Oğlan sulu viskiyle geri geldi. Boğazını temizleyip mutfak masasının başına oturdu. Sırıttı. Ama viskisinden içmedi.

Adam televizyona uzun uzun baktı. İçkisini bitirip bir tane daha koydu. Uzanıp ayaklı lambayı yaktı. O sırada sigarası parmaklarının arasından kayıp minderlerin arasına düştü.

Kız, onu bulmasına yardım etmek için kalktı.

"Evet, neyi istiyorsun?" dedi oğlan kıza.

Oğlan çek defterini çıkardı ve düşünür gibi yaparak dudaklarına tuttu.

"Çalışma masasını istiyorum," dedi kız. "Çalışma masası kaç para?"

Adam bu manasız soru üzerine elini şöyle bir salladı.

"Bir rakam söyleyin," dedi.

Masada otururlarken onlara baktı. Lambanın ışığında, yüzlerinde bir şey vardı. Güzel ya da çirkin. Anlamak mümkün değildi.


"Şu televizyonu kapatıp bir plak koyacağım," dedi adam. "Bu pikap da satılık. Ucuz. Bana bir teklif yapın."

Biraz daha viski doldurup bir bira açtı.

"Her şey satılık," dedi adam.

Kız bardağını uzattı ve adam doldurdu.

"Teşekkür ederim," dedi kız. "Çok kibarsınız."

"İçki başına vurdu," dedi oğlan. "Benim de vuruyor." Bardağını kaldırıp şöyle bir salladı.

Adam içkisini bitirip bir tane daha koydu, sonra da plakların olduğu kutuyu buldu.

"Seç birini," dedi kıza ve plakları ona uzattı.

Oğlan çeki yazıyordu.

"İşte," dedi kız, birini seçerek, herhangi birini seçerek, çünkü üstlerindeki isimleri bilmiyordu. Masadan kalkıp yine oturdu. Kıpırdamadan oturmak istemiyordu.

"Hamiline yazıyorum," dedi oğlan.

"Olur tabii," dedi adam.

İçtiler. Plağı dinlediler. Sonra adam başka bir tane koydu.

Neden dans etmiyorsunuz, çocuklar? demeye karar verdi, sonra da söyledi. "Neden dans etmiyorsunuz?"

"Ne münasebet," dedi oğlan.

"Haydi," dedi adam. "Burası benim bahçem. İsterseniz dans edebilirsiniz."


Oğlanla kız, kollarını birbirine dolamış, vücutlarını birbirine bastırmış, garaj yolunda bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı. Dans ediyorlardı. Plak bittiğinde, yeniden yaptılar, o da bittiğinde, oğlan, "Sarhoşum," dedi.

Kız, "Sarhoş değilsin," dedi.

"Sahiden sarhoşum," dedi oğlan.

Adam plağın öbür yüzünü çevirdi ve oğlan, "Öyleyim," dedi.

"Dans et benimle," dedi kız oğlana ve sonra adama, adam ayağa kalktığında da, kız kollarını ardına kadar açarak onun yanına geldi.


"Şuradaki insanlar var ya, seyrediyorlar," dedi kız.

"Önemli değil," dedi adam. "Burası benim yerim."

"Varsın seyretsinler," dedi kız.

"Aynen," dedi adam. "Buradaki her şeyi gördüklerini sanıyorlardı. Ama bunu görmediler, öyle değil mi?" dedi.

Kızın nefesini boynunda hissetti.

"Umarım yatağını beğenirsin," dedi.

Kız gözlerini kapadı, sonra da açtı. Yüzünü adamın omzuna gömdü. Adamı kendine çekti.

"Çaresiz durumda filan olmalısın," dedi.

Haftalar sonra, kız şöyle dedi: "Adam orta yaşlıydı. Bütün eşyaları bahçesindeydi. Yalan değil. Dut gibi sarhoş olup dans ettik. Garaj yolunda. Ah, Tanrım. Gülme. Bize bu plakları çaldı. Şu pikaba bak. İhtiyar bize verdi. Bütün bu beş para etmez plakları da. Şu boktan şeylere bakar mısın?"

Konuşmaya devam etti. Herkese anlattı. Dahası da vardı ve konuşarak bundan kurtulmaya çalışıyordu. Bir süre sonra, kurtulmaya çalışmayı bıraktı.


Raymond Carver
Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz


150. İyi ki


149. Kardeşler Pilavcısı


Kardeşler Pilavcısı kapanmış. 
Zamanın kılıcı nasıl da keskin.
Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu