Bence Le città di pianura tam da senin “insan sineması” dediğin şeyin iyi bir örneği. Çünkü film erkekliği, yaşlanmayı ve kaybedilmiş hayatı birer “mesele” olarak anlatmıyor; onları insanların gündelik davranışlarının içine bırakıyor. Spoilerlı okuyalım.
1. Erkeklik: Konuşulamayanın etrafında dolaşmak
Filmdeki erkekler duygularını doğrudan ifade etmekte zorlanıyor. Bunun yerine içiyorlar, dolaşıyorlar, şakalaşıyorlar, kadınlardan söz ediyorlar, birbirlerine takılıyorlar. Yani erkeklik burada güçlü olmak değil; daha çok kırılganlığını görünmez kılma biçimi.
Carlobianchi ve Doriano'nun sürekli hareket halinde olmaları da önemli. Bir yere gitmekten çok, bir şeyden kaçıyor gibiler. Fakat film bunun nedenini açıklamaya çalışmıyor. “Travması budur, geçmişi şudur” diyerek karakterleri psikolojik dosyalara dönüştürmüyor.
İnsan sinemasının tam karşılığı burada:
İnsan bazen neden mutsuz olduğunu bilmeden mutsuzdur.
Film de bunu kabul ediyor.
2. Yaşlanmak: Hayatın dışına düşmek
Carlobianchi ve Doriano'nun en hüzünlü tarafı yaşlı olmaları değil. Dünyanın onların etrafında değişmiş olması.
Gençken sahip oldukları erkeklik kodları — arkadaşlık, içki, kadınlar, gece hayatı, özgürlük, aylaklık — artık eskisi kadar anlamlı değil. Fakat onların yerine koyabilecekleri yeni bir hayat da yok.
Bu yüzden Giulio ile karşılaşmaları çok önemli.
Giulio onların gençliklerini geri getirmiyor. Tam tersine, onlara kendi kaybettikleri zamanı gösteriyor.
Burada film çok ince bir şey söylüyor:
İnsan yaşlandığında yalnızca gençliğini kaybetmez; gençken mümkün görünen hayatların da artık mümkün olmadığını fark eder.
Bu, yaşlanmanın biyolojik değil varoluşsal tarafı.
3. Kaybedilmiş hayat: “Başka türlü olabilirdi”
Filmin bence en güçlü duygusu bu.
Karakterler büyük trajediler yaşamış insanlar değiller. Kimse onların hayatını dışarıdan bakıp “ne kadar kötü yaşamış” diye değerlendiremez. Ama onların içinde sürekli bir “başka türlü olabilirdi” duygusu var.
Ve bu duygu insan sinemasında çok değerlidir.
Çünkü hayat çoğu zaman büyük bir başarısızlıkla kaybedilmez.
Biraz ertelenerek, biraz vazgeçilerek, biraz alışılarak kaybedilir.
Sonunda insan geriye baktığında ortada dramatik bir kırılma değil, yalnızca birbirinin üzerine binmiş küçük tercihler görür.
Film bunu açıklamıyor; seyrettiriyor.
4. Giulio: Henüz kaybetmemiş olan
Giulio bu üçlü içinde çok önemli çünkü o henüz kararını vermemiş durumda.
Mimarlık öğrencisi olması da tesadüf değil gibi geliyor bana. Bir şeyleri henüz inşa edebilecek yaşta.
Ama Carlobianchi ve Doriano'nun dünyasına girdiğinde, hayatın başka bir yüzünü görüyor: plansızlığı, aylaklığı, erkek arkadaşlığını, alkolü, arzuyu, yalnızlığı ve başarısızlığı.
Dolayısıyla bu iki adam Giulio için ne tamamen kötü örnek ne de rol model.
Onlar birer ihtimal.
Giulio onların hayatına bakarak belki ilk kez şunu hissediyor:
“Ben de böyle olabilirim.”
Bu düşünce, klasik coming-of-age filmlerindeki “kendini bulma”dan çok daha rahatsız edici ve gerçek.
5. Ve filmin asıl hüznü: Yargılamamak
Burada senin “insan sineması” tanımına özellikle yaklaşıyoruz.
Sossai karakterlerine mesafe koyuyor ama onları küçümsemiyor.
Onları romantikleştirmiyor da.
Sarhoş olduklarında sarhoşlar.
Kaybettiklerinde kaybedenler.
Komik olduklarında komikler.
Yalnız olduklarında yalnızlar.
Film onları tek bir sıfatın içine hapsetmiyor.
Bence insan sinemasının temelinde tam olarak bu var:
İnsanı açıklamadan önce ona bakabilmek.
Ozu'da da bunu hissederiz. Kaurismäki'de başka bir tonda. Burada ise daha genç, daha kirli, daha aylak ve daha çağdaş bir biçimde karşımıza çıkıyor.
Ve belki filmin en acı tarafı şu:
Carlobianchi ile Doriano'nun hayatı Giulio için henüz bir ihtimal; Carlobianchi ile Doriano içinse artık bir gerçek.
Bu nedenle film yalnızca genç bir adamın iki orta yaşlı adamla geçirdiği birkaç günü anlatmıyor.
Bir insanın henüz önünde duran hayat ile artık geride kalmış hayatı aynı kadraja koyuyor.
Bence Le città di pianura'yı “erkeklik üzerine bir film” olmaktan çıkarıp erkeklerin hayat karşısındaki sessiz yenilgileri üzerine bir film yapan da bu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder