Film, Malezya sinemasının efsanevi figürü P. Ramlee'yi anlatan biyografik bir film değil. Asıl zekâsı da burada.
P. Ramlee'nin ölümünün hemen sonrasında, onu taklit ederek geçinmeye çalışan Zakaria'nın hikâyesini izliyoruz. Borçları nedeniyle gangster Yusuf tarafından, P. Ramlee hayranı ve 1950'lerde yaşadığına inanan, hafıza sorunları yaşayan kız kardeşi Zaiton için Ramlee kılığına girmeye zorlanır.
Ama film ilerledikçe soru değişiyor:
Ramlee'yi kim arıyor?
Zakaria mı?
Zaiton mu?
Geçmişi kaybetmek istemeyen Malezya toplumu mu?
Yoksa film, aslında kendisini mi arıyor?
Filmin asıl meselesi: Hatırlamak değil, yeniden kurmak
Bence filmi ilginç yapan temel fikir bu.
Zaiton geçmişte yaşamaktadır; Zakaria ise gelecekte kendisine bir yer bulamamaktadır. Biri geçmişe fazla tutunmuş, diğeri geleceğe geçememiştir. İkisinin arasında P. Ramlee figürü bir çeşit hayalet gibi durur.
Dolayısıyla Ramlee burada yalnızca bir sanatçı değildir. Kaybolan bir kültürel dünyanın sembolüdür.
Üstelik gerçek P. Ramlee'nin ölümünden sonra sanatının "modası geçmiş" kabul edilmesi de filmin ironisini güçlendirir.
En güzel tarafı: Film kendi konusu hakkında bir film
Burada senin sinema zevkine özellikle hitap edebilecek bir taraf var.
Mencari Ramlee, bir noktadan sonra gerçek ile temsil arasındaki sınırı bozuyor. Zakaria Ramlee'yi taklit ediyor; sonra bu taklit Zaiton için gerçeğe dönüşüyor. Filmin sonunda ise Yasmin'in sahne oyunu, yaşananları yeniden temsil ediyor ve film gerçeklik → taklit → tiyatro → sinema zincirine dönüşüyor. Yapımcıların kendi özetinde de finalin gerçeklik ile performans arasındaki sınırı bulanıklaştırdığı özellikle belirtiliyor.
Bu açıdan film yalnızca "P. Ramlee'yi arayan adam" hikâyesi değil; insanın kaybettiği şeyi sanat yoluyla yeniden kurması üzerine.
Görsel ve tonal olarak
Film 1970'lerin Kuala Lumpur'unu oldukça stilize biçimde kuruyor: renkli kostümler, retro müzik, dönem dekorları ve teatral oyunculuk önemli bir yer tutuyor. IFFR filmi, komediden romantik dramaya ve oradan buruk bir finale geçen bir "retro dramedy" olarak tanımlıyor.
Bu nedenle filmde Kaurismäki'nin hüznünü, Wes Anderson'ın dekoratif yapaylığını veya Tarkovsky'nin varoluşsal ağırlığını ararsan tam olarak onları bulamazsın. Daha çok tiyatro ile sinema arasında duran, bilinçli olarak yapay bir dünya var.
Benim açımdan filmin en ilginç cümlesi şu olabilir:
“Bir insanı kaybettiğimizde onu hatırlamayız yalnızca; onun yokluğunda kendimize yeni bir biçim veririz.”
Mencari Ramlee biraz bunu anlatıyor.
Ve senin daha önce konuştuğumuz “insan hayatı nedir?”, Dolunay Günü, Nostalghia, Paterson, Perfect Days gibi filmlerde ilgini çeken çizgi açısından bakarsam, filmi asıl değerli kılan şey P. Ramlee'nin kim olduğunu anlatması değil; bir insanın, bir dönemin ve bir sanatın yokluğuyla nasıl yaşamaya devam ettiğini sorgulaması.
Bu yüzden filmi biyografi olarak değil, “yokluğun yerine konan şeyler” üzerine bir film olarak okumak çok daha verimli.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder