3 Haziran 2026 Çarşamba

28. Tanıdık acı, en azından tanıdıktır

"vay ki gençtim"

Harold Pinter, diye bir adam var duymuşsunuzdur. İngiliz oyun yazarı. Aktör, şair, senarist vs vs ama en önemlisi "oyun yazarı"

Çok ilgimi çekiyor adam. Fırsat buldukça ya da aklıma geldikçe, bulabildiğim eserlerini izlemeye, okumaya çalışıyorum. Bir yandan da sürekli "Nasıl bu kadar başarılı olabilmiş ki?" diye düşünüp duruyordum.

Arayan bulur hesabı, ben de bu gece, Bangladeş'ten Zeenat Sharmin isminde bir ablanın akademik makalesinde sorumun cevabını buldum. Şöyle demiş Printer:

"Aklıma kendi tarzına sahip karakterler geldiğinde, benim işim onlara dayatma yapmak ya da onları yanlış bir telaffuza maruz bırakmak değildir; yani bir karakteri konuşamayacağı bir yerde konuşmaya, konuşamayacağı bir şekilde konuşturmaya ya da asla konuşamayacağı bir şey hakkında konuşturmaya zorlamamaktır."

İşte bu ya! Süper! 

Hani derler ya, her büyük sanatçıda tek bir kavram vardır ve tüm eserleri o kavramın farklı cephelerini anlatır. Mesela Japon yönetmen Yasujiro Ozu için bu kavram EV 'dir, Alman Fassbinder için DUYGULARIN İSTİSMAR EDİLMESİ 'dir. Dostoyevski için ARINMA, Kafka için YABANCILAŞMA, Beckett için BOŞLUK 'tur.

Pinter için ise ODA 'dır. Hatta ilk oyununun adı bile ODA 'dır. (The Room). 

(Büyük sanatçı olmasam da, bendenizin kavramı ise EKOTON. Okuyanlar yorumlara kendi kavramlarını yazarlarsa mutlu olurum 😉 )

Lafı uzatmadan Pinter'in ODA'yı nasıl algıladığına dair bir sözünü ve okumak/izlemek için birkaç linki bırakayım:

"Bizler güvenliğimizi, bizi mahveden o klostrofobik odalarda ararız. Dışarıdaki özgürlük bizi korkutur; çünkü özgürlük bilinmezdir. Oysa o tanıdık acı, en azından tanıdıktır."

1. 1000 Kitap'tan alıntılar: 


2. Bu aralar MUBİ'de de yayınlanan senaryosunu yazdığı The Servant / Genç Hizmetçiler (1963)




3. Zamanda geriye doğru bir aşkın hikayesi. Tabiki yine bir oda üzerinden. Betrayal / İhanet (1983)




4. İlk oyununun, sinema uyarlaması. Tamamı Youtube'da. The Room / Oda (1987)


8 yorum:

  1. sevgili dikkatsiz,
    okuyor, izliyor, dinliyor ve keyif alıyorum hatta daha önce söyledim mi faydalanıyorum blogun etinden sütünden yazısıdan fotoğrafından :)) tekrar teşekkürler..
    kavram meselesine gelince benim kendime ait bir kavramım var mı bilmiyorum ama şu ara gündemim "hayalkırıklığı " :( dolayısıyla soruna cevap bu olabilir..var mı tavsiyen bu kavramı çevresinde koza öreyim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. faydalan faydalan. kemiğinden de çorba kaynat iyi gelir :)))) halkımız için hizmeti ayağınıza getirdik. bir nevi. gönül belediyeciliği :)) "hayalkırıklığı" bu hayatın bence en zor en gerçek hallerinden biri. bundan daha zoru da bence "belirsiliği beklemek"tir. sinemada hayal kırıklığı denince de benim aklıma Andrey Zvyagintsev'in The Return (Dönüş) - 2003 filmi gelir. Aklında olsun

      Sil
    2. the return' u dün gece izledim..tek kelimeyle bayıldımm..muhteşem bir filmmiş niye daha önce söylemediniz ki..çok teşekkürler özelde bu film için genelde burada bulduğum her şey için :)) bu tatta başka film önerisi olursa heyecanla beklerim..
      belirsizlik ise iki paket sigara bir semaver çay bitirir yine bitmez bir konu...mevlam boynumuza hüküm olarak asmış aslında..hikmetinden sual olunmaz eğer başı ne yaparız..yürürüz :))

      Sil
    3. bu tatta başka film önerim var. ama biraz düşüneceğim hangisi olacağına. yazayım buraya. filmi beğenmenizden de ayrıca mutluluk duydum.

      evet evet yürümek iyi gelir, derler. insan zaten bir anlamda da, yürüyüşten ibarettir. ne varsa yolda var.

      Sil
  2. Hmm. Bence benimki de gidenlerin ardından kalakalmak (bebekliğimden beri değişmeyen tek tema bu yahu, dikkat ettim de). Ama son birkaç senedir sanırım birkaç adım yol katedebildim. En azından ölerek gidenler dışında kalan bölümde :) Güzel soru aslında, insanı yüzleştiriyor.. Sorun arada bize böyle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sorayım di mi :))

      Bazen diyorum okuyanın yazanın yok, deli gibi ne yazıyorsun diye. Ama itiraf edeyim hoşuma gidiyor yazmak :) Bir bilimsel makale okumuştum, insanlar kimse okumadığı halde neden blog yazmaya devam ederler, diye. Eski bir çalışma. Blogların popüler olduğu dönemde yapılmış. Ve en ilginç veri de şuydu: Çoğu blogdaki yorum sayısı kaçmış biliyor musun? (0) Sıfır.

      Ben aldım mesajı sorarım artık ;)

      Sil
    2. Söz meclisten dışarı ama inanın 10 gereksiz yorumdansa sıfır yorumla tek başına yazıp durmak çok daha akıllıca ve keyifli bence…

      Sil

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu