19 Haziran 2026 Cuma

48. Gün İki: Persona non grata*

* Latince "istenmeyen kişi" anlamına gelir. Diplomaside bir devletin, ülkesinde bulunan yabancı bir diplomat veya görevlinin ülkede kalmasını veya girişini yasaklamak için kullanılan terim olup; en ağır yaptırımlardan biridir

Yaklaşık bir saat önce anne ve baba tarafındaki az sayıda sevenlerim tarafından, hem anne hem baba tarafımın büyük çoğunluğunca "Persona non grata" ilan edildiğim ve yarınki kardeşimin hatim ve mevlitine katılmamam istendiğindi tebliğ edildi.

Detaylar geliyor ... Şaka gibi .. :)))

* Tabiki detaylara gerek yok, sadece meselenin özünden bahsedeceğim. Ecnebiler buna "Less is more" derler. Az çoktur, anlamında. Hem hayatı anlamlandırma hem de bir yaşama yöntemi olarak çok sevdiğim bir yaklaşımdır.

Bu felsefe hernekadar halen popüler olan beyaz adamın kültürel kodları ve diliyle anılsa da; ondan binlerce yıl önce, her kadim bilgi ve güneş gibi Doğu'dan doğmuştur. 

Örneğin; Taoizmin kurucu Lao Tzu bu konuda "Boşluğun gücü" der. Bir fincanın ya da odanın asıl kullanışlı yönünün onun boş kısmı olduğunu söyler. Boşluk olmasaydı, içine bir şey koyamazdık, der. Ya da "Wu Wei" derler; "Hiçbir şey yapmamak ama her şeyi başarmak" anlamında, zorlamamak, akıntıya karşı kürek çekmemek, kelimeleri ve eylemleri israf etmemek anlamında.

Zen Budizmi'nde "Saf Boşluk" anlamında "Ma" diye geçer. Nesnelerin, seslerin veya bunlar dışındaki her şeyin arasındaki zamansal ve mekansal boşluktur. Bir konuşmadaki iki kelime arasındaki sessizlik anı, resimdeki beyaz boşluk ya da müzikteki es gibi.

Bizde yani İslamda, tasavvufta ise; "Fakr" derler. İnsan eşyaya ve title / ünvanlara sahip oldukça onların kölesi olur; onlardan özgürleşip "hiçliğe" (fakr mertebesine) yaklaştıkça ruhsal olarak en üst noktaya, yani asıl "çokluğa" ulaşır. Kul azaldıkça, hakikat çoğalır.

Dipnot olarak; Doğu ve Batı'nın bu felsefede ayrıştıkları en önemli fark ise şudur: 

Batı düşüncesinde "Less is more" bilinçli bir eksiltme işlemidir; fazlalıklar sonradan atılır; Doğu da ise azlık zaten işin başlangıç noktasıdır. Doğu, kağıda bir şey çizip fazlasını silmez; o kağıdın üzerindeki devasa boşluğun kendisini anlatının merkezine koyar. Sözü, eşyayı veya çizgiyi sadece o boşluğu incitmemek, ona saygı duymak için minimumda tutar.

Bakınız: Abdurrahim Karakoç - İncitme şiiri:

Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin.

Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail’ce
Bıçak senden incinmesin.

Burdayım de ararlarsa
Doğru söyle sorarlarsa
Tabutuna sararlarsa
Bayrak senden incinmesin.

İl göçsün göçtüğün vakit
Yol yansın geçtiğin vakit
Suyundan içtiğin vakit
Kaynak senden incinmesin.

Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin.

Farkındaysanız ben de sözü incitmemek için, az konuşarak meramımı anlatıyorum :))) Çok konuşup, detaylara boğulmaya gerek yok. O yüzden kısa kısa yazıyorum :)))

* Efendim, "Persona non grata" ilan edilme gerekçem kısaca şu:

Bendeniz -Allah affetsin, çok sofistike bir kabiliyetimi ve düşkünlüğümü saymazsak- hayatı yaşarken çok basit adamımdır. Acabaları sevmem, karışık kuruşuk işlerden uzak dururum, en basitinden birisine vuracaksam "ben sana vuracağım" derim. Böyle söyleyince, "İyi de herkes böyle" diyeceksiniz ama öyle değil. Mesela iki örnekle anlatayım:

Üniversite ikinci sınıftayız, Bergamalı yakın bir arkadaşım var A.T. Aynı fakültedeyiz ve ev arkadaşıyız. Sıradan bir öğrenci hayatı yaşıyoruz. O da memnun hayatından ama daha beni tam tanımıyor. Şartların oluştuğuna kanaat getirince aldım bunu karşıma konuştum: "Bak kardeş" dedim, "Bu düzen bana uymaz. Öyle arasıra ders çalışmak, arasıra dersleri asmak beni boğuyor. Ben yarım işleri sevmem" dedim. Bu böyle bir sezer gibi oldu. "Eeee?" dedi. Dedim "Gardaş, ya okula gidelim akademik kariyer bilmem ne yapalım, ya da gitmeyelim yaşayalım bu hayatı." Şaşırdı bu, anlamadı, memur çocuğu, "Nasıl yani?" dedi. "Bak güzel arkadaşım" dedim. -Ki gerçekten de güzel çocuktu. Tam Yunan heykelleri gibi sıpa. Boy 1.95, omuzlar 3. köprü gibi, saçlar desen hem alabildiğine sarı, hem de Eski Çağ Yunan  heykellerdeki gibi sık ve kıvırcık. Bir de Bergamalı :))- Uzatmayaylım lafı (less is more) "Bak güzel arkadaşım, dedim. "Ben kararımı verdim. Bu yıl okula gitmeyeceğim. Hayatımı yaşayacağım. Çünkü düşündüm, okul bitince, askerlik, askerlik bitince evlilik, evlenince karının istekleri, çoluk çocuk, hesap kitap. Ulan biz ne zaman yaşayacağız? Ben bu yılı peşin peşin kendime ayırdım. Nereye gidersem gideceğim, ne yaparsam yapacağım." Sözüm bitince muhtemelen, "Ben nasıl bir adamla gençliğimi yaşamaya karar vermişim" diye düşündü muhtemelen. Ama yine de olmaz demedi, süre istedi düşünmek için. Bir kaç gün sonra da "Tamam ben varım" dedi ve o yıl arşivlere geçmeyen bir yıl olarak hayatımızda yaşandı. 11 dersin 11'inden de bütünlemeye kaldık. Ama ne gezdik, ne eğlendik. Şimdi emekli ve bir sahil kasabasına yerleşti. Güzel kariyer ve mutlu bir evlilik yaptı. Geçen gün Anadolu Ajansı'nın turistik bir beldeyle ilgili haberinde TRT haberi kıvamında sözlerini okudum, güldüm. Tanımasam inanırım. 

Basitliğim ve basit yaşama konusundaki bir başka anım da şudur: Yedek Subay olarak bir sahil kentine atamam belli oldu, 3 arkadaş eve çıktık. Biri inşaat, biri elektronik mühendisi. Bu mühendis model beni çok kasar. Çünkü istemsizce hayatı kerrat cetveli gibi yaşarlar. Evliliğe bile matematik penceresinden bakarlar. Ama bir zayıf tarafları vardır, çok kolay manipüle edilebilirler. Yeter ki, önlerine bir formül koy. Bayılırlar formüllere. Bir de formülü ispatladın mı, eğer at bin sırtına, o kadar. Soyut düşünebilme becerisi pek azında vardır. Mesela "Üçüncü Kanat" fikrini bunlara asla anlatamazsın. Anlatmaya gerek de yoktur, formülü ver yeter onlara.  Neyse eve çıktık biz 3 kişi, eve çıktığımızın sanırım ikinci haftasıydı, ben kaşınmaya başladım. "Hele gardaş bi oturak" dedim. Oturduk, beni dinliyorlar. Dedim: Arabamız var mı? Var? Senin babanın evimize 25 km uzakta, denize sıfır, boş yazlığı var mı? Var. Ne kadar maaş alıyoruz? -Bugünkü rakamla- Aylık 100 Bin. Bu parayla ne yapacaksınız? Borç ödeyeek misiniz? Yok. Ailenize gönderecek misiniz? Yok. Biriktirecek misiniz? Yok. Peki 100 Bini 3'le ça çarparsak ne eder? 300 Bin. Üç yüz bin bizi bir ay krallar gibi yaşatır mı? Yaşatır. O zaman dedim, bugünden sonra "Komün Hayatı"na geçiyoruz. Bir nevi komünizm." Nasıl yani?" dediler. Ulan bir saattir matematik formülleriyle gidiyorum, hiç soru sormuyorsunuz, ilk sosyal konuda hemen "Nasıl yani?" diyorsunuz, demedim. Ürkütmemek lazım. İzah ettim. "Arkadaşlar şöyle" dedim, "Paralarımızı havuza atıyoruz, hepimizin parası oluyor ve her ay bilinçli bir toplum gibi yaşayarak aylık 300 Bini eziyoruz. Canımız nereye gitmek isterse gidiyoruz, ne yemek istiyorsa yiyoruz." Kahkaha attılar. Diyorum ben size, çok kolay modeldir bunlar, acayip kolay manipüle edilirler. Yeter ki formülasyonu doğru kur ve ispat et. Tahmin edin 12 ay boyunca ne oldu? Tabi ki güzel askerlik anıları. Muhtemelen şimdi askerlik anılarını anlatırlarken, "bir gün nöbette uyuyakalmıştım" gibi suya sabuna dokunmayan sıkıcı hikayeler anlatıyorlar ama ben bizzat biliyorum onların askerlik anılarını. 

Ne diyorduk? Aile meclisi beni neden "Persona non grata" ilan etti? Neden kardeşimin mevlitinde istemiyorlar? Less is more usulünce, kısaca anlatıyorduk. 

Dediğim gibi -Allah affetsin bazı kabiliyet ve sofistike zevklerimi saymazsak- ben hayatı çok basit yaşayan bir adamımdır. Yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için de, bu kabiliyet ve sofistike zevkimi söyleyeyim. Ben, az bulunan hatunları severim. Doğada pek rastlanmayan, hemen göze çarpmayan, hatta belki üzeri biraz kömürle kaplı olduğu için aslında elmas olduğu hemen anlaşılamayan kadınlardan bahsediyorum. İşte böyle kadınları bulmak, üzerindeki kömürlerinden temizlemek ve elmas olmasının değerini vermek konusunda hem bir kabiliyetim ve hem de -tekrar söylüyorum Allah affetsin- düşkünlüğüm var. Takdir edersiniz ki, salt fiziki özelliklerden bahsetmiyorum. Onun çok daha ötesinde, insani özelliklerinden, kadınlık özelliklerinden bahsediyorum. Bu özelliğim dışında hayata çok basit bakarım ve yaşarım. 

Ve herhangi bir konuda ihtilaf olduğu zaman sadece ve sadece şuna bakarım: Bu konuda Allah ne diyor? Ne benim, ne senin, ne onun, ne herhangi bir kişinin ne dediğini önemsemem, dikkate almam, uygulamam. Babam olsa dinlemem. Elimden geldiğince böyle yaşarım. Basit yani. Az ama çok. Less is more. 

Hatta bugün de rahmetli kardeşimin üniversitede okuyan oğluyla baş başa kaldığımızda, Efecim, dedim -Adı Efe- senin kaderin de böyleymiş. Çok erken yaşta sorumluluklar ve yetkiler sana kaldı. Baban vefat edince evin sorumluluğu da, yetkisi de sende. "Peki Amca, bu yetki ve sorumluluğun sınırı nedir?" diye sorarsan, Allah'ın verdiği kadar yetkin, Allah'ın verdiği kadar sorumluluğun var. Ne nefsine egona yenilip yetki konusunda kız kardeşine ve annene zulmedebilirsin -çünkü onların da hakları var ve senden bağımsız bir bireyler-; ne de sorumluluklarından kaçıp, bana ne onlardan diyebilirsin. Benim Amca olarak sana tek bir tavsiyem var: 

Bundan sonra hayatın boyunca alakalı alakasız bir sürü insan, bir sürü konuda, bir sürü fikirler söyleyip, tavsiyelerde bulunacaklar, övecekler veya yerecekler. Aralarında iyi niyetliler de olacak, kötü niyetliler de. Akıllılar da olacak, ahmaklar da. Sen hepsini nezaketle ve saygıyla dinleyeceksin. Ama bu kadar farklı fikir ve düşünce arasından hangisini uygulayacaksın? Benim dediğimi mi? Onun dediğini mi? Şunun dediğini mi? Yoksa nefsinin/egonun dediğini mi? Hangisini? Ben sana cevabını vereyim: Allah'ın dediğini. Ben de söylesem, o da söylese, şu da söylese, sen de söylesen, dinlemeyeceksin. Allah bu konuda ne diyor? diyeceksin. Benim amcan olarak sana iki tavsiyem var, birincisi bu; ikincisi yalan söylemeyeceksin. İnsanız, günah işleyebilirsin, çok büyük günah da işleyebilirsin ama asla ve asla yalan söylemeyeceksin. Buna delilim şudur: Efendimize arkadaşları sordular, müslüman şu günahı işler mi? İşler. Bu günahı işer mi? İşler. Bir sürü büyük günah söylediler ve hataya düşüp işleyebilir, dedi. Peki yalan söyler mi? dediler; üç defa "Müslüman yalan söylemez. Müslüman yalan söylemez. Müslüman yalan söylemez." buyurdular. Benim sana söyleyeceğim iki şey, sadece bunlar amcacım. Bir, ihtilafta kimin ne dediğinin önemi yok; iki, yalan yok. 

Bir de, ne zaman Amca dersen, Allah izin verdiği sürece, ömrüm yettiğince, inşallah ben senin yanında olacağım." dedim. İnşallah güzel olur. 

Beni Persona non grata ilan eden aile meclisinin sevgili üyelerine diyorum ki; Ayrıştığımız bu konuyu mahalle dedikodusuna çeviremeyiz, günlük hırslara kurban edemeyiz, kişisel saçmalıklar düzeyinde bakamayız. Bu konuda ne sizin, ne benim, ne çok bilmişlerin söylediklerinin bir hükmü yok. Ben size kin beslemiyorum, ben size düşmanlık etmiyorum, ben size saygısızlık etmiyorum. Ama lütfen artık yapmayın. Öfkeniz sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Bakalım ne olacak. Görelim Mevlam neyler, Neylerse güzel eyler. 

* Bir kaç gündür PC'deki açık pencere gibi, kafamın bir yerinde sürekli şu soru vardı: 

İnsan yalnızlığı kendisi mi oluşturur? Yoksa yalnızlaştırılır mı? 

Bence oldukça karışık bir soru. Kerrat cetveli mantığıyla çözülemez. Hele buna bir de "kader" boyutunu dahil edersen, matematik bu işin içinden hiç çıkamaz. Allah kolaylaştırsın. 

* Kızları bugün de özledim. 

* Hüzünlü bitirmeyelim, Amiş Efendi'yi hatırlayıp neşemizi bulalım. Komik bir anımla bitirelim. Bir gece üç arkadaşız. Ortalık ayaz. Buz kesiyor ve dışarda bir hayır işi yapılacak. Birisine yardım edilecek. Dediğim gibi üç kişiyiz ve benim hiç o soğukta dışarı çıkacak babayiğitliğim yok. Arkadaşımın birisi de çıkmak istiyor. Baktım olacak gibi değil, ego'ya basamıyorum, dedim ki, "Kardeş sen çık, bu güzel işi yap, sevabını da 3'e böl hepimize kardeş payı dağıt." :))) Gitti, yaptı, gelince de sordum, "Bizim sevap paylarını da, bize dağıttın mı?" Güldü. Dağıttım, dedi. 

Bu işler böyle. Kardeşsek, arkadaşsak;

"Yarin yanağından gayrı" her şey ortak. 

* John Berger ve arkadaşlarıyla bir Simone Weil şiiri üzerine


* Bonus :

Senden Geriye Kalır / Simone Weil

Senden geriye kalır
Lütfettiklerin.
Ötesi berisini tutmaktansa paslı sandıklarda.

Senden, gizli bahçenden geriye kalır
Unutulmuş ama solmamış bir çiçek.
Senin lütfettiklerin
Başkalarında çiçeklenir.
Hayattan göçüp giden her kimse
Bir gün ona erişir.

Senden geriye kalır bahşettiklerin
Güneşli bir sabah açılmış kolların arasında.
Senden geriye kalır yitirdiklerin 
Uyanışlardan daha çok beklediğin.
Senin acısını çektiklerin
Başkalarında dirilir.
Hayattan göçüp giden her kimse
Bir gün ona erişir.

Senden geriye kalır süzülen bir gözyaşı, 
Yüreğinin gözlerinde büyüyen bir tebessüm.
Senden geriye kalır ektiklerin
Saadet dilenenlerle üleştiğin.
Senin ektiklerin
Başkalarında filizlenir.
Hayattan göçüp giden her kimse
Bir gün ona erişir.

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu