Keşke Dünya Kupası başlamış olsaydı. Biraz iyi futbol izlerdim. Her kupada olduğu gibi, bu yıl da Türkiye'yi, Arjantin'i ve Senagal'i destekliyorum.
Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabından alıntılar:
YAZARIN İTİRAFI
Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak istedim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım bile denebilir; ama yalnızca geceleri rüyamda. Gündüzleri, ülkemin sahalarındaki çarpık bacaklı oyunculardan en kötüsü bendim. Taraftar olarak da pek iyi sayılmazdım.
Yıllar geçti ve kimliğimi kabullenmek zorunda kaldım: Ben basit bir 'iyi futbol dilencisiyim'. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum:
"Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen."
Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın hangi takım ya da hangi ülke olduğuna bakmaksızın bu mucize için şükranlarımı sunuyorum.
FUTBOL
Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden birşeyler kaybetmiştir. Yüzyılın sonlarını yaşadığımız bu günlerde futbol, işe yaramaz her öğeyi reddetmektedir; kâr getirmeyen her öğe de 'işe yaramaz' olarak kabul edilmektedir.
Çocukların balonla oynaması gibi, ya da kedinin yün yumağıyla oynaması gibi, yetişkin bir insanı bir an için çocuk kılan davranışlar kimseyi ilgilendirmiyor artık. Balon kadar hafif bir topla dans eden balet ya da yuvarlanan yumak; oynandıklarının farkına varılmadan oynanan saatsiz, hakemsiz ve nedensiz oyunlarla ilgilenen yok.
Oyun, oyuncusu az, izleyeni çok bir gösteriye dönüştü. Bu artık seyirlik bir futbol. Bu gösteri günümüzün en kârlı gösterilerinden biri ve artık oynanması için değil, oynanmasının engellenmesi için düzenleniyor. Profesyonel sporun teknokratları, futbolu sırf sürate ve güce dayalı, mutluluğa boşvermiş, fantezinin gelişemediği, cüretin yasaklandığı bir spor dalı haline getirdiler.
Bereket çok ender de olsa hâlâ sahalarda kuralların dışına çıkarak, sırf bedensel bir zevk uğruna, yasaklanmış özgürlük serüvenine atılan, rakip takımı, hakemi ve tribünlerdekileri şahlandıran bir yüzsüz çıkıyor.
GOL
Gol futbolun orgazmıdır. Orgazm gibi gol de modern yaşamda gitgide daha az görülmektedir.
Yarım yüzyıl önce pek az futbol maçı golsüz beraberlikle sonuçlanırdı. 0-0, havaya açılmış ağızlar, iki esneyiş. Şimdilerde on bir oyuncunun on biri de kale direklerine asılmış, gol yememeye çalışıyorlar; doğal olarak da gol atmaya vakit kalmıyor.
Beyaz merminin ağları her havalandırışında ortaya konan sevinç, esrarengiz bir olgu ya da bir çılgınlık olarak algılanabilir; ancak bu mucizenin de pek az gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Gol küçücük, önemsiz bir gol de olsa, radyo spikerlerinin gırtlağından hep "Goooooool!" olarak çıkar. Benim diyen kulağı sağır edebilecek, yürekten bir haykırıştır bu. Seyirciler çılgına döner ve stadyum, beton olduğunu unutarak yerden kopar, havalara uçar.
TEKNİK DİREKTÖR
Eskiden antrenörler vardı ve kimse de fazla kulak asmazdı onlara. Futbol oyun olmaktan çıkıp doğru dürüst teknokratlara ihtiyaç duyulmaya başlandığında, antrenörler sessizce göçüp gittiler. İşte o zaman teknik direktörler geldiler dünyaya. Görevleri doğaçlamayı ortadan kaldırmak ve özgürlüklerini sınırlayarak, disiplinli birer atlet olmak zorunda olan oyuncuların verimlerini artırmaktı. Antrenör, "Oynayalım!" derdi. Teknik direktör ise, "Çalışalım!" diyor.
Şimdi her şey rakamlarla ifade ediliyor. Yirminci yüzyılda futbolun öyküsü olarak kabul edilen ve cesaretten korkuya doğru katedilen mesafe, esasında 2-3-5'ten yola çıkılarak, 4-3-3, 4-4-2 üzerinden 5-4-1'e varışın öyküsüdür. Bu işe yabancı olan biri bile, biraz yardımla bu rakamları tercüme edebilir, ya da bir bakarsınız hiç kimse çıkamaz işin içinden. Bu noktadan sonra teknik direktör, İsa'nın kutsal doğumuna benzeyen esrarengiz formüller geliştirir ve bunlarla birlikte, kutsal üçleme kadar içinden çıkılmaz taktik şemalar hazırlar.
Babadan kalma karatahtadan elektronik ekranlara geldik. Ustaca oyunlar şimdi bilgisayarda tasarlanıp videoda gösteriliyor. Ama bu mükemmellik düzeyine, maçlar televizyondan verilirken pek rastlanmıyor nedense. Televizyonlarda daha çok, teknik direktörlerin gergin yüzlerini görüyoruz. Yumruklarını sıkıp bağırarak, birileri anlayabilse, maçın gidişatını tamamıyla değiştirebilecek birtakım talimatlar veriyorlar. Gazeteciler, maç sonrası düzenlenen basın toplantılarında delik deşik ederler onu. Teknik adamların zaferlerinin formülünü açıkladıkları hiç görülmemiştir; ama yenilgilerin nedenleri konusunda değerli açıklamaları hep vardır:
"Talimatlar çok açıktı ama kimse dinlemedi," gibi birşeyler söyler, takımı işe yaramaz bir takım karşısında hezimete uğradığında.
Ya da üçüncü kişi ağzından bu tarz birşeyler söyleyerek kendine olan güvenini pekiştirir:
"Sabırlı davranan rakip takım, kavramsal olarak net bir galibiyet yakalayamadı, teknik direktör bu durumu, etkinliğe ulaşabilmek için birçok fedakârlığın gerekli olduğu şeklinde yorumlamaktadır."
Gösteri makinesi her şeyi öğütür. Her şey bir süre sonra yok olur. Tüketim toplumunun tüm ürünleri gibi, teknik direktörler de kullanılıp atılabilirler. Seyirciler bir gün, "Çok yaşa!" diye ortalığı inlettikleri halde, bir sonraki pazar günü kellesini isteyebilirler.
Teknik adamlar, futbolun bir bilim, sahanın da bir laboratuvar olduğunu düşünürler. Yöneticiler ve taraftarlar ise ondan Einstein kadar zeki ve Freud kadar ince olmasını istemekle kalmazlar, aynı zamanda Lourdes Meryem'i gibi mucizeler yaratmasını ve Gandi gibi sabırlı olmasını da beklerler.
ZICO'NUN GOLÜ
1993 yılıydı. Tokyo'da Kashima takımı, İmparator Kupası için Tohoku Sendai takımı ile karşılaşıyordu.
Kashima'nın Brezilyalı as futbolcusu Zico takımını zafere ulaştıran golü atmıştı ve bu gol belki de hayatının en zarif golüydü. Top sağ taraftan orta yuvarlağa doğru gelirken, o anda biraz geride bulunan Zico hemen fırlamış, ama çok hızlı hareket ettiğinden hızını alamayıp topu geçmişti. Topun geride kaldığını fark eden Zico, havada bir düz takla attı ve yere düşmeden önce, yüzü yere dönük vaziyetteyken topa topuğuyla dokundu. Ters bir röveşatayla muhteşem bir gol atmıştı. Ve bu golü görmekten mahrum olan körler, "Bu golü bana bir anlatın," diyorlardı.
RINCÓN'UN GOLÜ
1990 Dünya Kupasıydı; Kolombiya, Almanya karşısında rakibinden daha etkili bir oyun ortaya koymasına rağmen 1-0 yenik durumdaydı ve maçın da son dakikaları oynanıyordu.
Top orta sahaya doğru geliyordu, kendisini yönlendirecek birini beklerken Valderrama topu sırtıyla karşıladı, döndü, kendisini marke eden üç Almanın arasından sıyrıldıktan sonra Rincón'u gördü. Rincón ile Valderrama karşılıklı paslaştılar ve daha sonra Rincón zürafa bacaklarıyla koşmaya başladı ve bir anda kendisini Alman kalecinin karşısında buldu. Ilgner kalesinden çıkmamıştı. O anda Rincón topa tekme atmadı, adeta onu okşadı: Hafif bir vuruşla top süzüldü, süzüldü ve kalecinin bacakları arasından geçerek filelerle kucaklaştı.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder