19 Haziran 2026 Cuma

49. Gün Üç: Hayırlı Cumalar

* Açık ara en sevdiğim tatlı aşure'dir. Bayaa bir açık ara ama. Öyle böyle değil. Malum hicri Muharrem ayına girdik ve Aşure Günü yaklaşıyor diye heyecanlanıyorum. Aşure sevgimi siz anlayın. Sebebini de bilmiyorum. Rahmetli annem aşure yaptığında, kaseyle değil de tencereyle içerdim. Bulsam hala tencereyle içerim. Annem deyince aklıma geldi, dün annemle ilgili hiç tanımadığım bir adamdan bir şey öğrendim. Dinleyince, dedim ben bu kadınla yarışamam. Adam taziyeye gelmiş. Sormuş beni öğrenmiş. Kalktı yanıma geldi, elimi tuttu. Dedi, "Ben senin annenin ve babanın hacı arkadaşıyım. Orada beraberdik. Ben ömrümde annen gibi cömert bir kadın görmedim. Hem Mekke'de, hem Medine'de 40 gün boyunca fakirlere sofra kurdu. İkram değil, sofra kurdu. Biliyorsun tekerlekli sandalyedeydi, yürüyemiyordu. Ben ekmekleri alıp getiriyordum." Şok oldum duyunca. Çünkü hiç söylemedi bana. Sen parayı nasıl gizli gizli biriktirdin, nasıl planladın, nasıl kimseye söylemedin, hiç haberim yok. Kaldı ki en yakın sırdaşı bendim. 

* Aşure diyordum, en sevdiğim tatlı diyordum. Karpuz da en sevdiğim meyvedir mesela. Oturduğumda karpuzun yarısını yemem lazım ki, karpuz yediğimi anlayabileyim. Doymak demiyorum bakın, karpuz yedim diyebileyim. Karpuz düşkünlüğümün sebebini buldum. Bu konuda anneanneme çekmişim. O da sofraya karpuz kestiğinde, kendisi için ayrıca bir karpuz kesermiş. "Yavrum ben karpuzu çok seviyorum. Sizin yediğinizden hak geçmesin diye kendime ayrı kesiyorum" dermiş. Bunların alayı garip, alayı ayrıksı. (Bakınız: Yalnızlar, Münzeviler, Garipler üzerine makale linki... )

* Teklif dergisini ve anneannemi ayrı bir başlıkta yazabilirim inşallah. Bu postun konusu aşure ve Muharrem.

* Muharrem Abi vardı mesela, Ankara'da öğrenci evimizin kapı komşusu. Aynı katta kapılarımız karşı karşıyaydı. Bir akşam kapı çalınıyor, gittim açtım yönetici denen adam. Burnundan soluyor. "Siz bu evde kaç kişi kalıyorsunuz? Giren çıkan belli değil. Kızların haddi hesabı yok" diye bodoslama daldı abi. Benim de o an alttan almak gelmedi aklıma, düşünemedim, "Sana ne lan dingil" diye adamı ikna etmeye çalışıyorum. Sesimiz hafif yükselmiş, Muharrem Abi kapıya çıktı. Muharrem Abi de öyle beyefendi, öyle örnek aile babası bir adam ki , görseniz önünde önünüzü iliklersiniz. Bu konuyu anladı, yöneticiye bir çıkıştı, "Ben kapı komşularıyken bu çocuklar beni rahatsız etmiyorlar, saygısızlık etmiyorlar, sen ne hakla diğer bloktan gelip hesap sorarsın?" diye adamı bir azarladı. O gün içimden dedim, "Adam olmak böyle bir şey demek ki!" Öyle yani, Muharrem deyince Muharrem Abi'yi anmadan geçmek olmaz.

* Konumuza dönelim. Bugün Cuma, hicri Muharrem ayındayız ve Aşure Günü yaklaşıyor. İşte bunlar hep hikmetli, sırlı şeyler. Muharrem ayı inananlar için aynı zamanda hem en büyük acıların, hem de en büyük sevinçlerin yaşandığı ay. Aynı zamanda da savaşın haram olduğu ay. Of of of, olayın kompleksliğine bak. Demek ki bazı zaman dilimleri önem arz ediyor. Her gün 24 saat, her ay 30 gün değil. Matemeatik hesabı değil. Sıcakla soğuk, sevinçle üzüntü, sıkıntıyla ferahlık vs vs her şey bir arada. Hani şey gibi; "Her şey zıttıyla kaimdir"

* Kerbela'da ciğerimiz yandı, Adem babamızın tövbesi kabul oldu, Hz. Nuh'un güvercini zeytin dalı getirdi, ateş Hz. İbrahim'i yakmadı, Hz. Yusuf kardeşlerine kavuştu, Hz.Yunus balığın karnından çıktı, Firavun denizde boğuldu. Hep Muharrem'de. 

* Bugün sabahın bu saatinden stresim başladı: Persona non grata ilan edilmişken, gitmeli miyim? Gitmemeli miyim? Doğru davranış hangisi? Korktuğumdan değil, doğru olup olmadığından çekiniyorum. Yanlış bir adım atmak istemiyorum. İlk düğmeyi yanlış iliklemek istemiyorum. Karar verme konusunda tam ortadayım. Sanırım birkaç arkadaşıma fikrini sormalıyım. Sonuçta insan duygusal bir varlık, aklıselimle hareket etmek her zaman mümkün olmuyor. Tek başına yanlış duygusal kararlar verebiliyor. Sonra ne kadar doğru yapsan da, gömlek doğru iliklenmiş olmuyor. 

* Saat 06:19 Hiç uyumadım Biraz daha bekleyeyim börekçiye gideyim. Kahvaltıyı orada yaparım. İyi ki börekçi var. 

* To be continued insha'Allah ( "25. Yaşıyorum bu hayatı" postumda sadece "To be continued" dedim, "inşallah" demedim; kaldı öyle, yazamadım bak.)

* İnsan stresli olunca ne çok konuşuyor, di mi? Bugün taziyede adamın birisi o kadar çok konuşuyor, o kadar çok anlatıyordu ki, hayretle dinledim. Adamın, bacanağının kardeşinin iki çocuğu olduğundan ve birisinin evli, birisinin bekar olup, bekar olanın evli olanın evinde kaldığına kadar öğrendim. Adam anlatıyor, ben de büyülenmiş gibi dinliyor ve gözlemliyorum. Tamam kardeşim öldü de, adamın anlattıkları da ilginç yani. Sonra adam gidince, kuzenimin eşi "Amma kafa ütüledi" dedi. Ben de "Öyle deme Enişte, aşk ağlatır, dert söyletirmiş. Belli ki adam dertli." dedim. O da "Canım biz anlatmasın demiyoruz ki, bizim de derdimiz var, biz de anlatalım biraz. Bize hiç fırsat vermiyor, diyoruz" dedi. Tebessüm ettim. Aklıma o adam geldi. Onun gibi anlattığımın farkındayım. Belki sizin de derdiniz var, belki siz de anlatmak istiyorsunuz ama kusura bakmayın burası benim blogum. Blog yazmanın en iyi tarafı da bu sanırım. Kimse lafını kesmiyor veya sıkılıp "Helva da güzel olmuş" deyip lafı değiştirmeye çalışmıyor. Az kaldı sabredin. Üzülmek üç gün. Fazlası yasa girer, bize ters. Bugün üçüncü gün, bitmesine saatler kaldı, sabredin. Elbet bu Manas Destanı gibi uzun postlar da biter. 

* Bizim inancımızda taziye de, misafirlik de üç günle sınırlı ya, süper bir şey. Çok net. Alınmaca, darılmaca, sulandırmaca, istismar etmece yok. Dünya da üç gün. Yani acı da üç gün, sevinç de üç gün, dünya da üç gün. Çok da kafaya takmaya gerek yok. 

* Kızları bugün sabahtan özlemeye başladım.

*  Neyse, to be continued insha'Allah :)

* Börekçiye gittim. Sadece börekçi vardı, herkesin işi çıkmış demek ki. İki buçuk tane kaymaklı-kaşarlı börek yedim. Çok acıkmışım. Börekçi "Sen kaç gündür yemek yemiyorsun?" diye sordu. Halbuki yiyorum. Duygusal açlık dedikleri şey bu olsa gerek. 

* Eve geldim, biraz uyudum. Cuma'ya gittim. Hoca, Aşure'den bahsetti ama az biliyor konuyu sanırım. Benim kadar düşkün değil demek ki. 

* Çamaşır vardı biraz onları makineye attım. 

* Berbere gittim, traş oldum. Genç bir delikanlı vardı yan koltukta. "Abi siz Efe'nin amcası mısınız? Ben arkadaşıyım." dedi. Anlattı biraz. "Ben yetim büyüdüm. Babam yoktu. Efe'ye acılarımdan bahsederdim. Keşke etmeseymişim. Ben en çok kız kardeşine üzülüyorum, daha çok küçük" dedi. İçimden ırmaklar aktı. "Allahım, dedim, bu çocuklar kimseler görmeden, hangi yeraltlarından akıyorlar, nasıl koca adam oluyorlar böyle?" dedim. 

* Eve geldim, çamaşırlar bitmiş. İlkokul aşkım aradı. Kaç yüzyıl sonra. Şaşırdım. "O benim de kardeşimdi, biliyorsun değil mi?" dedi. "Biliyorum" dedim. 

* Bilader aradı, çok sevindim. 

* Başka arayanlar da oluyor. Galiba bir süre böyle olacak. 

* Mevlite gidip gitmeme konusunda tereddütlüyüm hala. A. ile telefonda görüştük. "Bence gitme, ben şahidim, sen elinden gelen her şeyi yaptın" dedi. "Sen de gelebilir misin? Yanımda olsan" diye sordum. Şehir dışından misafirleri gelecekmiş. Nasip dedim 3 kere. Nasip, nasip, nasip. Nasip ne demek acaba?, diye düşündüm.

* Şeyh San'an vardı mesela. Büyük evliya. Çok müridi vardı. Rüya yorumlamada emsalsizdi. Sonra bir papazın kızına aşık olup hristiyan olmuştu. Önceden rüyasında görmüştü olacakları. Anlamıştı rüyasının anlamını. Ter içinde uyanmıştı. Olacak olan olacak, demişti. O aşk, onun ve hiristiyan kızın nasibi miydi mesela? Sevmemek elinde değil miydi?


* Bir de bana "Damarıma basma" denildi. Basılan damar neresidir? Basılınca ne olur? merak etmedim değil. Ama sormadım. Belki de; her şeyi de sormamak, her şeyi de bilmemek, her şeyi de sorgulamamak lazım. Bilemiyorum. 

* Gittim ve son görevimi de yaptım. Eve geldim. Bence fena bir süreç olmadı. Farklı bir deneyimdi. Öğrendiğim şeyler oldu mu bilmiyorum. Onu eyleme yansıyanlar olursa anlayabiliriz. 

* Bir kez daha, yeni bir, "yeni şeyler söyleme zamanı." başlasın.  

2 yorum:

  1. Üç postunuz da aynı anda yayınlanmış, birlikte buraya yazayım. Taziyeye gitmenize sevindim, ben olsam ben de hiç duymaz, içimin dediğini uygulardım. Yıllar sonra tüm bunların bir önemi kalmayınca, ben o taziyeye gitmedim diye üzülürdüm.. Evlilikler biter, dostluklar biter, duygular değişir, bunlar hep insana dair. Açık sözlü ve yürekli olmak ama bir karakter, değişmez, değilmemeli..
    Evlatlar arada kalmış ama bu da geçecek.. Büyüyecekler, açık konuşulduğunda anlayacaklar, hak vermeseler ve kızsalar bile, başka babaları yok.. Biraz zaman.. Baba biz kızlar için adla hata yapmayan, asla zayıflık göstermeyen biri ama o da insan, bir gün anlıyoruz… Anne baba da insan…
    Umarım hepiniz için yakında herşey daha hayırlı olur…
    Açıklık, insan olduğunu gösterebilmek, bunlar büyük meziyetler. İyi ki yazıyorsunuz…
    Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil… Birbirimizi kınarken önce bunu hatırlayalım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel sözler. Bir arkadaşım aradı bugün. Kardeşini tanımıyorum ama seni tanıyorum. Muhtemelen o da senin gibi iyi biridir, dedi. Sevindim önce, sonra aklıma geldi, dedim ki; Hepimiz insanız işte. Sen de, ben de, o da. İyi yanlarımız da var, zayıf yanlarımız da. Hepsi bu. Yeter ki iyileri sevmekten vazgeçmeyelim.

      Sil

Meyva vermeyen bir ağaç kadar Faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarına meyvasına tamah edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Kökü toprakta, Başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu. Ama Uzak, kıraç bir ıssızlıkta Bunalmış bir yolcu Dibinde oturacağı, Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye Ferahlarsa Bu yeter... Chuang Tzu