29 Haziran 2026 Pazartesi

68. Bir yıl sonra

58. Postun başlığını atıp altını dolduramamıştım. Bugüne kısmetmiş. Garipliğe bakın ki, ev'imden ayrılalı bugün tam 1 yıl oldu. Tam 1 yıl önce bugün 10 dakikada hazırladığım bavulu alıp, "üzerimde iyi duran bir hayatı" ve çocuklarımı geride bırakarak ev'den çıktım. 

Favori yönetmenim Yasujiro Ozu'nun kendi sinemasını özetlediği çok sevdiğim bir sözü var: 

"Filmlerimde tüm dramatik ögeleri dışarıda bırakarak; bir adamın hayatının nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorum."

Ozu gerçekten de filmlerinde bize dramatik hikayeler anlatmaz. Ölümler, savaşlar, düşüşler, kayıplar değildir anlattığı. Aşkla da pek ilgilenmez. Hayatın merkezine koymaz aşkı. Sadece konuşmalar arasındaki sessizlik ile, bir vazoyla ya da sadece kırmızı bir çaydanlıkla; dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir insanın içinden geçebilecek olan, "insani" bir şeyler geçirir içimizden. Ve biz o an filmdeki adamın içinde geçenleri hisseder, hiçbir şekilde bizim dünyamıza ait olmayan o adamla inanılmaz güçlü bir bağ kurarız. Aynı şeyi hissederiz! Fakat bu bağ da öyle halat gibi, sicim gibi bir şey değildir. Daha çok iki kişinin güzel manzarayı sessizce izlerken, asla tam olarak bilemeyeceğimiz şeyleri düşünerek, aynı anda iç çekmelerine benzer. 

Tam 1 yıl önce bugün ev'den ayrıldım. Kalacak yerim yoktu. Kelimenin tam anlamıyla beş parasızdım. Kimseye yük olmak veya kimseden bir şey rica etmek istemedim. Ofisime gittim ve biraz düşündüm. Az olan paramı idareli kullanıp, hızlıca bir düzen kurmam gerektiğini farkettim. Hızlıca kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapıp; aşağıya indim ve yastık, yastık kılıfı, çarşaf, pike, ütü, askı, kahvaltılık, atıştırmalık ve meyve aldım. Ütü konusundaki öngörümü de sürekli takdir ediyorum. 

Çünkü ütü önemlidir. İnsanlara perişan olduğunuz konusunda asla fırsat vermemelisiniz. Çok güçlü olabilirsiniz, çok iyi de olabilirsiniz. Ama onlar sizi sadece dış görünüşünüzle yargılarlar ve yaşama enerjinizi yok ederler. Hiç düşünmeden ahmakça sözlerle sizi bir anda çürütürler. Bu bir anlamda, hayatı yaşarken sadece iyi niyetin yetmediği, akıllı da olmak gerektiği fikrine benzer. O gün aldığım o ütüyü, bugün halen kendi ev'imde kullanıyorum.

Yaşadığım bu 1 yılda çok şeyler oldu. Ölümler, ihanetler, aptallıklar, dostluklar, vefalar, hayaller, hayal kırıklıkları, sevinçler, rüyaya benzeyen mutluluklar, ölüme benzer acılar, varlıklar, yokluklar. Bunların hepsi bana gerçek olmayan görüntüler gibi geliyor. Elbette önemli, elbette gerçekler, elbette üzüldüm,sevindim, elbette beni ben yapan şeyler yaşadıklarım. Ama dedim ya, tüm bu dramatik olaylar dışında, bir insanın hayatı nasıl bir şeydir, hep onu anlamaya çalıştım. 

Yazmak bana hep iyi geldi. Yazmaktan nefret etsem de yazmadan yaşayamayacağımı kabulleneli çok oluyor. Yazmaya karşı aynı anda hissettiğim nefret ve bağımlılık, sayısız defa blog açıp kapatmama neden oldu. Belki de yazarken, tıpkı Ozu'nun filmlerindeki gibi birkaç kişiyle bile olsa, azıcık da olsa; o aynı insani şeyleri hissetmeyi istedim. Hissettiğim anlar da oldu. 

Yazılarımı içimden geldiği gibi, içimi döker gibi yazmaya gayret ettim. Bazen içimdekileri yazamadım ve alıntılar yaptım. Tıpkı bir dostunuza derdinizi anlatamayıp, en azından kendinizde o an bu gücü hissedemeyip, politikacılara öfkelendiğiniz ya da akşamki maça sevindiğinizi anlattığınız, onun da bunu anlayıp, sizi dinlediği anlar gibiydi onlar da. 

Postlarda saçmaladım, ağladım, güldüm, bilmişlik tasladım, sevindim, hayal kurdum, edepsizlik yaptım. Hepsini ben yaptım, bilerek yaptım. Çünkü hakikat olsun istedim, gerçek olsun istedim. Çünkü çok seviyorum ve nefes almak kadar ihtiyaç duyuyorum gerçeğin güzelliğine. Ama hiç kolay değil. Acıtıcı. 

Bugün olduğum noktadan hayatıma baktığımda, hayatımın bir yolculuktan ibaret olduğunu çok net görebiliyorum. Bu yaşıma kadar sürekli yürüdüm ve kalan ömrümde, nefesim yettiğince, kendi menzilime varmaya, kendi kapımı bulmaya doğru yürümeye kararlıyım. Menzilime vardığımda, kapımı bulduğumda o kapının dışardan açılmayan bir kapı olduğunun da farkındayım. Ben yeter ki yolda olayım, kapıma gideyim, kim bilir belki bir gün kapıma ulaşırım, önünde beklemeye başlarım. Kapı açılır veya açılmaz o benim elimde olan bir şey değil. Bana düşen yolda olmak ve sadece yürümek. 

58. postta Doğu'dan ve Batı'dan alıntı yaparım belki demiştim. Doğu'dan alıntım "Nazar ber kadem" olsun. Nazar ber kadem, kendi yolunu yürüyen yolculara nasihat babında; kelime anlamı olarak "Bakışın ayak ucunda olsun" demek. Şiirsel dille ise şöyle ifade etmişler:

"Ey Yolcu, Dikkatini kendi adımlarına yönelt. Bırak başkası koşsun, öteki geride kalsın. Ko yolun kenarında oturanlar otursun. Ko yoldan çıkanlar gitsin, dilediği yere. Sen adımlarını sabit, yürüyüşünü kavi kıl. Başkası laf ile güzaf."

Batı'dan alıntımı da Rilke'den yapacağımı söylemiştim. Rilke'nin "Malte Laurids Brigge’nin Notları" kitabındaki çok ama çok sevdiğim epigrafı gelsin: 

" Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve mümkünse bir ömür boyu, manâ ve lezzet toplamalıydı, ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi hisler değil (his pek erken başlar) tecrübelerdir. Bir mısra için insan, bir çok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanınmalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı, o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlıyan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzden esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir, bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın, birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanların hatıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir, ve insanın, hâtıralar gelecek diye büyük bir sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar ancak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, isimsizleştikleri ve artık bizden ayırdedilemedikleri zaman, işte o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısranın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder."

İyi bir post genelde fotoğrafsız olmaz. Ben de bu postumu, sonradan kaldıracak olsam da, bahsettiğim o günlere ait fotoğraflarla ve meraklılarının mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm, Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine kitabındaki sözleri ile bitireyim: 

"Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü aklından çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu anı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu