Bugünü yazıp yazmamak konusunda tereddüt ettim ama sonra dedim ki; Neden yazmayayım? Ağlama duvarı değil ki burası.
Dün gece yoğun bakımın önündeki koltuklarda tek başıma beklerken, 11 gibi Ankara'dan iki ablam geldi. Ablam diyorum, dayılarımın kızları. İki kişi. Benden büyükler. İkisinin de eşleri vefat edeli çok oldu.
Birisi bana öyle bir sarıldı ki, en son annem bana öyle sarılmıştı. Ağlamaklı bir sarılmak değil ama. Metanetle, şefkatle, içtenlikle, sevgiye sarılma. Sonra elimi tuttu ve yan yana oturduk koltuklara. Elimi kucağına aldı ve gidene kadar da bırakmadı. "Allahım dedim, böyle bir şey vardı, adı sevgiydi, adı içtenlikti. Ben bunu ne zaman unuttum?"
Gitmeden önce de bu sabahın kahvaltısı için söz aldı. Türkiye'nin maçı bittikten sonra gelebilirim kahvaltıya, diye söz verdim. Maçtan sonra da kızının evine kahvaltıya gittim. Masanın başına gelince tıpkı elimi bırakmadan saatlerce konuşması gibi, bir şeyi daha hatırladım: Görgü diye bir şey de vardı.
Pazar sabahı 9'da kızına öyle bir yemek masası kurdurmuş ki, sanki protokol masası. Kristal bardakları çıkarttırmış, o kadar diyim siz anlayın. Masada bir kuş sütü eksik. Damadı da baya yormuş besbelli. Allah var, ben de ne kadar samimi olsak da saygı gereği mümkün olan en düzgün kıyafetlerimle gitmiştim.
Neden zahmet ettin bu kadar desem de, "Senin annen, benim halam; benim bu hayattaki en kıymetlimdi. Genç kızlığımdan beri en yakınımdı. Kimseyle konuşamadığımı onunla konuşurdum, kimsem yokken o vardı. Bu yüzden sen de benim en kıymetlimsin. Lütfen rahat ol" dedi.
Altı, yedi saat misafirleri oldum. Hastaneye göndermedi. Herkes hastanede zaten, sen burada kal dedi. Kızını neredeyse hiç oturtmadı, "Kızım abine şunu getir. Kızım abine bunu yap." Sürekli izzet ve ikramda bulundu. İkindide de en sevdiğim yemekleri, tatlıları, nereden hatırladıysa hatırlamış, onları yaptırmış. Çok şaşırdım. Çok mutlu oldum. Kendimi değerli hissettim. Evet doğru ifade bu: Kendimi değerli hissettim.
Kahvelerimizi içerken, "Sen hem güçlü bir karaktersin, hem de doğrulardan taviz vermezsin. Bu zor bir hayattır" dedi. Teşbihte hata olmasın, hani bir video var ya, çakallar yalnız bir aslanı sıkıştırıp saldırıyorlar, sonra da bir başka aslan gelip hepsini dağıtıyor. Onu hatırladım. Duygulandım.
Diğer ablamla da beraber, üç kuzen, eski günlerden konuştuk. Konu nereden açıldıysa, ablalarımdan birisi domates ve salça olmadan yapılan Türk yemeklerinden konu açtı. Malum domates, salça, patates Türk mutfağına çok sonraları girmiş ve yemeklerde meyve kullanılırmış. Rahmeti anneannemin ayva yahnisini, üzümlü süt çorbasını ne güzel yaptığından bahsettiler. Çakır gözlü rahmetli dedemin abdest alırken evlatları, gelinleri, torunları da dahil olmak üzere, asla kimseye su döktürmediğinden ve gerekçe olarak "Nereden bileyim ki gönüllü yaptığını?" dediğinden bahsettiler. Ne güzel insanlardı, dediler.
Akşam 9 gibi A. hastaneye ziyarete geldi, çay içtik. Sonra beraber ortak bir arkadaşımızla görüştük. G. benim liseden sıra arkadaşımdı. Babası da ortaokulda Türkçe öğretmenimizdi. O yaşlarda birbirimizin evine ders çalışmaya, oyun oynamaya giderdik. Rahmetli annesi ile rahmetli babası Öğretmen Okulu'nda tanışıp birbirlerini sevmişler. A.'ya dedim ki "Ben G.'nin annesi gibi bir tavrı, karakteri, hanımefendiliği olan bir ilkokul öğretmenini bir daha hiç görmedim. Bütün okul hayatım boyunca da, yediğim tek tokadı bana babası attı. Türkçe öğretmenimizdi. Ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum. Bir gün derste beni ayağa kaldırıp, dersle ilgili bir soru sordu. Ben soruyu cevaplarken, kullandığım Türkçeyi sevmemiş olmalı ki; bana hiç beklemediğim anda öyle bir tokat yapıştırdı, gözlerimden yıldızlar çıktı. Sonra gayet sakince, "Türkçemizi güzel konuşacağız" deyip derse devam etti. Ben bundan ne kadar etkilendiysem, üniversite sınavında Türkçe sorulardan tam puan aldım. Hiç yanlışım yoktu."
Şu an 15 Haziran Pazartesi, saat 00:51.
Bugün yaşadıklarımdan sonra aklıma geldi; yazmak istedim:
"O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler. Demirin tuncuna kaldık."
Kardeşimin durumunda değişiklik yok.
Bekliyoruz.
hayat tam da böyle bir şey, teşbihte hata olmaz ise biraz ayvalı yahni gibi yani, bir arada olmasını düşünemediğin pek çok şeyi aynı anda günün içine katıyor kavuruyor tadını tuzunu karıştırıp "yaşadığım gün buydu" diye servis ediyor..demek ki böyle olması gerekiyor..acı, sevgi, şefkat, çaresizlik, umut, öfke...karışım olmasa pür bir tek duygu zor olurdu sanırım..bekleyiş en zorlarından biri biliyorum, dilerim rahmetiyle araftan alsın halinizi yüce mevla..iyilik diliyorum ki sahibi bilir en iyiyi..sevgiler..
YanıtlaSilSiz çok güzel yazıyorsunuz. Tat veriyor yazdıklarınız. Belli ki yıkanmış, kesilmiş, dilimlenmiş, kavrulmuş, pişmiş ve demlenmişsiniz.
Silİmkanım olsa size güzel bir geçmiş alırdım.
Ne güzel böyle akrabalık kaldı mı. Artık bayramlarda mesaj o kadar. Hatır gönül diye bir şey yok unutuluyor onlar. Hülya
YanıtlaSilBir maddenin veya bileşenin ölçülemeyecek kadar az, kayda değer olmayan veya zar zor fark edilebilir bir oranda bulunmasına "eser miktarda" denirmiş.
SilDerdimiz, düşüncemiz, arayışımız; o "eser miktardaki" insanları bulabilmek, görebilmek.