İsmi Ahmad Siddiqu. Lahor'da doğmuş. 20 yıldır Türkiye'de yaşıyor. Pakistanlı bir "misafir" 2017 de KTÜ Mimarlık'tan mezun olmuş. Sonra Atina'da Mekan üzerine YL, sonra bir daha İstanbul'da Mimarlık Tarihi üzerine YL, şimdide yine İstanbul'da Antropoloji.
Belli ki bir derdi var. Dermanını arıyor. Hafıza üzerine çalışıyor. "Hatırladıkları ve hatırlayamadıkları" üzerine.
Orada burada beş para etmez yazılar yazıyor. Yazdıkları beş para etmiyor ama ne zaman okusam kalbimi eline alıyor. Buldukça okuyorum. Oturup sohbet edebilmeyi de çok isterdim. Hatta belki evimde misafir etmeyi.
Yukarıda Pakistanlı bir "misafir" dedim, tırnak içinde. Çünkü bizde "misafirlik" 3 gündür. Ondan sonra bizdensindir.
Tadımlık iki parça yazısını ve kendi sitesinin linkini buraya bırakıyorum.
Meraklısına :
1.
"Gururu haysiyetle karıştırdığım oluyor. O hâlde aradaki fark ne? Fark şu ki bence haysiyet insan sevgisinden kaynaklı, oysaki gurur insanlara duyulan korkudan ileri geliyor.
Korku ve sevgi arasında, bu iki kavram arasında bir bağlantı var.
“Kendi başıma hayatta kalmak zorundayım” düşüncesini uyandıranın haysiyet değil gurur olduğunu anladığınızda, o zaman en dramatik şekilde, mümkün olan en aşırı biçimde alçakgönüllü olursunuz.
Evini kaybetmek kişiyi alçakgönüllü hâle getiren bir deneyimdir; her şeyi kaybetmek ziyadesiyle alçakgönüllü kılar. Ve sonra şunu öğrenirsiniz: Haysiyet, haysiyet… Evet, haysiyet gurur değildir. Ve haysiyet aynı anda herkese ait olan bir şeydir.
Gurur sana ya da bana aittir ve gururunu onarmak için gururumu kırabilirsin. Ama haysiyetini onarmak için haysiyetimi kıramazsın. O iş öyle yürümez.
Haysiyet bizi birbirimize bağlayan bir şey, oysaki gurur bizi birbirimizden ayırıyor."
2.
"Merdivenden yukarı çıkıyorum. Beni bu evde misafir eden kişiyi tekrar görüyorum. Bana bakmıyor. Bakıyorum ve günaydın diyorum. Tuhaf bir mesafe hissediyorum. Anlatılması zor bir mesafe.
Her gün böyle tekrar ediyor. Ben selam veriyorum. O bana bakmıyor.
Ben acaba yanlış bir şey mi yaptım? İç sorgulama yaşıyorum.
Aynı evde yaşamak ve birbirimize hiç bakmamak. Bu deneyimi daha önce yaşamadım.
Koridordan geçerken yokmuş gibi davranmak. Yere, tavana veya duvara bakmak.
Üst kat soğuk, alt kat sıcak.
Beni misafir eden kişi yine alt katta. Yürüme sesi duyuyorum.
Bir gün yine aynı merdivenden dışarı çıkarken karşılaşıyoruz. Ben selam veriyorum. Bana çekil buradan diyor. Kulağımda aynı cümle tekrar ediyor.
Artık yapamıyorum. Valizimi topluyorum. Ayaklarımın parmak uçlarıyla merdivenden aşağı iniyorum. Yavaş yavaş yürüyorum. Bu ev beni yutacak. Beni duymasını istemiyorum. Zor iniyorum. Nefes sesimi dahi duymasını istemiyorum.
Dışarı çıkıyorum. Hızlı yürüyorum. Belli ki bir şeyden kaçma ihtiyacı duyuyorum. Şiddetli rüzgâr yüzüme sert bir şekilde vuruyor. Arık geri dönemem. Yokuştan aşağı iniyorum. Geri bakamıyorum. Sanki herkes beni takip ediyor. Buradan gitmek istiyorum.
Dünyayı farklı bir şekilde hayal etmiştim. Hiç düşündüğüm gibi olmadı.
***
"Terbiye" kelimesini henüz bilmiyordum ama benim temizlik tanımımla oldukça örtüşüyor. Sadece yıkanmak ve temiz giyinmek değil, aynı zamanda nezaket, kibarlık, kabalıktan ve fazlalıktan kaçınmak da. Annem vücudun mahrem bölgeleri ve hatta belirli eylemler için kelimeler uydurmuştu. Erkek çocuklarının penisi veya çişi değil, "tettie"si vardı. Bu daha hoş geliyordu. Kaka yapmaz, hatta tuvalete bile gitmezdik; Urduca "chi" kelimesinden türetilen ve "iğrenç" gibi bir anlama gelen "chi chi" yapardık.
Ama sorduğum herkes dürüstlüğün nezaketten daha önemli olduğunu söylerlerdi.
Şu anda, iki haftada bir çeşitli inanç topluluklarını ziyaret edip onlar hakkında yazıyorum. Manevi dünyanın birçok önemli ismiyle tanışıyorum ve onlara hâlâ neyin daha önemli olduğunu soruyorum: dürüstlük mü, nezaket mi? Ve neredeyse hepsi hâlâ şunu söylüyor: dürüstlük.
Dürüstlüğün dar ve geniş anlamları vardır. Ve o kadar geniştir ki, Vikipedi'de dürüstlük için bir madde bile yoktur. Ancak nezaket için bir madde vardır.
Dar anlamıyla dürüstlük, çocukken düşündüğüm şeyin aynısıydı: yalan söylememek, gerçeği çarpıtmamak, aynı zamanda "adilce paylaşmak" gibi bir şey. Sanırım yedi yaşlarındaydım; bir arkadaşıma karşı fazlasıyla dürüst davrandığımı hatırlıyorum. Bir kurabiyeyi paylaştığımızda, ona her zaman büyük parçayı verirdik. En azından bize annemiz ve babamız tarafından söylenen buydu. Aslında bu artık dürüstlük değil, kayıtsızlık veya acıma duygusu. Ne de olsa zavallı küçük bir çocuktu."
3.
Kendi sitesi için link ...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder