"Fısıldarcasına alçak bir sesle, “Benim yeryüzündeki en güzel kız olduğumu söylerdi,” dedi. Hemen ardından bana dönerek, “Sence ben güzel miyim?” diye sordu.
“Çok melek gibisin,” dedim içtenlikte.
Mutlu olup gülümsedi, ama çok geçmeden yüzünde yeniden o endişe dolu ifade belirdi. “Çok korkuyorum, bahar geliyor, sonra yaz. Bedenim çürüyüp gidecek ve geriye yalnızca kemiklerim kalacak.”
Onu teselli etmeye çalıştım. “Yakında sana bir mezar alacaktır. Bahar gelmeden, huzur içinde dinleneceğin yere kavuşacaksın.”
“Evet,” diyerek başını salladı. “Alacak.”
Issızlığın ortasında ilerliyorduk. Bu ıssızlığın adı ölümdü. Artık konuşmuyorduk, çünkü anılarımız daha öteye gitmiyordu. Bunlar başka bir dünyadan kalan anılardı, rengarenktiler, hem hayali hem de gerçek. Yanımda kederli kederli yürümeye devam eden bu genç kızın usul usul attığı adımlarını hissederken, göğüs geçirerek, arkasında ne kadar acı bir dünyayı bırakarak buraya geldiğini düşünüyordum."
Sanki bozkırın sonuna varmıştık. Durup bana döndü ve, “İşte geldik,” dedi.
Şaşkınlık içinde önümde uzanan dünyaya bakakaldım: Şırıl şırıl dereler akıyordu, her yer yemyeşil, ağaçlar gür, dallar meyve doluydu. Ağaçların yaprakları kalp şeklindeydi ve sallandıklarında aynı ritimle birörnek atan gerçek birer kalbi andırıyorlardı. Pek çok insan vardı, çoğunun yalnızca kemikleri kalmış, bazısı hâlâ etten bedenlerinde dolanıp duruyorlardı.
“Burası neresi?” diye sordum.
“Burası, mezarı olmayan ölülerin diyarı,” diye yanıtladı.
Yu Hua
Yedinci Gün
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder