8 Haziran 2026 Pazartesi

37 Kız Meselesi

 


Sabah 8'de evden çıkmıştım, şimdi eve geldim. Üzerimden silindir geçmiş gibi hissediyorum. Rahatlayabilmek, yaşadıklarımı anlamlandırabilmek ve en önemlisi "yaşadıklarımdan ne öğrendim"i kayıt altına alabilmek amacıyla yazıyorum. Bir gün bir molla -evet bildiğiniz klasik medrese eğitimi almış, sarıklı cübbeli bir molla- "ben size yazmanızı öneririm" demişti. Yazıyorum işte. 

Bağlam ve Kavramsal Çerçeve :

Yazdıklarım dağınık görünüyor ama hiç önemli değil, bana iyi geliyor. Kendi hayat yolumda ve günlük yaşantımda iyi olanı, insana yakışır bir estetikte olanı olanı, faydalı ve merhametli olanı kendime yol olarak belirlemeye çalışıyorum. Aslında bütün derdim de, yüküm de bu. O yüzden yazdıklarım karışık ve dağınık. Çünkü hem bir yandan iyinin, doğrunun, estetiğin, faydanın ve merhametli olanın ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum; hem de bir yandan da bunu içselleştirip hayatıma uygulamaya çalışıyorum. Eskilerin okuyarak öğrenme, ötesi görerek öğrenme, onun da ötesi yaşayarak öğrenme dedikleri şeye benzer bir durum. 

Temel Kavramlar: 

Bu kavramsal çerçeveden sonra bu postta yazacağım temel kavramdan da bahsetmek isterim. Uzun yıllardır blog yazmama rağmen blogger'ın profil kısmını pek öenmsemezdim. İlk defa bu sefer profilimdeki en sevdiğiniz kitaplar kısmına Nasrettin Hoca Fıkraları yazdım. Neden böyle yazdım izah edeyim. DIKW Hiyerarşisi diye bir şey var malum. D (Data / Veri), I (Information / Malumat), K (Knowledge / Bilgi) , W (Wisdom / Bilgelik). Veri, işlenmemiş, bağlamdan yoksun ham gerçekler. Bilgi, malumatın deneyim, sentez ve analizle birleşerek eyleme dönüştürülebilir hale gelmesi. Bilgelik ise, bilginin doğru zamanda, doğru ve ahlaki şekilde ve stratejik bir temelde uygulanması. Nasrettin Hoca bilgedir. En basit bir dataya dahi bilgelik penceresinden - eskilerin deyimiyle hakikat penceresinden- bakar ve konuşur. Ve bunu o kadar kolay ve herkesin anlayabileceği basitlikte yapar ki, şaşa kalırız. Yani inşallah şaşa kalıyoruzdur, yoksa gülüp geçiyorsak Hoca'yı standupçı sanıyoruz demektir. 

Derler ki; zamanın emiri Hocanın maharetlerini duyunca onu huzuruna çağırmış. Demiş ki "Senden bu eşeğe okuma öğretmeni istiyorum." Hoca da "Hay hay, ama bana 1 yıl süre verin" demiş. Dışarı çıkınca arkadaşları, "Aman Hocam sen ne yaptın? Sen nasıl bu eşeğe okuma öğreteceksin? Bu adam seni öldürür!" demişler. Hoca da gayet sakin, "Amaaaan demiş, Bir yıla kadar ya ben ölürüm, ya o ölür, ya da eşek ölür zaten."

Dünyanın en önemli liderlerine - en önemli diyorum dikkatinizi çekerim- danışmanlık ve koçluk yapan Peter Hawkins diye bir İngiliz Profesör  ve onun "Nasrettin Hoca'nın Liderlik Rehberi" diye bir kitabı var. Kitabında bu fıkraya yönelik özet olarak diyor ki; "Evet, Hoca haklı! Tüm sorunları konuşarak, iletişim kurarak, hatta tüm iyiniyetli ve doğru çabalarınızla çözemezsiniz. Hayatta elinizden bir şey gelmeyen durumlar, çözemeyeceğiniz sorunlar vardır."  

Olay / Data - 1

Baştada söyledim, sabah 8 gibi dışarı çıktım. Sabahları dışarı çıkmak son zamanlarki en büyük kişisel hedefim ve başarım. Çıkabildiğim zamanlarda kendimi takdir ediyor, ve irademi öpüp başımın üzerine koyuyorum. Detaya girmeye gerek yok, çok su kaldırır konular. Börekçiye gittim, çay söyledim ve kahvaltı yapmak için arkadaşlarımın gelmesini beklemeye başladım. Tam çayımı içip, sabahın duruluğunun keyfini çıkarırken sokağın karşısındaki köfteciden, Neşet Ertaş "Heeeeeeeeeeey" diye bir bağırıyor ki, yıkıyor ortalığı. "Gözünü seveyim Neşet Baba, ben de bozkırdanım, ben de çok seviyorum bu türküyü ama canına yanına yandığım lütfen lütfen lütfen sus. Kafam bir milyon zaten" diye yalvarıyorum içimden. Farkettim ki, Neşet Baba'nın beni duyacağı yok, kaptırmış kendini. Gideyim köfteciden incanca rica edeyim, lütfen sesini biraz kısar mısınız? diyeyim diye aklıma geldi. Ama sonra düşündüm ki, "herkes benim gibi olmak, benim içimde bulunduğum ruh halini yaşamak zorunda değil ki. Belli ki adam, pazartesi sabahı neşelenmiş, kendince coşkunluğunu yaşıyor. Bu kadarcık da tolerans da olmasın mı toplum içinde?" Türkü bitti. Neşet Baba diyeceğini dedi. Köfteci arkasına, bu sefer de bir ablayı açtı. Abla da yıkıyor ortalığı "Haydindi hopla da gel / Şalvarı topla da gel" diye. Güldüm. Dedim, söyleyin lan! Hepiniz söyleyin! Karışmıyorum neşenize." O türkü de bitince, sessizlik oldu. Bir daha yeni türkü açmadı köfteci. Sokak bir anda eski sessizliğine geri döndü. "Ne oldu şimdi?" dedim. "Ne çabuk bitti? İki türkülük müydü sevincimiz? Bunun için miydi onca yaygara? Afedersin erken boşalma gibi. Çok az. Çok çok az. Zamane insanı işte. Ne yapsa bulaşmış, gitmiyor içindeki keder. 

Hadi şimdi Nasrettin Hoca gibi, bu Data'dan yola çıkarak bir "Bilgelik" çıkaralım: 

Bizim Eczacı arkadaş bizden daha genç malum. Okulu bitirip Ankara'dan memlekete geldiğinde, aklında bir soru vardı: Eczanemi memlekette mi açayım yoksa Ankara'da mı açayım? Kafasındaki kendince değerlendirmelerle, karar vermeye çalışıyordu. Tam o günlerde, Belediye'nin önünden çarşıya doğru yürürken, önünden bir kamyonet geçmiş ve arkasında şu yazıyormuş: "Sensiz hep eksik kalacak bu şehir." 

Bu zeka küpü arkadaşımız da - çok iyi bir fen lisesinden ve sayılı bir üniversiteden mezundur- bu sözü kendine işaret kabul edip, eczanesini memlekette açmaya karar vermiş. Çok da iyi bir karar vermiş aylık 15-20 mio arası satış yapıyor. Benim de aklıma geldi, "Acaba dedim, Neşet Baba aslında sabahın o saatinde beni rahatsız ediyor gibi görünüyor ama bu bana bir işaret olabilir mi? -meraklıları, uzmanları bilir, şizofreni böyle böyle masum işaretlerle başlar.- 

Analizi bir kenara bırakıp, acaba bu bana bir işaret mi dediğim, her duyduğumuzda bize ironik bir şekilde göbek attıran türkünün bilgece ve o çok güzel sözlerini aşağıya bırakıyorum: 

Heeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey
Kenardan geçeyim, yol sizin olsun 
Zehirleri içeyim, bal sizin olsun 

Heeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey
Bozkır dedikleri, şirin kasaba 
Çektiğim cefalar, gelmez hesaba 

Olay / Data - 2

Ben arkadaşlarımı beklemeye devam edip, çayımı keyifli keyifli içerken, bir de baktım halaoğlu geldi. Halamın oğlu oto sanayide motor ustasıdır. Benden gençtir. Uzmanlık alanı da Lada arabalardır. İyi bir usta olsa da, mütevazi bir dükkanı vardır. Onunla akarabalık ilişkilerimizin dışındaki en büyük ortak alanımız benim Lada'nın "Keçi" diye anılan "Niva" modelidir. Bilirsiniz Niva tam bir dağ keçisidir. Sıfır konforlu, ama maksimum zorlu şartlara uyum donanımlı bir arabadır. Gezgin, maceracı ruhlara hitap eder. Çünkü onlara dağa çıktıklarında lazım olan şey, koltuk ısıtma değil, donmamak, ABS değil, derin çamurlardan çıkabilmektir. Yoksa doğa şamar oğlanı eder sizi iki dakikada. Ben zaman zaman bakarım Niva ilanlarına ve gösteririrm ona. O da ısrarla almaz bana istediğim Niva'yı. Hatta en sonunda tehdit etti. "Valla billa getirirsen bakmam Niva'na Abi. Git konforlu bir araba al." dedi. 

Bu halaoğlumun bir de kendi oğlu var. Sordum, resmi işlemlerini, yazışmalarını, tüm kurumlardan tüm kabullerini vs tamamlamış; bu yıl inşallah Almanya'da hukuk okumaya gidecek. Adam bunu dert etti kendine, sordu soruşturdu, zorladı, buldu, karar verdi, eyleme geçti ve oğlu için bir kariyer yol haritası hazırladı. Dikkatinizi çekerim, sanayide Lada ustası bir adam bu. Eğitimi falan da yok. Vardır bizim ailede böyle tipler. Hiç beklemeyeceğiniz adamlar hiç beklenmedik işler yaparlar. 

Mesela birisi bilgisayarların Türkiye'de ilk kez kullanılmaya başlandığı dönemlerde mousepad yapmıştı. Gitti, buldu ettti, mousepad yapmaya başladı. Herkesin compüterler gelecekte bizi köle mi yapacak diye saçma sapan şeyleri tartıştığı dönemde, adam mousepad yaptı. Öyle basit bir de değil. Büyük kurumsal firmalara, bankalara, şunlara bunlara sattı. Deli gibi para kazandı, çünkü ondan başka mousepad yapan yoktu ülkede. Daha önce ne iş yapıyordu derseniz, kamyon şöförüydü.

Bir başkası -ki bence o zirvedir- ,ilk patchwork halı'yı yapıp satanlardan birisidir. Tabi o  zamanlar daha popüler bile değil patchwork halılar. Büyük şehirlerde çok üst düzey iç mimarların, dekorasyoncuların, üst ve ultra üst segmente sattığı bir ürün. Bu, nereden gördü nereden buldu bilmiyorum, İstanbul'da ünlü bir iç mimarla tanışmış., demiş ben bunları yaparım. Adamın tüm sosyeteyi beslediği yetmedi, üstüne bir de ihracata başladı. Avrupa, Amerika. Kim gelirse önüne yapıştırıyor halıyı. Halı dediği de, eski püskü teknik ve estetik olarak halıcıların halı bile demeyeceği şeyleri, kesip biçiyor, traşlıyor, boyuyor, yıkıyor, eskitiyor, ütülüyor, piyasaya salıyor. Hikayenin ilginç olan kısmı şu: Bu adamın mesleği çiftçilik. Birkaç baş koyunu ve birazcık pancar tarlası var. Bütün bu söylediğim işleri de koyunlarını satıp boşalttığı  mandırasında yapıyor. Bir gün yakın arkadaşım olan, bir kaç yabancı dili ve bir kaç yüksek lisansı olan, uluslararası dış ticaret yapan birisini bu mandıraya götürüp işleri gösterdim. Adam baktı, baktı, dedi ki, "Bu İstanbullarda, televizyonlarda, sosyal medyada, başarı hikayeleri anlatan, yol gösterenleri, getirip şurayı göstereceksin. Adam ahırdan dünyaya üst segment ürün ihraç ediyor. Hayran kaldım, destek olmak lazım. Dubai de bu sektörü domine eden Hintli arkadaşım var, tanıştırayım da, onlara da satsın." 

Data'dan Bilgeli'ğe: 

Bazen size bazı şeyler daha fazla verilmiş olabilir. Bu övünülecek değil bir şey olamdığı gibi, aksine hesabı olan bir sınav haline gelebilir. O yüzden, en doğru ve güzel tutum, "Ben bana verilen bu "şey"le kendime ve insanlara nasıl fayda sağladım?" sorusunu sormaktır. 

Olay / Data - 3

A. geldi. A. benim en yakın arkadaşım. En sevdiğim. En "ikizim" Avukatlık yapıyor. Geldi çayını içti vs, hoş beş ediyoruz, telefonu çaldı. Karşıdakine "Konsolosluk, noter vs." bir şeyler söylüyor. Kardeşim, diyor, Ben sana yardımcı olacağım, diyor. Çok cesaretlendirici, sakinleştirici ve destekleyici konuşuyor. Sonra bana bir telefon numarası söyledi, bu hangi konsolosluğun telefonu bakabilir misin? diye sordu. Ben de baktım, Kabil'in dedim, bastım kahkahayı. Hikaye çok komik. 

Bizim bu börekçi buluşmamızdan yıllar önce yine aynı sokakta olan bir Simitçi buluşmalarımız vardı. Belki , belki  yıl önce. Orada bulaşıkları yıkayan, çayları dolduran bir Afganlı Kız çocuğu çalışırdı. Kız çocuğu diyorum ama aslında gençten, iki çocuğu olan evli bir kadın. Ama öyle zayıf, öyle sessiz, öyle mahzun ki, kız çocuğu gibi duruyor. İsmini şimdi hatırlamıyorum. Bu birara çok durgunlaşmıştı. Bizim A. buna sormuş, "senin derdin ne?" diye. O da yakın bulmuş söylemiş, "Kocam İran'a gitmişti. iki haftadır eve gelmiyor" demiş. Tabi bizimki hemen anlamış mevzuyu. "Sen demiş, kocan geldiğinde bana haber ver." Kız da kocası gelince o sabah haber vermiş, "Geldi evde uyuyor" demiş. Biiizmkisi hemen ilgili yerleri telefonla arayıp, haberi uçurmuş. Haberi alınca polisler bir baskın, adam uyuşturularla birlikte yakalandı, hapse girdi ve deport edildi. Kızın da yüzü güldü. Ama işte komik olan bu değil, komik olan bugün telefonda arayan bu adam. Bırakmış bu işleri ve Türkiye'ye dönmek için bizimkinden hukuki destek alıyor. O da sanki içeri attıran o değilmiş gibi, bütün samimiyeti ile destek oluyor. Satranç oynarken kaç hamle sonrasını görebilmek başarıdır, derler. Gel de İspanyol Açılışı gör Ruy Lopez.

Data'dan Bilge'liğe :

Her data da ayrı bilgelik çıkaracak halim yok sevgili okuyucu. Bir önceki ile aynı işte. Asıl soru sana verilen ile sen ne yaptın?

Olay / Data - 4

Masaya gelen başka bir arkadaşımız da şöyle bir şey anlattı: Kız kardeşi aralarına mesafe koymuş. Annesi de bu konuyu kız kardeşi ile konuşmuş ve hatalı davrandığını abisinden özür dilemese bile artık böyle davranmaması gerektiğini söylemiş. Bu konuşmayı da annesi, arkadaşına anlatmış. "Yorum yapmadan dinledim annemi" diyor. "Ve dedim ki anneme: Anne sana sadece bir kaç şey soracağım: Bu kız kaç yaşında? 48 Uzmanlık alanı ne? İnsan psikolojisi. Ünvanı ne? Profesör. Bu konuşmayı sen ona daha önce kaç defa yaptın? 1? 2? 3? 5? 7? 9? Değişiklik oldu mu? Hayır! Ben artık geç de olsa şunu öğrendim ve kabul ettim: İnsanların sana karşı sınırlara saygı duymak lazım. Bu kardeş de olsa, anne baba da olsa, evlat da olsa aynı. Benn artık onun bana karşı koyduğu sınıra saygı duyuyorum. 

Data'dan Bilge'liğe:

Gayet açık değil mi? İzaha gerek var mı?

Olay / Data - 5

A. ile işimiz bittikten sonra, nereden aklına geldiyse bizim börekçinin aklına bana destek olmak gelmiş olmalı ki; adam birden bana odaklanıp sorular sormaya başladı. Depresyon, mepresyon, bilmem ne, hiç sevmediğim yerlerden konuşmaya başladı. "Ben dedi, 11 defa iflas ettim. Her seferinde tekrar yağa kalktım ve yeniden başladım. Ama son iflasımda artık umudum kalmamıştı ve evden çıkamıyordum. Sizleri tam o günlerde tanıdım. Dünyada böyle insanlar da varmış, bir çıkar için değil de, kıymet verdiği için arkadaşlık yapanlar da varmış, dedim. Arkadaşlığınızla bana umut oldunuz,. Tekrar hayata bağlandım. Küs olduklarımı tek tek affedip gidip barıştım, işlerimi yoluna koydum. Çocuklarıma meğer hiç bağım yokmuş, onlarla konuşarak gerçek bağlar kurdum. Şimdi ben sana destek olmazsam bu yanlış olur, bu güzel olmaz." Sonra başladı, şöyle yap, böyle yap diye anlatmaya. Allahım o kadar çok anlattı ki, üzerimden silindir geçmiş gibi peltem çıktı. Anlattıkları yetmiyormuş gibi bir de "Sen çok zeki ve çok duygusalsın. Sadece birisi bile hayatı yaşamakta insanı çok zorlayan şeyler. Ama Rabbim bütün bunların üstüne sana bir de yanazlık vermiş, derman yetmiyor. Laf dinlemiyorsun." (Bkz. Yanaz: Anadolu'da inatçı, ters, huysuz, aksi, hırçın anlamındaki söz.)

Bu yumuşak tutumumu daha önce E. de eleştirmişti. "Sen, demişti, yaşanan bu zorluklar karşısında çok kadınsı oldun. Oysa daha güçlü, daha erkek olman gerekirdi." diye kendince bana yol göstermişti. 

Börekçi daha bir sürü bir şeyler de söyledi. "Sen istiyorsun ki, ben bir şey demeyeyim, herkes beni anlasın. Böyle bir dünya yok. İnsanlar bu hassasiyette değiller. Hatta hassasiyet hiç umurlarında değil. Öfkeni sürekli kendine yönlendiriyorsun." Ulan adama bak, sanki bizim börekçi değil de, ileri düzey mentör, MCC, dedim içimden. (MCC: Master Certified Coach - Uzman Sertifikalı Koç). Dedim ki, "Son bir yılda kızlarımı sadece 3 defa gördüm. 3 ay, 3 hafta, 3 gün demiyorum. 3 defa. Son altı aydır aramızdaki tek iletişim whatsapptan harçlık gönderdiğimi yazdığım mesaja koydukları "okey" anlamındaki parmak işareti. Tüm bu süreci onlara arada kalmışlık hissi vermeden, annelerini ya da beni seçmek zorunluluğu hissettirmeden, geleceğe yönelik duygu durumlarına ve erkeklere bakışlarına zararı dokunmadan, ajite etmeden, tüm sevgimle doğru yönetebilmek için çaba sarfediyorum. Aama ne yaparsam yapayım, manipülasyondan dolayı çabalarım boşa çıkıyor. Görüşmelerimiz çok mutlu, değerli, içeirği dolu dolu geçmesine, hatta beraber gelecek günler için planlar yapmamıza rağmen, yazışmaları Flash TV'nin Üvey Babası Halil'le yapıyor gibiler. Ona da tamam dedim ama 6 aydır artık o da bitti. Hayatta bazı şeyleri konuşarak, iletişim kurarak, ya da doğru stratejik hamleleri atarak çözemiyorsun. Sadece tüm iyi niyetinle ve sabırla beklemen gereken durumlar da oluyor." 

Şimdi düşünüyorum da, belkide Yumuşak Güç / Soft Power dedikleri şey budur. "Hadi bakalım senin güçlü yanın buydu, nasıl kullanacaksın bunu?" dendi bana. Belki de "Benim güçlü yanım falan yok Allahım. Tövbe ediyorum. Güç ve yardım ancak sendendir" demem gerekiyor. 2025 yapımı "Sırat" filmi, belki de bu yüzden beni etkiledi. Bu yüzden defalarca izledim. Sert ve erkeksi görünen onca insan arasından, o tombul adamın sabretme ve vazgeçme iradesi bu yüzden beni sarstı ve kendimle özdeşleştirdim. Müzikleri de efso. Baba-Kız ilişkilerine dair Trier'in Sentimental Value / Manevi Değer filmi de iyi ama nasıl desem, içinden çok popülist, festivalci kokular geldi burnuma. Sırat onun aksine çok daha gerçek ve samimi. 

Kızlar diyordum, en son dün gece ortanca olan bana mesaj göndermiş. Kullandığı cep telefonu paketinin taahhüt süresi bittiğinden, yüksek faturalar geliyormuş. Yeni bir pakete geçmemiz gerektiğini, abonelik benim üzerime olduğundan benim yapmamı rica etmiş. Ben de "Merhaba kızım, ilgileneyim" yazdım. O da yine o parmak işaretini koymuş. Hafif bir çitirti oldu içimde o parmağa karşı. Olmadı desem yalan olur. 

Sonuç ve Çıkarım :

Nasrettin Hoca, "Bir yıla kadar ya ben ölürüm, ya o ölür ya da eşek ölür" derken mizah yapmıyordu. Lafı şeyinden anlamayalım. Bir hakikate işaret ediyordu. Ondan yüzlerce yıl sonra da, binlerce kilometre öteden bir uzman, bu bilgeliği görüyor ve hakkında kitap yazacak kadar sahipleniyordu Hoca'ya. 

Eğer buraya kadar okuduysanız; size içten teşekkür ederim. Hem de aynı zamanda sizi kendime yakın bulurum. Sanki bana gül atmışınız kabul ederim. Evet, bunca yazının tek bir sebebi vardı, başta da söylemiştim: Kız Meselesi :)


İlgili bir kaç link: 

1. Neşet Ertaş'ın o hem güldüren hem ağlatan türküsü Bozkır... 

2. Lada Niva...

3. Nasrettin Hoca'nın hayranı Prof. Peter Hawkins'in Forbes dergisindeki yazısı...


Son Olarak:

Yazmak bana iyi geldi. Bunun tadını çıkarmak istiyorum. Yazım yanlışlarım, hoşunuza gitmeyen ifadeler, düşük cümlelerim varsa da affola. Düzetmeyeceğim. 

2 yorum:

  1. Rica ederiz...
    Kız meselesi zor bir mesele, onlar da kendileri birer kız meselesi edinince anlayacaklar.. Biz de böyle böyle öğrendik...... Görmeyeceksin, duymayacaksın bzı şeyleri..... Yoksa dünyada rahat yok.
    Bu blog okuduğum bloglarınız içinde en güzeli oldu.. Size de iyi geliyorsa, daha ne olsun!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısın, insan hayatı yaşarken aslında sandığından çok çok daha fazla şeyi görmemesi, duymaması gerektiğini anlıyor.
      Blog iltifatın için ayrıca teşekkür ederim. Mutlu ettin :)

      Sil

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu