Geçmişe Mektup - İlk Gençlik
Delikanlı,
Sana bu mektubu, hayatın bana öğrettiği ve sana öğreteceği birkaç şeyi, unutmadan önce not etmek için yazıyorum.
Şaka şaka, kızlar hakkında konuşacağım.
İnsan 17 yaşında kızlardan daha önemli ne konuşabilir ki? Ama konu önemli, o yüzden dikkatli dinle!
Biliyorum, sen artık bu yaşlarında, her şeyi öğrenmeye, bilmeye, çözmeye, analiz etmeye, her duyguyu bir sebep-sonuç ilişkisine oturtmaya çalışıyorsun. Ve yine biliyorum ki; bu yüzden, hayatının en önemli anlarından birini kaçıracaksın. Ama üzülme, bunu sana söylemenin tam zamanı. Senin için olmasa bile, en azından benim için tam zamanı.
Sana konuyu, senin dilinle anlatmaya çalışacağım ki; iyice anlayasın. Sıkılmayasın.
"Görüntü Yönetmenliği" diye bir meslek var. Filmdeki hikayeyi ve yönetmenin hayalindeki şeyi; kullandığı ışıkla, kamera açılarıyla, renk paletleriyle en iyi şekilde anlatmaya çalışan kişi. Görüntü Yönetmeni, filmin senaristi değildir, yönetmeni değildir, ışıkçısı değildir, kameramanı veya başka bir şeyi de değildir. Ama o olmadan, diğerleri asla iyi bir film çıkaramazlar. Fark ettin değil mi? Görsel zekadan bahsediyorum. Senin de o çok sevdiğin şeyden. Görerek, seyrederek, gözlemleyerek öğrenme. Adını henüz bilmiyorsun. Ne olduğunu da bilmiyorsun. Önemli de değil. Zaten sen henüz "sinemayı" da bilmiyorsun. Ama tanıştığında çok seveceksin. Bunu spoiler olarak söyleyeyim.
Şimdi o çok sevdiğin, hikaye anlatımını ve görsel zekanı birleştiriyoruz ve tarihi bir Lise'ye tam cepheden bakıyoruz. Üç katlı taş bir bina. Dış cephe taşları ve ahşap aksamları işlemeli. Dışarıdan iki buçuk kat olarak görünüyor. Çünkü bodrum katın yarısı zeminin altında kalıyor. Öyle tasarlamış. Bodrum katın dışarıdan sadece küçük pencereleri var. Cepheyi tam ortadan bölen büyükçe bir kapı ve kapıya, sağlı sollu her iki yandan çıkan merdivenler. Merdivenler binanın gösterişli, estetik ve ciddi yapısı ile uyumlu. Kapının üzerinde yukarı doğru dikdörtgen büyükçe bir aydınlatma penceresi. Yine o büyük pencerenin hem sağında, hem solunda idari odalara ve sınıflara ait, nispeten daha küçük, ama yine de bugünkü okul pencerelerine göre daha büyük pencereler. Kapıların, pencerelerin, merdiven küpeştelerinin ve idari kısımdaki mobilyaların hepsi koyu renk ahşaptan. Mobilyalar özellikle ceviz. Çünkü bu bina eski, tarihi bir bina ve yapısı özenle korunmuş. Odalar ve sınıflar, sonradan benzerine az rastlayacağın şekilde çok yüksek. Pencereler ve kapılar kocaman. Merdivenle zemin kata çıktığında idari odalar, üst katlara çıktığında ise sınıflar var. Buraya kadar formel ve öngörülebilir bir dünya.
Ama aşağı bodrum kata indiğinde büyükçe bir etkinlik salonu, ahşap bir sahne, sahnenin yan tarafında eski bir piyano, müzik, resim ve tiyatro odası. Bu alan dışarıdan küçük görünen ama içeri doğru taş duvarlar boyunca genişleyen pencereler tarafından aydınlatılıyor. İlk anda o küçücük pencerelerin nasıl bu kadar aydınlık sağladığına şaşırıyorsun. Ama yine de şu detay gözünden kaçmıyor, ışık bu ortamı asla tam olarak pürüzsüz bir şekilde aydınlatamıyor. Işık burada zaten var olan bir şey değil, daha çok gerektiği kadar verilmiş bir hediye. Ne tam aydınlık, ne de tam karanlık. Taş duvarlar, ahşap sahne ve dekorasyon, bordo sahne perdesi ve koyu renk beton zemin alabildiğine gerçeklik hissi verirken, pencerelerden süzülen ışığın oyunları, insanı bir hayal alemine çekiyor. Evet istersen siyah çevirmeli bir anahtarla, tavandaki sarı lambaları açabilirsin. Fakat o anahtarı çevirsen de, biliyorsun ki; o sarı ışıklar ortamı asla tam olarak aydınlatamayacak. Bu yüzden hava kararmış değilse buna ihtiyaç hissetmiyorsun.
Koku.. Tüm bu nesnelerin, ahşabın, beton zeminin, taş duvarların, beyaz badanaların, bordo perdenin, okul malzemelerinin, buradan geçip gitmiş olan binlerce insandan kalan karışımın üzerine ilave olarak, bir de kendi alnından ve göğsünden akan ter damlacıklarının kokusunu ayırt edebiliyorsun. Fark ettiğin, etmediğin bütün bu kokuların üzerine bir koku daha geliyor burnuna. Şu an tam karşında duran, gözlerindeki ışıltı, erkeğine bakan vahşi bir dişi hayvanın gözlerindeki ışıltıyla aynı olan o kızdan gelen koku. Nefes alıp verişini duyuyorsun ve teninin kokusunu alıyorsun. Hayır ona dokunmuyorsun ve hayır bu bir parfüm değil. Bu bir makyaj malzemesinin, şampuanın veya bir sabunun kokusu da değil. Bu alabildiğine saf, katışıksız ve duru bir koku. Sadece ona ait olan, sadece o yaşta olabilecek ve sadece o an'a ait, parmak izine benzeyen bir genç kız kokusu.
Kokusunu aldığın tam o an beyninde milyonlarca yıllık elektriksel bir sistem kusursuz şekilde çalışmaya başlıyor. Beynindeki 86 milyar nörondan sadece bir tanesi, aniden elektrikle yükleniyor ve ışımaya başlıyor. O ışığı, yine 86 milyar nörondan bir başkasına gönderiyor. Ama bunu bir köprü vasıtası ile yapmıyor. Elektrik, diğer nöronla aradaki boşluğu yüzerek geçiyor ve karşı nöronda ışımaya başlıyor. Derslerde öğrendiğin bir konu, unutmamışın: Sinaps! İki nöronun fiziksel olarak birbirine değmeden mesajlaştığı mikroskobik boşluk. Artık O'nun kokusu saniyenin binde biri kadar bir sürede, bir daha asla unutamayacağın şekilde zihnine kazındı. Öğrendin!
Panik yapma, bunu bir yere not almana gerek de yok, sınavlarda karşına çıkmayacak. Ama bil ve unutma. Çünkü hayatının bir çok alanında bu sinapsler karşına çıkacak.
Söylememe gerek yok sanırım, burası senin lisen, onun gizemli bodrum katı, pencerelerinden gelen hayali ışıklar ve karmaşık kokular. Sanırım birazdan anlatacağım konu için, bundan daha uygun bir mekan düşünülemezdi. Kaderin cilvesi dedikleri şey, bu olsa gerek.
O gün müzik öğretmeninizin, size kendisini neden o odada beklemenizi söylediğini, o kadar beklemenize rağmen, neden gelmediğini, garip bir şekilde ikiniz de hatırlamıyorsunuz. Daha garibi öğretmenin de, neden beklemenizi istediğini hatırlamaması. Sonradan sorduğunuzda "Hatırlamıyorum" demişti. Zaten kendisi de bir garipti. Kim bir hafta önce o bodrum kattaki sahnede, piyano çalıp, sevdiği bir kaç öğrencisine, ders saati dışında şarkılar söylerken, ertesi hafta intihar eder ki? Yalnızlıktan, demişlerdi. Yalnızlığı artık kaldıramadı. Garip işte.
Deli-kanlım,
O günleri daha iyi hatırlayabilmek için sözü biraz uzattım. Farkındayım, sıkıldın. Sen kız'ı anlatmamı istiyorsun. Zaten bu yüzden deli-kanlı'sın. Aklını başına indiremeyecek kadar deli, yeraltından akan sıcak su ırmakları gibi sıcak. Merak etme kız birazdan gelecek.
Öğretmenin müzik odasında ayaktasın. Kız geldiğinde havalı görünmek için orada bulduğun kitaplardan birisini eline aldın ve ayakta okuyormuş gibi yaparak bekliyorsun. Havalı olmayı poz vermek sanıyorsun. Oysa sadece komiksin. İçeri giriyor. Başını kaldırmıyorsun. O da sana selam vermiyor. Masanın yanındaki sandalyelerden birisine oturuyor. Oda sessiz. Dışarıdan tek tük teneffüste haylazlık eden öğrencilerin sesleri geliyor. Odadaki sessizlik bu cılız sesleri bastırıyor. Ve zaman geçtikçe sessizlik yoğunlaşıyor, adeta kıvam alıyor. Sonra o oturduğu yerden, alaycı bir ses tonuyla;
- "Geldiğimden beri aynı sayfaya bakıyorsun ama bir satır bile okumadın. Farkındasın değil mi?" diyor.
(Şimdi, bu yaşta, bunca şeyden sonra ve buradan bakınca, kendi kendime diyorum ki;
Acaba sadece ve sadece, bir tek bu soru nedeniyle, hayatımda hep, dürüst, açık sözlü, cesur ve komik kadınları sevmiş olabilir miyim?)
Konuya dönelim.
Oyun bitti. Seni gördü. Hem de apaçık.
Korkmadı, utanmadı, oynamadı. Ok gibi söyledi.
Ne yapacağını bilemiyorsun. Kitabı indiriyorsun. Başını kaldırıp onun gözlerine bakıyorsun. Karşında, "bana hiç bir şey kanıtlamana gerek yok", diye bakan bir çift göz. Dupduru. Ah o gözlerdeki bakışları nasıl anlatabilirim ki? Oyun oynamayan, bir şeyleri gizlemeye çalışmayan, sadece saf bir hayranlık, sevgi ve kabulle bakan iki göz. Gözler, kalp, ayna.
Ama sen! Ah sen! Kendi değerinden habersiz sen. Hemen kılıcını çekiyorsun. Üstelik bunun bir savaş olmadığını bile bile. Elinde değil.
- "Düşünüyordum. Bazen düşünmek, okumaktan daha çok şey öğretir." diyorsun.
Salak şey.
Gülümsüyor. Salaklığına gülümsüyor. Ayağa kalkıyor. Yanına geliyor. Kitabı elinden alıyor. Kapağına bakıyor. Sana dönüyor. Gözlerinin ta içine bakıyor. Nefesini duyuyorsun. Kokusu beynindeki o biricik nöronu elektrikle dolduruyor. Sanki kapkaranlık uzayda bir yıldız parlıyor. Işık başka bir yıldızla arasındaki sinapsi yüzerek geçmeye çalışıyor. Öğretmen saniyenin binde biri kadar bir sürede demişti ama sanki milyonlarca ışık yılı gibi sürüyor. Sanırım ona da öyle geliyor. Ama o daha akıllı. Yine gülümsüyor.
- "Biliyorum", diyor. "Bazen ben de düşünüyorum. Ama sadece senin kendin olduğun hallerini."
Donup kaldın. Hazırlıksızdın. Vurdu. Ya da kalbine Hattori Hanzo kılıcı sapladı ve öldün. Ama o kadar ustaca ve o kadar ani şekilde sapladı ki, öldüğünün henüz farkında değilsin. Bir şey söylemeden yüzüne bakıyor. Sen de ona bakıyorsun. Zamanın izafi olduğu tezi, tekrar gelip baş köşeye oturuyor. Yine gülümsüyor. Ama bu, daha önceki gülümsemelerinden daha farklı. Daha kekremsi. Daha acıya yakın bir tat. Oscar Wilde'ın şiirlerinin tadı. "Herkes öldürür sevdiğini" gülümsemesi bu.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi, "Hoca bizi unuttu herhalde" deyip, odadan çıkıyor.
Artık istediğin kadar "Eğer onu öpersem ne olacak? Ya beni reddederse? Ya ona yeterli değilsem? Ya bu sadece anlık bir duyguysa? Ya yarın her şey değişirse? sorularını kafanda çevirebilirsin. Zaten uzunca bir vaktin olacak. Acele etmene gerek yok artık.
Evet Gerizekalı Delikanlı,
Şimdi artık "Okuduklarımızdan Neler Öğrendik?" kısmına geçebiliriz. Az çok konuyu tahmin etmişindir, diye düşünüyorum. Pek akıllısın ya!
Seni tanıyorum. Sen o an bir şeyi çözmeye çalıştın. Bir duyguyu, bir anı, belki bir insanı. Ve o çözme çabası, seni asıl olanı yaşamaktan alıkoydu. Sen hep böyleydin; bir şey hissettiğinde önce onu anlamaya, sınıflandırmaya, güvenli hale getirmeye çalışırsın. Hissin kendisi değil, kontrol edemeyeceğin bir şey olması seni korkutur. Bunun neden böyle olduğunu, ikimiz de çok iyi biliyoruz.
Bunları sana söylüyorum çünkü bu huyun, hayatının birçok anında, seni geride bırakacak. Bir şeyin ortasındayken, o şeyin ne olduğunu çözmeye çalışacaksın; oysa bazı şeyler yalnızca yaşanır, sonradan anlaşılır. Zaten "cesaret" dediğimiz şey de tam olarak budur:
Bilmeden ilerleyebilmek.
Kızlara dönelim. Hayatın boyunca, birçok kadınla karşılaşacaksın. Her biri sana farklı bir şey öğretecek. Kimisi sana sabrı, kimisi öfkeyi, kimisi tutkuyu, kimisi hayal kırıklığını öğretecek. Ama asıl öğrenmen gereken şey, "bütünleyici" sevginin ne olduğu. O sevgi, seni tamamlayan değil; seni, olduğun gibi kabul eden, seninle birlikte büyüyen, seni değiştirmeye çalışmayan, sadece yanında olan sevgi. O sevgi, o odadaki, hatta yanıbaşındaki kızın, sana bakışlarıyla sunduğu sevgi.
Diğerlerinin hepsi kötü niyetlidir demiyorum, bence çoğunlukla, eksik veya hatalı bir tanımdan yola çıkıyorlar. Mazur görülebilirler. Çünkü çoğu insan sevgiyi "tamamlanma" olarak öğreniyor. Yani, bende eksik olan, sende var; o yüzden sana ihtiyacım var.
Ama zamanla öğreneceğin şey şu; gerçek bağ, seni tamamlayan değil, seninle yan yana duran bağ olduğu. Biri sana muhtaç olduğu için değil, kendi ayakları üzerinde durabildiği halde, seninle birlikte olmayı seçtiği için yanındaysa; işte o zaman, işte o seçim, bütünleyici olandır.
Tamamlayıcılık seni bir parça gibi kullanır. Bütünleyici ise seni bir bütün olarak görür. Eksiğinle, fazlanla.
Bu söylediklerimi, çok sonra, hayatının ortasında bir yerde anlayacaksın. Hadi sana, bir spoiler daha vereyim: Yine o kız çıkacak sahneye ve yine o verecek sana bu dersi.
O an geldiğinde -ki gelecek, biliyorum- kendine şunu hatırlat:
Karşındaki insan sana muhtaç olduğu için değil, kendi bütünlüğüyle, seninle birlikte olmayı seçtiği için oradaysa, o konuşmaya, o sessizliğe, o ana güven. Analiz bir kenara bırak ve sadece güven. Çünkü bazı şeyler ancak yaşandığında anlam kazanır. Her şey önce anlaşılıp sonra yaşanmaz.
Ve eğer bir gün, yıllar sonra, biri sana sadece bir an vermek için gelirse, bunu bir kayıp olarak değil, bir hediye olarak gör. Unutma, herkesin sana her şeyi vermesi gerekmiyor. Bazı insanlar hayatına sadece bir cümleyi ya da bir anı tamamlamak için girer, sonra kendi yoluna devam ederler. Bu, onların eksikliği değil, kendi bütünlükleridir. Bütünlük herkes için önemlidir.
Şimdi sana, son bir spoiler daha vereyim ve bu dersin nasıl yaşanacağını anlatayım. Gerisini artık kendin yaşarsın, her şeyi benden bekleme.
Otel odası. İstanbul. Boğaz akşamüstünün son ışıklarıyla dolu. Perdeler aralık, dışarıdan şehrin uğultusu hafifçe içeri süzülüyor. Yıllardır görmediğin onunla, karşı karşıyasın. Geçen zaman, odanın sessizliğinde birikmiş.
Ayaktasınız. Konuşmuyorsunuz. O, birkaç adım ötede. Odaya az önce girmiş. Sana bakıyor. Kelimelere ihtiyaç yok. İkiniz de, söylenmesi gereken şeylerin çoğunun zaten yıllar içinde, konuşmaya gerek olmadan anlaşıldığını biliyorsunuz.
Gözlerinde ne bir telaş var, ne bir beklenti var. Tebessüm ediyor. Üzerinde insanı rahatlatan bir huzur var. Ona, kıyafetlerinden daha çok yakışmış. Oysa ne kadar zevkli giyinir biliyorsun. Kendi hayatını kurmuş, kendi bütünlüğünü bulmuş birinin huzuru. Sana ihtiyacı yok; sadece, bu anı seninle paylaşmak istiyor.
Bir süre hareketsiz sadece birbirinize bakıyorsunuz.
Yaklaşıyor. Elini, zarifçe, boynuna doğru götürüyor. Dokunuşu tereddütsüz ama aceleci de değil. Ne istediğini biliyor.
Daha önce olsa, analiz etmeye başlayacağın bu anı, sadece yaşamayı seçiyorsun. İyi ki öyle yapıyorsun. Zihnin sessiz. Sadece, oradasın.
Alınlarınız birbirine yaklaşıyor. Nefesleriniz bir an duruyor. Sonra, dudaklarınız buluşuyor. Yavaş, dikkatli. Uzun zamandır beklenmiş ama hiç acele edilmeyen uzunca bir öpüş. İçinde, söylenmemiş onca söz, yaşanmamış onca an var. Ama artık hiçbiri pişmanlık taşımıyor. Sadece, bu anın kendisi var.
Öpüşme bitiyor. Alınlarınız yine birbirine değiyor. Bir süre öyle kalıyorsunuz. Hareketsiz, sessiz. Sadece birbirinizin varlığını hissederek. Sinapsi geçen ışık, diğer yıldızda ışıldıyor. Nöronlar kokuyu hatırlıyor. Onca farklı koku içerisinden, nasıl oluyorsa o kızın kokusunu çekip çıkarıyor.
Sonra o, geri çekiliyor. Yüzünde o üniformalı kızın ilk gülümsemesi. Elini yanağına değdiriyor.
"Bu kadarı yeterdi" diyor.
Ah!
Kılıç bu biliyorum.
"Bu kadarı yeter" demiyor, dikkat et; "Bu kadarı yeter-di" diyor.
Seni de, kendini de, o eski taş binaya, o binanın bodrum katına, müzik odasına, o süzülen ışıklara, karmakarışık kokulara götürüyor. "Yeterdi" yi hiç bir açıklamaya ihtiyaç duymayan sakinlikte söylüyor. Sanki cümleyi usulca masaya bırakıyor.
Sadece o öpücükle yetinerek, kapıya doğru yürümeye başlıyor. Şaşkınsın. Arkasına son bir kez daha bakıyor. Ne hüzün, ne pişmanlık, sadece bir teşekkür gibi bir bakış. Sonra kapı, yavaşça kapanıyor.
Sen orada öylece kalakalıyorsun. Düşünemiyorsun. Artık yıldızlara uzay mekiği gönderseler de nafile. Nöronlarımıza çip taksalar da beyhude.
Şaşırdın değil mi? Hemen soracaksın yine meraklı meraklı, "Neden?" diye. Neden?
Çünkü delikanlı; o, ne istediğini hep biliyordu.
Zaten kadınlar hep böyledir, hep bilirler. Onlar senin sandığın gibi veya bir ağacın büyümesi gibi olgunlaşmazlar. Evet erkekler öyledir, bir fidan gibi aşama aşama gelişir, büyür ve olgunlaşırlar. Ama kızlar bir gece ansızın, birdenbire, artık bundan sonra hayatlarında ne olacaklarsa oluverirler. Görünüşleri, konuşmaları, bildikleri değişebilir ama oldukları ve bundan sonra olacakları şey değişmez. Biraz karışık bir konu. Yaşadıkça öğrenirsin.
Herneyse, o, sadece, 25 yıl önce yaşayamadığınız o anı, o ilk öpücüğü, yaşamak istiyordu. Gerisi, onun için, o anın güzelliğini bozabilirdi. Daha da ötesi ve gerçeği; onun istediği, o zaman da, şimdi de, "tamamlanma" değil, "bütünleşme"ydi.
Bunu da not alabilirsin. Sınavlarda çıkmayacak ama hayatta lazım olabilecek şeylerden çünkü.
Sen, odada tek başına kalıyorsun. Ama içindeki boşluk, eskisi gibi acı bir boşluk değil. Çünkü artık anladın, bazı insanlar hayatına, seni veya kendilerini tamamlamak için değil, kendi bütünlükleriyle, bir anı seninle paylaşmak için girerler. Ve bu, aslında, hayatta bir kadından alabileceğin en büyük hediyelerden biridir.
Bu yüzden, sana son kez söylüyorum: Lütfen, o kızı öp. Korkma, analiz etme, düşünme. Sadece, yaşa.
"Bazen ben de düşünüyorum. Ama sadece senin kendin olduğun hallerini." der demez, öp!
"Hoca bizi unuttu herhalde" deyip, odadan çıkmadan önce, öp o kızı!
Çünkü o an, hayatının en önemli anlarından biri olacak. Ve eğer o anı yaşamazsan, 25 yıl sonra, bir otel odasında, sadece bir öpücükle yetinmek zorunda kalacaksın. Ve o zaman, "keşke" demekten başka bir şey yapamayacaksın.
Sevgili Öğrenmeye Pek Hevesli Delikanlı,
Son olarak sana şunu söylemek istiyorum: Zihnini bu kadar çok dinleme. Kalbinin, bazen hiçbir sebep göstermeden bildiği şeylere de biraz yer aç. Hayat, her zaman çözülecek bir denklem değil. Bazen içinde bulunulacak bir deneyim. Ve sen, bunu öğrendiğinde, inan bana, çok daha hafif, çok daha dolu bir adam olacaksın.
Kızlar hakkında da daha fazla konuşmaya gerek yok. Konunun özü de, aslı da bu:
Bütünleyici ol, bütünleyiciyi bul! En doğrusu da, en keyiflisi de bu. Diğer konular teferruat.
Seni seviyorum, çünkü sen bensin.
Ve kendine çok yüklenme, sana güveniyorum.
Çünkü bir gün, tüm bu korkularına ve üstelik bu eşsiz anı kaçırmış olmana rağmen, birçok doğru anı yakalamayı başaracaksın.
Nereden biliyorsun? diye de sorma.
Değirmende ağartmadık biz bu sakalı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder